“´¯¥¯`” (gönül... 的个人资料SALAT VE SELAM BASTA EFE...照片日志列表更多 工具 帮助

日志


5月17日

-Onk. Dr. Haluk Nurbaki'den gerçek bir hatıra...




1976 yiLinda yasanmis bir oLaydir

Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra 1 ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kışaylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış. Dönüşünden kısa 1 süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:


-''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size...dargınım.'' ''Niçin?" diye sordum.

-"Siz...dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz?"

Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:
--"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."


Konuşmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler "hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlarını bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu.Vefatına bir hafta kala:


-"Doktor bey,'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?"

-"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Şehadet sana uzun gelir. O anı farkedince ''Muhammed'' (s.a.v) sana yeter."

O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek:
-"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor. Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum. "Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?.

İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa , son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair işaret sezdim.


Ertesi gün O'na:

-"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin

Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu:

-"Doktor bey...Azrail bana nasıl görünecek?"

-"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."


Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim.Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:


-"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti:


-Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı.Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:


-Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!..

5月16日

sessizlik

 

En çok hoşlandığım kelime «sessizlik» sensin. Yaşadığım ve yaşamak istediğim en güzel an, yine sensin. «Sessizlik» sana ömür boyu muhtacım. Kara borsa olduğun bu devirde seni arayan yok. Ruhları çeşitli gürültüler, hoş sözler boğmak üzere, tedbir alan düşünen kim? Gürültülerin ruhlarda yaptığı tahribatı görüp (anlayıp) ah-u zar ederek inleyen nerde?ses
Ben, sensiz olamam sessizlik. Beni bıraktığın an deliye dönüyorum. Bütün gürültüler üzerime çullanıyor. Ruhumu (manamı) boğmak istiyor. Senin olmadığın an kulaklarımın da olmamasını istiyorum. Oradan giren her şey ruhumdaki sessizlikten bir parça koparıp götürüyor.
Kim neden hoşlanırsa hoşlansın, ben en çok senden hoşlanıyorum. Senin olduğun mehtaplı geceler bana neler fısıldıyor neler! Hep, gece olsa da seninle kalsam, diyorum. Ne çare ki zaman ferman dinlemiyor. Seni dinlemek, seni içmek istiyorum yudum yudum. Darmadağınık zihnimi toparlamamda bana kim yardım edecek senden başka. Sen sessizlik fırtınalı şehrin yegâne limanı.

 

Akıllı geçinen nâdan! Sağlınızı bozan elverişsiz şartlara tedbir almayı tasarlıyorsunuz da, ruhunuzu bozan seslere karşı niye tedbir almayı düşünmüyorsunuz? Elbette düşünemezsiniz. Çünkü ses, sizi boğmuş, esir etmiş. O yüce insan (sav)ın "Bir saat düşünmek (tefekkür) bin yıllık nafile ibadete bedeldir" diye işaret ettiği ölçü kaybedilmiş.
Müslüman! Senin yerin gürültüler ordusunda değdi, sen sessizlik ordusunun rütbesiz er'isin. Vazifeni bil. Sessizliği hissettiğin an ona koş. Benliğindeki sesleri koy. Dudaklarını mühürle, açmamak üzere... Kulaklarını kilitle... O an kâinatı idare eden Mutlak Hakim'i zikret ki, topuğundan tepene kadar bütün varlığın dize gelsin. O anı tarif edebilir misin? Asla!.. Yaşadın ya yeter.
Analar-babalar! Yeni doğan yavrularınıza konuşmayı değil, susmayı öğretin. Konuşmasını nasıl olsa öğrenecekler. Ya susmasını öğrenmezlerse!.. Cemiyetin başına bela kesilirler. Siz de toprağın üstünde de altında da huzur yüzü göremezsiniz. Onun için, iki kulak ve bir ağzın verilişindeki hikmeti iyi düşünün.
Gürültüler! Niye boşuna zahmet çekiyorsunuz? Ne kadar çok olursanız olunuz, sessizlik sizi çayda şekerin eriyişi gibi bitirecek. Teknik aletler hep senin yanında değil mi? Bu halinle insanları niye huzura götüremiyorsun? Götüremezsin. Çünkü sen huzursuzluğun kaynağısın. Kime gidersen git... Ne olur beni yalnız bırak... Sen, senin aşkınla yananların yanına... Bana sessizlik yeter... Gel, sessizlik gel. Seni bulamazsam da, seni hatırlatan herşey hoş bana.. Senin olduğun her çehre: «ayna»... Seni o çehreden kıskanıyorum.
Kararımı verdim. Ömür boyu seni arayacağım. Gördüğüm herkese seni soracağım. Belki o an senden biraz daha uzaklaşırım. Fakat ne olursa olsun bulduğum an kaybetmemeğe kararlıyım. Ne olur sessizlik beni boş sesler deryasında bırakma...

4月24日

KOLAYA, BOYALI/BOYASIZ GAZOZA HAYIR!!! SÜT İÇMEYE EVET!!!!


Sitemizi yakından takip edenler kabul ederler ki, gazlı gazsız,
 boyalı boyasız meşrubatlarda kullanılan katkı maddelerinin sağlığımıza
 ve dinî hayatımıza verebilecekleri zararlar çeşitli vesilelerle sitemizde dile getirilmiştir.
En son, ilim adamlarımızdan muhterem Prof.Dr. Mustafa Nutku Hocamızın okuma
rekoru kırmaya devam eden
 bilimsel yazısı ile anlamak isteyenler için çok önemli ip uçları ortaya konmuştur.
Bu gün sizlere sunduğumuz bu yazımızda; ABD, AB ve Türkiye’de bu ürünlerin
 tüketimi ile ilgili istatistik bilgiler, bu ürünlerde kullanılan katkı maddelerinin neden
olabildiği rahatsızlıklar, yine saygın bir araştırmacı olan Dr. Murat Kınıkoğlu’nun bu konu
 üzerinde kaleme aldığı bir makalesinden alıntıladığımız çarpıcı ifadeler ve bilinçli bir
 genç gurubun kola ve gazlı içeceklerde deneye dayalı tespitlerini içeren ve kamu oyuna
duyurmamızı istedikleri mesajlarını bulacaksınız. Bilhassa okul döneminin
başladığı şu günlerde, pek çok okulda bilinçsiz ve zararlı beslenme alışkanlıklarına
 maruz bırakılan çocuklarımızın süte dayalı doğru ve sağlıklı beslenme
alışkanlıkları kazanmalarından sorumlu olan anne, baba ve okul yöneticilerinin
bu yazımızı ibretle ve dikkatle okumalarını öneririz.

GIDA RAPORU

Meşrubatçılar Derneği yetkililerinden alınan bilgiye göre, ülkemizde gazlı
 içeceklerin oluşturduğu sektörde 39 marka bulunuyor ve 5 büyük ölçekli firma faaliyet gösteriyor.
2003 yılında 1 milyar 950 milyon litre olan gazlı içecek tüketimi, 2004 yılında
 %15 artarak 2milyar400 milyon litreye ulaşmış. Bu tüketimin %67 sini kolalı içecekler,
 %33 ünü ise sade ve meyve aromalı gazozlar oluşturuyor. Bu rakamlara göre Avrupa’da 6.cı,
kişi başına tüketim bakımından ise 23.cü konumda yer alıyoruz. AB’de kişi başına yıllık tüketim 71.7
litreyi bulurken, ülkemizde 33 lt civarında bulunuyor. ABD’de ise kişi başına yıllık tüketim
197 lt.dir. Buna karşılık ABD’de kişi başına yıllık süt tüketimi 200 lt. iken bizde sadece 18 lt.dir.

Gerçekleri yansıtmayan aşırı abartılı reklâmların yönlendirmesi, bilinçsiz beslenme alışkanlıkları,
 yeni şeylere karşı hayranlık ve kamu kurumlarının halkı doğru bilgilendirmede gösterdiği acziyet,
 ister fakir ister zengin muhitlerde olsun kola ve boyalı/boyasız, gazlı/gazsız içeceklere aşırı bir
düşkünlüğün oluşmasına sebep olmuştur. Kola ve renkli/renksiz gazozlar artık çoğu ailelerin
olmazsa olmaz içeceği haline gelmiştir. Sofraya oturulunca hemen bardaklara su
yerine kola, gazoz türü içecekler dolduruluyor.

Peki, bu gelişi güzel ve bilinçsiz alışkanlıklarımızın sağlığımıza ve dinî
hayatımıza zarar verebileceğini neden düşünemiyoruz?

Biz bu tür içeceklerde kullanılan katkı maddelerini bir defa daha toplu halde belirtmeye çalışalım:
KOLALI VE GAZLI İÇECEKLERDE KULLANILAN KATKI MADDELERİ:

Fosforik asit: E338

Gazlı ve çeşitli kolalı içeceklerde kullanılmaktadır. Ancak sağlık üzerindeki etkileri

tartışılmaktadır. Keskin bir tad sağlar ve diğer doğal benzer tad vericilere nazaran büyük

 miktarlarda ve ucuzca elde edilebildiği için üreticiler tarafından tercih edilmektedir.

hastalığı riskini artırmaktadır. Fosfor fazlalığı, zayıf kemik yoğunluğuna yol açabilmektedir.

beslenme uzmanları, vücudun kandaki fosfor-kalsiyum iyonları arasındaki dengeyi

sürdürmeye çalıştığını belirtmektedirler. Fosfor fazlalığı oluşunca vücudun

kimyasal balans mekanizması bu dengeyi sürdürebil- mek için kemikteki

kalsiyumun dışarı çıkarılmasına yol açar. Neticede fosfor-kalsiyum fazlası

vücuttan dışarıya atılır ve geride gözenekli ve gittikçe zayıflayan bir kemik yapısı meydana gelir.

Kolalarda kullanılan Kafeinin de aynı sebeplerle son zamanlarda orta yaştaki

erkeklerde görülen zayıf kemik yoğunluğuna sebebiyet verdiği şüphesi üzerinde durulmaktadır.

Kafein:

Tüketimi, ekseriya kahve, çay, cola, çikolata, kakao ve son zamanlarda

ortaya çıkartılan enerji içecekleri ile olmaktadır. Kafeinin diğer yaygın kaynakları,

reçete gerektirmeyen ağrı kesiciler, soğuk preperatlar ve uyarıcı ilaçlardır.

Kafeinli maddelerin kullanımının sonucunda karakteristik etkiler, huzursuzluk,

sinirlilik, heyecan, uykusuzluk, yüz kızarıklılığı, fazla idrar ve sindirim şikâyetleri

gibi rahatsızlıklardır. Bu semptomlar bazı insanlarda, günlük 250 mgr ‘dan daha küçük

 dozajlarda tezahür edebilir. Diğer bazılarında ise daha yüksek dozlarda oluşur.

 Günlük 1gr ‘lık dozlara çıkılması halinde ise, kas seyirmesi, düşünce ve konuşmanın

rast gele akması, yorgunluk duymama ve fizikomotor acitasyonu oluşabilir.

Daha büyük dozlarda hafif duyumsal rahatsızlıklar, kulak çınlaması,

 ışığın parlaması gibi rahatsızlıklar rapor edilmiştir. Kafeinin 10 gr’ı geçen

 dozu ile, ani krizler, nefes alma güçlüğü ve ölümle sonuçlanmalar oluşabilir.

 Alınan maddelerle girebilecek kafein miktarının kabaca hesabını şöyle yapabiliriz.

Bir bardak kahve yaklaşık 100-150 mgr kafein ihtiva eder, bir bardak çay yarısı kadar,

 bir bardak kola ise 1/3 ‘ü kadar kafein ihtiva eder. Bir bardak enerji içeceğinde ise

yaklaşık 100 mgr kafein alınmış olur. Reçete ile satılan kafeinli ilaçlar bir bardak

 kahvenin ihtiva ettiği kafeinin bir tam üçte biri ile bir buçuk arasında değişmektedir.

İstisna olarak migren hastalığı için kullanılan tabletlerin her biri 

 100 mgr kafein ihtiva ederler.

Kafein, sindirim sistemi ve kalp rahatsızlıklarının gelişmesine ve ağırlaşmasına neden olabilir.

Üst karın ağrıları, bazen peptik ülser ve kanamalar oluşabilir.

 Ekstrem yüksek dozlarda ise ritim bozukluğu eklenebilir,

 tansiyon düşer ve kan dolaşımı durabilir.

Diğer farklı Teşhisler: Manik olaylar, panik rahatsızlıklar, genel anksiety

rahatsızlıkları klinik raporlarda açıklanmıştır.

Boya Maddesi Karamel (E150):

Şekerin yavaş şartlarda 170 C dereceye kadar ısıtılması sonucunda elde edilir.

 Başta kola olmak üzere çeşitli meşrubat, şekerleme, kek ve bazı hamur işlerinde boya maddesi olarak kullanılır.

Avustralya Hiperaktiv Çocukları Koruma Teşkilatı(HACSG)’na göre alerjik bünyeli

insanların kaçınmaları gerektiği ifade edilmektedir.

CO2 Gazı: E290

İnsan sağlığına zararlı bir gazdır. Meşrubatlarla aşırı miktarlarda alınması

 halinde çeşitli rahatsızlıklara neden olur.

Kola ve diğer Aromalar:

Bütün aromalarda söz konusu olduğu gibi ara işlemlerde ve eritici ortamlarda

etil alkolün kullanılabilmesi önem taşımaktadır. Ayrıca, bu tür içeceklerde

TSE ve TÜRK GIDA Kodeksi de % 0.5 ‘e kadar alkol bulunabilmesine izin vermektedir.        

Enerji içeceklerinde diğer önemli Katkı maddeleri:

Kafein, İnositol, taurine, carnitine, creatine gibi bir Müslüman için kökenleri ve sağlığa

zararları sebebi ile çok dikkat edilmesi gereken önemli katkı maddeleridir.

Taurine pankreas salgılarından elde edilen bir maddedir, carnitine ve creatine

hayvan kaslarından izole edilerek elde edilen maddelerdir. Kafein bitkiseldir

ve bu içecekte 80-150 mgr/340 gr içecek,yani 340 gr enerji içeceğinde 80ila 150 mgr

kafein bulunabilmektedir, taurin ise 1200mgr/ 340gr içecek miktarında bulunmaktadır.vs.

Karmin: E120

  Renklendirici; böceklerden elde edilir; kozmetiklerde, şampoanlarda,

kırmızı elma sularında, şekerlemelerde ve diğer gıdalarda kullanılır;

 hassas ve asmatik bünyelerde alerjik reaksiyonlara sebeb olabilir.

Ayrıca Hanefi mezhebine göre de haramdır.

Sünî Tatlandırıcılar: Aspartam E951, Asesülfan E950, Sakarin E954

Tatlandırıcıların diğer kullanım alanı ise toz ve sıvı içeceklerdir. 

 Bu ürünler’de; Aspartam, asesülfam ve sakarinin kombinasyonu kullanılmaktadır.

Şeker hastalarının kullanımı oldukça düşük olması ve kullanan insanların yaş

 seviyelerinin yüksek olmasına rağmen alzaymer riski oluşturduğu bildirilmektedir.

Fakat içeceklerde kullanımı, özellikle aspartamın içinde bulunan fenil alalin

isimli amino asitin çocukların zeka gelişimlerini olumsuz etkilediği klinik deneylerle kanıtlanmıştır.

.” Dünyaca kararlarına itibar edilen FDA ‘nın Aspartamlı ürünler

için yaptığı açıklama ise şöyle:

“Dikkatle kontrol edilmiş klinik çalışmalar aspartamın allergan olmadığını

 göstermektedir.Ancak,fenyl alilin’ni vucutta yok edecek enzimi üretemeyen ve

kalıtım yolu ile geçen genetik hastalık Phenylketanuria(PKU)’lu insanlar ve

 kanında yüksek seviyede fenyl alilin bulunan hamile kadınlar aspartam

 konusunda probleme sahiptirler..Çünkü, onlar aspartamın bileşenlerinden

biri olan amino asit fenyl alilin’i effektif olarak metabolize edemezler.

Vücut sıvılarındaki bu amino asitin yüksek miktarları,beyin tahribine sebep olabilir.

Bu sebeple,FDA aspartam ihtiva eden bütün ürünlerin etiketlerinde fenyl alilin

 ihtiva ettiğinin açıkça yazılmasının gerektiğini hükme bağlamıştır”

Evet, katkı maddeleri ile ilgili bu bu bilgiler,  bu içecekleri sürekli olarak

  tüketen insanlarımız için  nasıl bir risk meydana getirdiklerini çarpıcı

bir şekilde ortaya koymaktadır

Geçen ay Akşam gazetesinde, konunun uzmanı olarak Dr. Murat Kınıkoğlu’nun da
 enfes bir makalesi yayınlanmıştı. Burada, özetle: “Çeşitli muhitlerde yaşayan aileler
arasında bir araştırma yapılsa, süt içmeleri gereken çağda kola veya boyalı gazozlar
içerek vücutları zehirlenen beyaz suratlı, cılız on binlerce 'kola/gazoz' bağımlısı çocuk
bulunacağından eminim. (Keşke üniversitelerimiz bu araştırmalara ayıracak vakit bulabilseler.)
 Çocuklar cılız; çünkü kolanın ve gazozların şekeri ile karınlarının doyduğunu sanıyorlar;
suratları beyaz, çünkü bu grup içeceklerin en büyük yan tesiri
bağırsaklardan demir emilimini engellemesidir.

Aşırı kola tüketimi ve kola bağımlılığı yalnız bizim değil zengin ülkelerin de sorunu.
Fark şurada; yıllık süt tüketimi kişi başına 200 litre olan
Amerikalının sofrasında bir de kola olmasının önemi yok ama onların onda biri
kadar bile (18 litre) süt tüketmeyen ülkemizin çocukları için çok büyük önemi var.
 Zaten yeterli protein alamayan, et yemeyen, süt içmeyen çocuklarımız
bir de midelerini kalorisi zengin ama beslenme değeri düşük gazozla
şişirince ilerde kavruk, zayıf, kısa boylu insan tipleri ortaya çıkıyor...

Çocuğunuza verebileceğiniz en büyük zarar onu devamlı
 bir kola ve gazoz içicisi-kola ve gazoz bağımlısı yapmanızdır.
Bu kötü alışkanlıktan onu korumanızın en sağlam yolu ise evinize
kola ve gazlı içecekler sokmamaktır. Renkli içecekler, her gün alınan,
yemek masasının devamlı içeceği olmamalı. Bazılarının yaptığı gibi,
buz gibi kolayı kafaya diktikten sonra çocuğuna 'Ama yavrum sen içme zararlıymış...'
diyenlerden de olmamalısınız. Unutmayın 'evde çocuk varsa' sofranızda
 devamlı bulunması gereken tek içecek; su ve süt olmalıdır.

Dünyanın en yararlı içeceği SÜTTEN KORKMAYIN.
Yaşlandıkça insanların kalsiyum ve D vitaminine olan ihtiyacı artar,
bu nedenle süt, yalnız çocukların değil erişkinlerin ve yaşlıların da temel gıdasıdır.
Haziran 2005, Journal of Epidemiyology and Community
Health dergisinde yayınlanan bir makalede, Araştırmacıların
665 kişiyi tam 20 yıl boyunca süt içme ve diğer alışkanlıkları açısından
 günlük takibe aldıklarını, katılanların her 5 yılda bir tam sağlık
kontrolünden geçirilerek EKG ve diğer laboratuvar tetkiklerinin yapıldığını.
Bir grup tam yağlı süt içerken kontrol grubundaki diğer kişilerin
 ise yarım yağlı veya tam yağsız süt içtiklerini, çalışmanın sonucunda
'tam yağlı süt içenlerde' ki kalp damar hastalığı ve felç geçirme oranının
 'az yağlı veya yağsız süt içenlere' göre DAHA DÜŞÜK olduğu görülüyor.
Yani bugüne kadar bize öğretilenlerin tam tersi bir sonuç çıkıyor. Araştırmacılara göre
'Tam yağlı sütün zararlı olduğu görüşünün yeniden
tartışılması ve yağlı sütün diyetimiz içinde layık olduğu
 yeri alması için çalışılması' gerekmektedir.”
İfadeleri ile konunun önemi vurgulanmıştır.

Dr Murat Kınıkoğlu’nun şu çarpıcı ve acı tespiti ise ibret vericidir;

”Şuna inanıyorum ki süt; köylü Memet efendinin ineğinin
memesinden değil de uluslararası bir firmanın fabrikasından çıkan
 (formülü gizli!) %500 karla satılan bir içecek olsaydı şu an hepimiz süt içiyor olurduk.
 Devletin, köylüden soframıza gelirken üç misli kârla satılan
 sütün halka daha düşük fiyatla ulaşması için gerekli tedbirleri alması lazımdır..”

Özetlersek;

1.Çocuklarımızı renkli/renksiz gazozlardan (ve son günlerin modası
enerji içeceklerinden) uzak tutup, onlara süt içme alışkanlığı kazandıralım..

2.Mutlaka her gün bir bardak süt içmeye çalışalım...

Bilimsel verilere dayalı bu açıklamalarımızdan sonra,
 bir gurup gencin deneylere dayalı olarak hazırlayıp,
 kamu oyuna da duyurmamızı isteyen ve elektronik posta ile bize  
gönderdikleri mesajı  okumanızı tavsiye ediyoruz.



“COLA ve Faydaları!!!

Büyük olasılıkla az sonra okuyacağınız birçok şeyi siz zaten daha

önceden biliyordunuz. (!) Ya da bilmeyenler "hadi canım, saçmalık " diyeceklerdir.
Eğer öyle olduğunu düşünüyorsanız, burada anlatılanlara inanmadıysanız denemesi bir cola parasıdır. Yani markası ne olursa olsun, bir kutu Cola yeterli

Gelelim COLA ile ne gibi pratik işler yapabileceğinize: 
TUVALETİ TEMİZLEMEK İÇİN:

Bir kutu kolayı veya gazozu klozetin içine dökünüz.
Bir saat kadar bekleyiniz ve sifonu çekiniz. Koladaki sitrik asit helâ taşındaki lekeleri yok edecektir. 
KROM TAMPONLARDAKI PAS LEKELERINI YOK ETMEK İÇİN:

Arabanın tamponunu Cola''ya veya gazoza batırılmış bir sigara paketinin
 içindeki alüminyum folyosuyla iyice ovunuz. Tertemiz olacaktır.
 
 AKÜ KUTUP BAŞLARINDA ÇAPAĞI TEMİZLEMEK İÇİN:

Bir kutu kolayı veya gazozu kutup başlarına dökün ve bütün çapak yok olsun.
 
 PASLANMIŞ BİR CIVATAYI SÖKMEK İÇİN:

Kolaya veya gazoza batırılmış bir bezi bir kaç dakika paslı cıvataya uygulayınız.
Bir kaç dakika sonra rahatlıkla dönecek ve çıkacaktır.
 
 ELBİSENİZDEKİ YAĞ LEKESİNİ ÇIKARMAK İÇİN:

Bir kutu kolayı lekeli giyeceklerin üstüne boşaltın,
 deterjanı ekleyin ve her zaman yıkadığınız gibi yıkayın.
Cola yağ lekelerinin yok olmasına yardım edecektir.
Ayrıca araba ön camlarındaki her türlü kuş pisliği,
yapışan sinekler veya ağaçlardan dökülen toz , polen,yapışkan maddelerin
 çıkarılması için en iyi madde COLA’lı içeceklerdir.
 2001 yılında Delhi Üniversitesinde "kim daha fazla Cola içecek"
diye bir yarışma yapıldığında, sekiz litre Cola içerek kazanan ve
 10 dakika içerisinde herkesin gözü önünde ölen kişinin haberini duymuşsunuzdur.
 Neden öldü? Çünkü çok fazla karbondioksit almıştı ve kanında yeterli oksijen yoktu.

Başka bir örnek: Kırılmış dişinizi bir şişe Cola''nin içine koyun ve 10 gün sonra bakın...
Diş 10 günde büyük oranda erir. Halbuki dişler ve kemikler ölümden sonra bile en
 fazla dayanabilen organlarımızdır. Bir şişe kola içerek
midenize ve dişlerinize ve bağırsaklarınıza ne yaptığınızı bir düşünün...

Hindistan’da çiftçiler coladan ekstre yapıp haşerelere karşı kullanıyorlar.

Haa... isterseniz bu çok kuvvetli temizleyicinin geriye kalanını içersiniz.
Bakın bu da bir fayda. Fayda ise eğer??? :) Peki nedir bu
Cola'nın bu kadar zor temizliklerde bile kullanılabilmesinin sebebi?
Cola'nin ortalama pH değeri 3.4 tur. Bu asidide dişleri ve kemikleri
 eritmek için yeterlidir.Temizliklerde bu kadar etkili olmasının sebebi budur.
  Aslına bakarsanız Cola ve gazozlarla dünyada kimsenin tavsiye edemeyeceği kadar
KARBONDİOKSİT içiyoruz. Hani şu dışarı atmak için devamlı nefes alıp verdiğimiz,
atmak için uğraştığımız KARBONDİOKSİT! Peki, bunları niye
yazdık ve niye herkes okusun istiyoruz? Bu Cola ile ilgili gönderilen
yazı; genç bir grubun ortak platformlarda aldıkları bir kararın ürünüdür.
 Bu yazı İnternet üzerinden gönderilerek yayılması amaçlanmıştır.
Zaten onlar da büyük kartellerden boyalı medyadan ya da yaz
eylemcisi kimi sivil toplum örgütlerinden destek beklemiyorlar. 
 Bu kadar zararlı bir içecek nasıl olurda bu kadar bilinçsizce
tüketilebilir ve ikisi Amerikan firması olmak üzere bu şirketler bu kadar kâr elde edebilir?
İşte bu bilinçsizliği önlemek için çevrenize,
sevdiklerinize ve özellikle çocuklarınıza bunları anlatın.”

3月7日

feryed-ı gönül


kabehareketli3jp

İbadete İhtiyacı Olan, Biziz!


Peygamber Efendimiz (asm.) “Dünya ahiretin tarlasıdır.” buyuruyor. Bu dünya tarlasında kim ne ekerse Allah ona o cinsten mahsul veriyor. İnsanlar bu dünyada imanlarıyla, salih amelleriyle, güzel ahlaklarıyla manevi çiçekler ektikleri gibi, küfürleriyle, isyanlarıyla, kötü ahlaklarıyla da yine manevi dikenler ekmiş oluyorlar. Her iki tür ekimin de mahsulleri ahirette kendini gösterecek. Bu mahsullerin kârı da, zararı da insanlar için.

Bir sohbette şöyle bir örnek verilmişti:

Bütün insanlar gözlerini açsa ve gündüz nimetinden faydalansalar güneşin ışığında bir artma olmayacağı gibi, bütün insanlar güneşe göz kapasalar onun ışığında bir azalma olmaz.

Bu örnek, “İslamiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz.” cümlelerinin açıklaması yapılırken söylenmişti.

İman, irfan, ibadet, takva, güzel ahlak da öyle değil mi? Onlara kavuşan kişiler bir şeref kazanırlar, üstün insan olurlar. Bütün insanlar bunlardan mahrum olarak yaşasalar bu manevi değerler aslî kıymetlerinden hiçbir şey kaybetmezler.

Bir ilim dalını bütün insanlar takdir etseler, yahut inkâr etseler, o ilmin aslî değerinde ne bir artma olur ne de azalma.

İnsan ilme muhtaçtır; ilmin ise insana ihtiyacı yoktur. Herkes cahil de kalsa ilmin üstün mertebesinde bir değişme olmaz; onun aydınlığı cehaletin karanlığından daima üstündür.

İlim tahsil eden kişi böylece bir mertebe kazanır. Bu, öncelikle ruh ve kalb dairesinde gerçekleşir. Alim insan, üstün insan olur. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9) ayetinde bu gerçek net biçimde ders verilir.

Bilgili olmanın dünya işlerinde de faydası görülür. Bir konuda bilgisi ve ihtisası olan kişi hak ettiği makama getirilir; diğer insanlardan daha fazla ücret alabilir.

İbadet de bir yönüyle ilim gibidir. İbadete kul muhtaçtır. İbadet edilsin veya edilmesin onun değeri ne ise odur. Bunda bir artma veya azalma düşünülemez.

İbadet bir manasıyla itaat demektir, bir diğer manasıyla şükür.

İbadet insanın yaratılışı gereğidir ve ibadeti emreden ayetler bir bakıma “insanı fıtratına uymaya” bir davettir.

Gözün yaratılışında görme vardır, ona görmenin emredilmesi ne ise, insana ibadetin emredilmesi de onun gibidir. Şu farkla ki, bu ikincisinde insan iradesi devreye girer. Dünya imtihanının bir gereği olarak, insanoğlu kendi fıtratına uygun hareket edip etmemekte serbest bırakılmıştır.

İnsan fıtratı ibadeti nasıl emrediyor? Bu noktada Nur Risalelerinden şu tespiti aktarmak isterim.

“Fıtrat-ı beşeriyede cemale karşı bir muhabbet ve kemale karşı perestiş etmek ve ihsana karşı sevmek.” Lem’alar

Güzelliği sevmek insanın yaratılışında var. Gördüğümüz güzel bir manzarayı sevmemiz için aklımızı yorup, sonra karar vererek sevmeye başlamamız gerekmiyor, kalbimiz hemen sevgi ile ona meyleder.

Mükemmel bir esere hayranlık duymak da böyledir. O da yaratılışın bir gereğidir. Eseri kimin yaptığını dahi sormadan öncelikle ona hayran olur, daha sonra sanatkârı hakkında bilgi ediniriz.

Yapılan bir ikrama, bir insana karşı teşekkür etmek, minnet duygusu beslemek de yine fıtratın bir gereğidir.

O halde, bütün sıfatları sonsuz kemalde, bütün isimleri güzel ve bütün icraatları nimet ve ihsan dolu olan Rabbimize ibadet etmemiz yaratılışımızda var.

Gözün yaratılışında görme vardır, demiştik. Göz bu görevi yaptığında hemen karşılığını görür; baktığı eşyanın görüntüsü onda tecelli eder. Dağa bakmışsa onun görüntüsünü içine alır, güneşe bakmışsa güneşe kavuşur.

O halde, ibadet görevini yerine getiren insan da bir şeyler kazanacaktır. İşte bu kazanç Allah kelamında şöylece nazara verilir:

“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine vasıl olasınız (erersiniz).” (Bakarai, 21)

Ayetin başında, ibadetin illeti, yani “Niçin ibadet ediyoruz?” sorusunun cevabı şöyle verilmiş oluyor:

“O sizin Rabbiniz olduğu için.”

Kulluk, kulun görevidir. İnsan, kendisini bir damla sudan bugünkü mükemmel hale getiren, gözünü görecek, kulağını işitecek, ağzını konuşacak… şekilde terbiye eden Rabbine şükürle, ibadetle mükelleftir.

Ayetin devamında bu fıtri görevi yerine getirenlerin mükâfatı,“takva mertebesine nail olmak” şeklinde belirlenir.
y1psHQbYQBi5Q4LJnt3LcIYQ5H_pci-WkJMv35Q7PL7t6SvbazW9tScX9EIVo8I8SL5NVj5zg6km7Q TAKVA y1psHQbYQBi5Q4LJnt3LcIYQ5H_pci-WkJMv35Q7PL7t6SvbazW9tScX9EIVo8I8SL5NVj5zg6km7Q

Takva üçe ayrılıyor:

-Şirkten takva: Allah’a ortak koşmaktan sakınmak.

-Masiyetten takva: Günahlardan kaçınmak.

-Masivadan takva: Allah’tan gayrı her şeyi kalbinden uzak tutmak. (Sevgisini de korkusunu da Allah’a has kılmak. Mahlukları ancak O’nun namına sevmek.)

Takva konusu Fatiha’yı hemen takip eden Bakara Suresinin ikinci ayetinde şöyle nazara verilir:

“Kendisinde hiçbir şekilde şüphe olmayan o kitap (Kur’an), muttakiler (takva sahipleri) için bir hidayet kaynağı ve yol göstericidir.”

Bir sonraki ayette takva sahiplerinin sıfatları şöylece sıralanır:

-Onlar gabya inanırlar,
-Namaz kılarlar,
-Kendilerine verdiğimiz mallardan zekât verirler.

Takva mertebesine ermek, imanın kuvvetlenmesini, namaz ve zekât gibi ibadetlerin daha mükemmel şekilde yerine getirilmesini netice veriyor. Böyle bir mümin, “Allah’ın kendisinden razı olduğu kul” olma mertebesine erişir. Rıza mertebesi ise bütün derecelerin üstündedir.

Bu şerefe nail olmak, başlı başına bir mükâfattır. Ama iş bununla kalmaz. Allah, razı olduğu bu kullarını ebedî saadet diyarında, sonsuz nimetlerine kavuşturur.

Takva sahipleriyle ilgili bir başka ayet-i kerimede bu bahtiyar zatların sıfatları şöylece sıralanır:

-Onlar bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar,
-(Kızdıkları zaman) öfkelerini tutarlar ve insanları affederler….
-Bir kötülük işlediklerinde, yahut nefislerine zulmettiklerinde hemen Allah’ı hatırlarlar ve günahlarına tövbe ederler….
-İşledikleri kötülüklerinde bilerek ısrar etmezler. (Âl-i İmrân, 134-5)

Bütün bunlar kâmil müminin vasıflarıdır. Demek oluyor ki, ibadetin meyvesi takva, takvanın karşılığı da böyle üstün bir mertebeye erişmektir.

Bir kulun takva ile manen yükselmesi ve yücelmesi Rabbini razı eder. Ancak şu da unutulmamalıdır ki, Allah her şeyden müstağnidir, hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. İnsanın bu yükselişi kendisi için bir kemaldir, bir menfaattir. Allah, onun yükselmesine muhtaç olmadığı gibi alçalmasından da, (hâşâ), bir zarar görecek değildir. Her iki halde de sonuç kula aittir; zarar da menfaat de onun içindir.

“Herkesin kazandığı ya kendi lehine, yahut kendi aleyhinedir.” (Bakara, 286)

Bu nokta üzerinde biraz durmak gerekiyor. Bir hadis-i kutsîde şöyle buyrulur:
“Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeye muhabbet ettim (bilinmek istedim) ve mahlukatı yarattım.” (Acluni, II, 132)

Allah vardı ve hiçbir şey yoktu. Allah’ın bir ismi Samed, yani her şey O’na muhtaç, O ise hiçbir şeye muhtaç değil.

Bugün gördüğümüz her şey, yıldızından güneşine, dağından denizine kadar hep yoklukta idiler. Onları Allah var etti.

Ve Allah, onların var olmalarına muhtaç değil.

Daha sonra canlıları yarattı. Onlara göz verdi, kulak verdi.

Ve Allah, onların görmelerine ve işitmelerine muhtaç değil.

Sonra insanları yarattı, onlara akıl verdi, kalp verdi. Bu varlık alemindeki harikaları düşünme ve onları yaratana iman etme kabiliyeti lütfetti.

Ve Allah, aklın anlamasına da kalbin inanmasına da muhtaç değil.

Kısacası, Allah, yarattığı mahlukların ne kendilerine ne de yaptıkları işlere muhtaç değildir. Çünkü, onları da yaratan O, işlerini de.

Konuyu bazı örneklerle biraz daha açalım:

Güneşi o yarattığı gibi ışığı da O yaratmıştır. O halde, Allah ne güneşe muhtaçtır, ne de onun ışık vermesine.

Ağacı o yarattığı gibi meyveyi de O yaratmıştır. O halde, Allah ne ağaca muhtaçtır, ne de onun meyvesine.

Mideyi O yarattığı gibi ondaki hazım faaliyetini de O yaratmıştır. O halde, Allah ne mideye muhtaçtır, ne de onun hazmetmesine.

Madde alemindeki bu üç örneği, ruh ve mana iklimine de taşıyabiliriz.

Aklı Allah yarattığı gibi anlamayı da o yaratmıştır. O halde, Allah ne aklın varlığına muhtaçtır, ne de onun anlamasına.

Kalbi Allah yarattığı gibi ondaki inanma kabiliyetini de O yaratmıştır. O halde, Allah ne kalbin varlığına muhtaçtır, ne de onun inanmasına.

Allah kalbin inanmasına muhtaç olmadığı gibi o inancın amel alemine dökülmesi demek olan ibadete de muhtaç değildir.

Allah’ın kemali sonsuzdur. Sonsuz için ne artış düşünülebilir, ne de azalış. Bütün insanlar kâmil müminler olsalar Allah’ın kemalinde bir artış olmayacağı gibi, bütün insanlar birer Firavun kesilseler Onun kemalinde bir azalma düşünülemez.

Kazanan da insandır, kaybeden de. Allah hakkında bu kelimeler konuşulamaz.

Düşünme ve iman etme, insan ruhunun en büyük ihtiyaçlarıdır. İnsan, bunlarla gerçek insan oluyor ve kemalini buluyor. Aksi halde, bitkiler ve hayvanlarla ortak bir hayat sürüyor. O büyük sermayesini bu küçük işlere harcamakla nefsine zulmediyor, zarar ediyor, küçülüyor ve Kur’anın ifadesiyle “hayvan gibi, hatta ondan daha aşağı” bir dereceye iniyor.

Allah, onun bu düşüşünden bir zarar görmediği gibi, onun yükselişine de muhtaç değil; her ikisi de kulun kendisi için.
3月6日

((Algılayan Kim))

hadis3bvvs6iv1

Algılayan kim?

İnsanlara bugüne kadar algılayanın beyin olduğu öğretilmiştir. Oysa beyni analiz ettiğimizde karşımıza, diğer canlı organlarda da bulunan protein ve yağ molekullerinden daha farklı bir malzeme çıkmaz. Yani beyin dediğimiz ışık ve sesten yoksun et parçasında, göruntuleri seyrederek yorumlayacak, bilinci oluşturacak, kısacası "ben" dedigimiz şeyi yaratabilecek bir şey yoktur.Bu noktada karşımıza çıkan gerçek açıktır: Gören, işiten ve hisseden varlık, madde ötesinde bir varlıktır. Bu varlık "canlı"dır ve ne
madde, ne de görüntüdür. Bu varlık vücut görüntümüzü kullanarak önundeki algılarla muhatap olur.İşte bu varlik "ruh"tur. Allah Kuran'da şöyle bildirir:

Sana ruh'tan sorarlar; de ki: "Ruh, Rabbimin emrindendir, size ilimden yalnizca az bir sey verilmiştir." (İsra Suresi, 85)


Muhatap oldugumuz dunya,gerçekte ruhumuzun gördüğü algılar ise,o halde bu algiların kaynağı nedir?

Bu soruya cevap verirken dikkat edilmesi gereken gerçek şudur; biz maddeyi sadece hayalimizde göruruz, dışarıdaki aslı ile hiçbir zaman muhatap olamayız. Madde bizim için bir algı olduğuna göre, "yapay" bir şeydir. Yani bu algının bir başka güç tarafından yapılması, daha açık bir ifadeyle yaratılması gerekir. İçinde yaşadığımız maddesel evreni yaratan ve sürekli yaratmaya devam eden üstün bir Yaratıcı
vardır. Nitekim o Yaratıcı, bize indirdiği kitap yoluyla Kendisi'ni,evreni ve bizim neden var olduğumuzu anlatır. O Yaratıcı Allah,kitabının ismi ise Kuran'dır.Göklerin ve yerin, sabit ve kararlı olmadığı,Allah'ın yaratmasiyla
varlık buldukları ve O yaratmayı durdurduğunda yok olacaklari bir ayette şöyle ifade edilir:

Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri zeval bulurlar diye (her an kudreti altında) tutuyor. Andolsun, eğer zeval bulacak olurlarsa, Kendisi'nden sonra artık kimse onları tutamaz. Doğrusu O, Halim'dir,
bağışlayandır. (Fatır Suresi, 41)

Allah'ın her şeyi sarıp kuşatması, bize şah damarimizdan yakın olması nasıl oluyor?

Maddesel varlıklar Allah'ı göremezler, ama Allah, Kendi yarattığı maddeyi her şekliyle görur. Yani biz Allah'ın varlığını gözlerimizle algılayamayız. Ama Allah bizim içimizi, dışımızı, bakışlarımızı,
düşüncelerimizi tam olarak kuşatmıştır. O'nun bilgisi dışında, tek bir söz söyleyemeyiz, hatta tek bir nefes dahi alamayız.Dış dünya sandığımız algıları seyrederken, yani hayatımızı sürerken de bize en yakın olan varlık, Allah'ın Kendisidir. Kuran'da yer alan "Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız." ayetinin sırrı da bu gerçekte gizlidir. (Kaf Suresi, 16) Bir insan kendi bedeninin "madde"den oluştuğunu zannettiginde bu önemli gerçeği kavrayamaz. Çünkü "kendi" zannettiği yer beyniyse, dışarısı olarak kabul ettiği yer kendisine 20-30 cm gibi belirli bir uzaklıkta olur. Ama madde diye bildiği her şeyin zihnindeki algılar olduğunu kavradığında, artık dışarısı, içerisi, uzak, yakın gibi kavramlar anlamsızlaşır. Allah kendisini çepeçevre kuşatmıştır ve ona "sonsuz yakın"dır

feryad-ı gönül

MERHABA ANNEM

Mustafa ÖZTÜRK

Ne zamandır sana gelemedim anne.

Çimenlerine dokunup, uzunca sohbet edemedim seninle.

Çok uzun oldu biliyorum. İşlerden zaman bulup gelemiyorum demek ar geliyor bana.

Çünkü sen bütün işlerine rağmen bize zaman ayırırdın. Senin işin bizdik Anne.

Ağrı’da babam öğretmendi, ama sen başındaki örtünle tam bir Anadolu kadınıydın.

Biz hayvancılık da yapardık değimli anne. Peynirimiz, yoğurdumuz senin güzel ellerinle hazırlanırdı hep. Birde merhametli yanın vardı; pişirdiği sıcak ekmeği, yaptığı her şeyi komşusuyla paylaşan.

Geçenlerde bir köye konuk olmuştum, saçta ekmek yapıyordu kadınlar. Seni hatırladım, yerdeki fırınımızda (tandırda) ekmek yaparken. Birde babamı, sımsıcak ekmeğe taze tereyağı doğrayıp yerken.

Gözlerim buğulandı, derin bir iç çektiğimde yanaklarımdan süzülen yaşlarımı kızım siliyordu Anne…

Tüm bunları sen yapıyordun. Bunca yoğun işin arasında 8 çocuğa dokunmak için de zaman ayırıyordun.

Akşam olup da yorgun ve bitkin düştüğünde yatağa, bu defa da biz yoruyorduk seni. Erken gelen sana sokulur, öpe koklaya dinlerdi anlattığın hikayeyi. Yer bulamayan üstüne uzanırdı. Yanakların kıpkırmızı kesilirdi öpülmekten, tüm yorgunluğuna rağmen yüzünden tebessümün hiç eksik olmazdı senin.

Hatırlıyorum, hep kızını benden çok seviyorsun diye sitem ederdim. Sende ellerini gösterip, bak oğlum bunların hepsi ayrı ayrı, ama kessen hepsinden aynı acıyı duyarsın deyip yanağımı okşardın.

Biliyor musun! Geçenlerde Sena ve Harun kavga etmişlerdi, kime haklısın desem homurdanıyordu. Tıpkı benim sana söylediğim gibi, kızım da bana söylüyordu “Oğlunu daha çok seviyorsun” diye. Kızmayı unutup kahkahalar attım delirmiş gibi…

Bütün çocuklar hep aynı şeyi mi düşünür Anne..

Bize masal anlatmanı isterdik. Biraz anlatır, yorgunluktan uykuya dalardın.

Ama biz öper, mıncıklar seni uyandırırdık. Tüm yorgunluğuna rağmen hiç kızdığını görmedim yüreği sevgiyle bezeli annem.

Hani bizi uyutmak için anlattığın masallar vardı ya; bizim çocuklar da o masallarla büyüdü bilesin. Ama kurbağayı öpüp, onu eski haline döndüren prenses vardı ya, şimdiki çocuklar bizim gibi inanmıyor anne. Ama biz sana inanmıştık…

Onlara annemi resimlerde gösterebildim sadece. Tarihin sarı sayfalarındaki hikaye kahramanları gibi anlatabildim seni. Babaannelerinin toprağın altında neden yattığını anlamadılar uzunca zaman.

Bir kitapta okumuştum diyordu ki; “İnsan sevgiyle yaşar!” Şimdi daha iyi anlıyorum sevginin gücünü anne...

Hani gecenin bir vakti, uykunun en güzel yerinde ağlayıp seni kaldırdığımda altımı temizleyip, pak ve temiz sütünden içirerek karnımı doyururdun. Sevgiyle kucaklayıp yanağıma bir buse kondururdun. Ben rahat uyuduğumda ancak sen derin bir uykuya dalabilirdin.

Tüm bunları yaptıran şeyin sevgi olduğunu anladığımda sen yoktun anne.

Sevgiyle bakınca her şeyin ne kadar da güzel olduğunu öğrendiğimde sen çok uzaklardaydın Anne.

Babamdan sonra seni de kaybetmek ürküttü bizi. Hayatta yapayalnız kaldık…

Hayatın acımasızlığı birden kuşatmıştı etrafımızı. Siz göçüp gittiğinizde çok küçüktük hepimiz. Yalnızlık ne demektir hayat öğretti bize. Zaten öyle değil mi? Hayatı yaşarken öğrenmiştik biz de…

Bunları seni üzmek için söylemiyorum anne. Sen üzülme sakın! Ne zamandır kimseyle konuşmadım, içimde biriken hezeyanlarım bunlar.

Bir gün İslam’la tanıştık! İslam’ın habercisi Hz. Muhammed’le…

O da yetimmiş bizim gibi. O da yanında her Anne dediğinde çocuklar, üzülür kederlenirmiş.

O da herkes babasına koşup sarıldığında, boynunu büküp bir köşede sessizce ağlarmış. Oğlu öldüğünde gözlerinden yaşlar akınca ashabı; “Sen de mi üzülürsün ya Rasulallah!’” demişti. Bunun üzerine alemlere rahmet Peygamber şöyle söylemişti pak ve temiz ashabına “Yürek mahzun, gözler yaşlı. Ama isyan yok.”

Bende asla isyan etmedim, ama çok ağladım senin için anne. Çünkü çok özlüyorum seni Anne!

Seni her özlediğimde, alemlere rahmet peygamber annesini özlediğinde ne yapardı acaba diyordum. O da ıssız yerlere kaçar, gizlice ağlar mıydı benim gibi…

Geçenlerde bir mecliste yine bir Nasrettin hoca fıkrası anlattılar. Önceleri çok gülmüştüm bu fıkraya, ama sonra ne kadar da anlamlı bir kıssadan hisse olduğunu fark ettim.

 Damdan düşünce, “Seni hastaneye yetiştirelim hoca efendi,” diyen komşularına, “Bana damdan düşeni çağırın” demiş.

Biliyor musun! Biz de bizim gibi damdan düşen bir Peygamberin varlığını öğrendik, onu taa yüreğimizde hissettik anne.

Bizim gibi yetimdi ve bizim hissettiklerimizi önce o yaşamıştı tüm varlığı ile. O da tüm yetimlerin sevgi açlığını doyuran bir tek şeyden söz ediyordu; “Yetimin başını okşayın” diyerek…

Yıllarca ensem çok üşüdü… senin dokunuşlarını çok özledi anne.

Bize inanılmaz bir yaşam kaynağı oldu Hz.Peygamber. Her gece ağalarken yanımda olduğunu düşünüp teselli bulurdum. Sanki görünmez bir güç her gece bizi ziyarete geliyor, yanağımızı okşuyor, sırtımıza dokunup güven veriyordu. İslam ve Hz.Muhammed hayatımıza büyük bir anlam kattı anne…

Hani bize bir şey öğretmiştin, insan öldükten sonra arkasında bıraktığı üç şey ona ya sevap ya da günah yazılmasına sebep olur diye. Bu üç şeyden biri de hayırlı evlattı..

Allah biliyor ki Anne! Yaptığım her anlamlı şeyin sana da hayır olarak yazılmasını niyaz ediyorum dualarımda. Kalan ömrümde çok daha fazla ve çok daha hayırlı işler yapmak için gayret ediyorum… sana daha çok sevap yollayabilmek için…

Dedim ya, seni çok özledim anne. Sana geldiğimde anlatacak o kadar çok şey var ki!

Sana gelip şöyle bir toprağını karıştırmak ve koklamak istiyorum; çünkü kokunu çok özledim Anne!

 

feryad-ı gönül

 
Allah'ım Bize Ağlamayı Öğret!

Bizler gönlümüzün bahçeleri tarûmar olan, çiçekleri sararıp solan insanlarız. Bu virane bahçemizde yıllardır hep baykuşlar öttü ve bülbüllerin seslerine hasret kaldık. Engin huzur sadece hayallerimizi süsledi, saadeti yüreğimize sokamadık. Mutluluk kelimesinin anlamını unuttuk.

Hep dertliydik ve derdimize derman bulacak takatimiz yoktu, başkalarına da söyleyemedik derdimizi. Ağlayacak haldeydik, fakat ağlayamadık. Tıpkı yüreği katılar gibi, gözünden yaş akmayanlar gibi, kalbi nasır tutmuşlar gibi.

Kendi dertlerimizin farkına bile varamadığımız için başkalarının acılarını hiç göremedik. Gözünden yaş akıtan insanların neye ve niçin ağladıklarını soramadık. Oysa onlar dertlerinin ne olduğunu bilen insanlardı. İnsanlığın nasıl bir derde düçar olduğunu bilen ve onların ızdıraplarıyla yanıp tutuşan insanlardı. Dertlerine çare olacak dermanları insanlığa sunabilmenin mücadelesini ediyorlardı.

Onlar virane bahçelere düzen getirmeye, solan çiçekleri diriltmeye çalışıyorlardı. Fakat biz onları anlayamadık. Anlayamadık ama bunun ceremesini çeken yine biz olduk. Dünyayı kaybettikten başka ahireti de kaybetme telâşına kapılarak burnumuz sürtüldü. O mübarek, o ellerinden öpülesi insanlar bizim bestelerimize nağme olmaya çalışıyorlardı. Ama biz güftelere yabancı kaldık.

Zira bizim maneviyat sazımızın telleri kopmuş, mızrabı parçalanmış. Üç yüz yılı aşkın bir süredir kırık mızrabımızı paslı tenekelere çalıp durduk. Ama o paslı tenekelerden çıkan nağmelere bile kulak vermedik, en azından eskilerden kalan bazı terennümleri yakalayabilirdik. Fakat kulaklarımız paslıydı bizim, gönlümüz paslıydı, kalbimiz paslıydı.

Biz Cehenneme sürüklenen yollarda koşturmak için birbirimizle didişirken, o mübarek insanlar bizim yolumuzu kesmek için kendi canlarını tehlikeye atıyorlardı. Biz dünya dünya çığlıkları atarak birbirimizi ezerken, onlar Cehennemin kapısını kilitlemek, bizi o kapıdan içeriye sokmamak için mücadele ediyorlardı. Zira onlar sadece kendilerinin kurtuluşu için değil, bütün insanlığın kurtuluşu için kendilerini adamışlardı. Gözlerinde ne Cennet sevdası vardı onların, ne de Cehennem korkusu.

Ne Cennet sevdası, ne de Cehennem korkusu!

Tıpkı ondört asır önceki Müslümanların yaptıklarını yapmaya çalışıyorlardı. Peygamber Efendimiz’in etrafında kenetlenmiş, canlarını ve mallarını bu davaya adamış sahabeleri örnek alıyorlardı kendilerine. Peygamberimiz öyle seviyordu ki onları, öyle seviyordu ki... Her yerde, her zaman “Ashabım” diyordu, “ümmetim” diye sayıklıyordu. Bu ümmetini ahirette de yanında görmek istiyordu.

Çünkü o ümmet, diğer ümmetlere benzemiyordu. Hz. Musa’nın ümmeti Hz. Musa’ya, Hz. İsa’nın ümmeti Hz. İsa’ya ihanet etmişti. Hz. Musa ümmetine, “Benimle birlikte Allah için savaşır mısınız?..” dediğinde; “Hayır yâ Musa,” demişlerdi. “Sen git Rabbinle birlikte savaş, galip gelirseniz yanınıza geliriz.”

Oysa Peygamberimiz (s.a.v.)’in ümmeti böyle dememişti. “Biz Hz. Musa’nın ümmetinin dediklerini demeyeceğiz, yâ Allah’ın Resûlü,” demişlerdi, “Biz seninle birlikte malımızı ve canımızı vermek için savaşacağız.”

İşte bu yüzden ümmetini çok seviyordu Peygamber Efendimiz. Diğer bütün ümmetlerden üstün olan ümmetinin üstüne titriyor, duâlarını onlar için yapıyor, şefkat gösterip kol kanat geriyordu. Sadece kendi zamanında yaşayan ümmetine karşı değildi bu hissiyatı, daha da ötelere gidiyordu. “Benden sonraki kardeşlerime selâm söyleseydim,” diyordu. Bir gün ayağa kalkıp, gözlere görünmeyen gelecekteki ümmetini karşılamış, “kardeşlerim gelmişler” diyerek sarılmıştı. Bu manzarayı gören sahabe, “Biz senin kardeşin değil miyiz yâ Allah’ın Resûlü?” dediler. Efendimiz onlara döndü “Hayır,” dedi. “Siz benim ashabımsınız. Sizler beni gördünüz, benimle bilikte yaşadınız. Ama beni görmeden bu dava için mücadele edecek kardeşlerim olacak. En kötü zamanlarında bensiz mücadele edecekler. İşte onlara selâm olsun.”

Ondört asır geçse bile, Senin zamanındaki ashabının hissiyatıyla mücadele eden kardeşlerin var ey Allah’ın Resûlü. Onlara selâm verebilirsin. Onları kardeşim diye kucaklayabilirsin. Kâinat Senin için yaratıldığına göre, Allah’ın en sevgili kulu olduğuna göre, ondört asır arkanda cemaat olmuş ümmetini, kardeşlerini görüyorsundur. Belki Arş-ı Azam’da perdeyi sıyırıp baktığın gibi bakıyorsundur onlara. Onların alınlarında parlayan nurundasın, dillerinden eksik etmedikleri kelime-i tevhitlerdesin Sen. Belki kalplerindeki Selat-ı Selâmlarda yakalıyorsundur onları.

Senin zamanında yaşayan kardeşlerin gibi, bu zamanda da kardeşlerin var ey Allah’ın Resûlü. Senin kardeşlerin gibi mücadele ediyorlar, bu dava için canlarını ve mallarını feda ederek çalışıyorlar. Alınlarından nur parlıyor onların. İnsanların yüreklerindeki imanların her zaman tehlikede olduğu bir dönemde, Senin ümmetine yakışır bayrağı dalgalandırmaya çalışıyorlar.

Onları bize bahşeden Allah’a hamd ve sena olsun. Zifiri karanlığın içinde sağımızı solumuzu göremezken ve her sahada ümidimizi kesmişken, bu karanlık tünelde ışık olmaya namzet genç ve azim dolu nesli bize bahşeden Allah’a hamd ve sena olsun. Her türlü pisliğin bulunduğu bataklıkta güzel kokulu çiçekler açtıran Allah’a hamd ve sena olsun. Balyozlarla kırılamayacak kayaları bir filize deldiren Allah’a hamd ve sena olsun. Ne kadar kötü yollara sürüklensek de bize kurtuluş yollarını gösteren Allah’a hamd ve sena olsun.

Ne kadar şükretsek azdır. Bu kâinatta değil, başka âlemlerde olabilirdik. Bu dünyada taş olarak, ağaç olarak veya hayvan olarak yaratılabilirdik. İnsan olarak yaratıldık, ama Allah’a isyan edenlerden olabilirdik, Hz. Muhammed’in ümmetinden olmayabilirdik. Bütün bu badirelerden sıyırıp bizi İslâm ümmetinin bir ferdi kılan Allah’a hamd ve sena olsun.

Onca yanlış yolların arasında hak yolu gösteren, yüreğimiz ne kadar katı olsa da yüreğimizi yumuşatabilecek yüreği yumuşak mü’minleri bize bahşettiği için Allah’a hamd ve sena olsun.

Rabbim!.. Şu dönemde sana lâyık kul olmak nefsimize öyle zor geliyor ki, şu binalara duyduğumuz hayranlığı belki Sana duyamıyoruz. Şu buzdolaplarının önünde eğildiğimiz kadar senin huzurunda eğilemiyoruz. Yaşantımızı her yönüyle hercümerc eden paspayelere baktığımız kadar Senin Kitabını açıp okuyamıyoruz. Senin nizamını bozmaya çalışanları önder edindiğimiz kadar, Senin bize Önder gönderdiğin Peygamberimiz Sallâllahû Aleyhi Vesselâma itaat edemiyoruz.

Belki bu yüzden, yüreğimizin inceliklerini kaybettik. Belki bu yüzden dinimizi, dindaşlarımızı gözümüzün önünde düşmanlar boğazlamaya çalışırken kılımızı kıpırdatamıyoruz. İslâm dünyasına musallat olan katliamlar karşısında sesimiz çıkmıyor. Sanki olağan bir şeymiş gibi geliyor bize. Yüreğimiz yerinden kopmuyor, gözümüzden yaş akmıyor, ağlayamıyoruz. Bunları bile yapamayacak hallere düştük sonunda.

Ama Rabbim, Sen hatalarımızı daima affedersin. Yanlışların yanına doğruyu da koymuşsun, çirkinlerin yanına güzeli de sergilemişsin. Sana doğru mutlaka bir açık kapı bırakmışsın. Ömür boyu sürünsek de, yolunda bulunamazsak da, belki Allah korusun Sana isyan edecek durumlara gelsek de, bir ihtimal zaman gelir, bir ihtimal bu kapıya gözleri ilişir, yürekleri belki hisseder, bir ihtimal birileri vasıtasıyla bu kurtuluş kapısına yönelirler diye daima bize kapını açık bıraktın. Sana binlerce hamd ve sena olsun!..

Ondört asır öncesinden bizi İslâm kapısına davet eden ve o zamandan beri gül otağını kurup sonsuza kadar bizi bekleyen Peygamberimize salat ve selâm olsun. Günümüzde öyle kulların var ki, sanki o muhteşem devri yaşıyorlar. Sanki her an Seni görüyorlarmış gibi, sanki Hz. Muhammed Efendimiz aralarındaymış gibi, sanki Ashab-ı Kiram’la birlikte yaşıyorlarmış gibi.

Böyle insanları bize bahşettiği için Allah’a hamd ve sena olsun. Dostların düşmanla dost olup gittiği şu dönemde, hâlâ Allah’a dost kalan insanlar bu mübarek insanlar. Hissiyatlarını hissiyatlarımıza katmak istiyorlar. Kendi kurtuluşlarından önce, başkalarının kurtuluşlarını istiyorlar. Allah deyince bağırları yanan, Peygamber deyince kendisinden geçen, Ashab deyince gözleri yaşaran insanlar bunlar. Mânen çöllere düşmüşler, Mecnûn gibi Leylâsını arıyorlar.

Onlar şanslı insanlar, onlar bahtlı insanlar. Allah’ın sevgili kulları, Peygamberimizin üzerine titrediği ümmetin mümtaz fertleri. Erenlerin, evliyaların yakın dostları. Üstadın can yoldaşları, muhabbet fedailerinin kardeşleri. Ağlayan insanlar onlar, ağlamasını bilen insanlar.

Biz ise ağlayamadık.
Bir türlü nefsimizin yularından kopamadığımız, yüreğimizi inceltemediğimiz, hakikat derslerini kavrayamadığımız için dertlenemiyoruz. Dertlenemediğimiz için de gözlerimizden yaşlar akmıyor.

Hep gülenlerden olduk biz. Hep kaygısız olanlardan, uzaktan bakanlardan olduk. Bir şeyler içimizi kemiriyor, vicdanımız sızlıyor, o örnek insanlar mahçubiyetimizi artırıyor ama işte o kadar. Bunun dışında övünebileceğimiz bir şey de yok zaten.

Hiçbir şeye faydası olmayan, dine hizmete en ufak katkısı bulunmayan, binbir türlü günahı ve sayısız hataları olan, dünyevî istekleri bir türlü bitmeyen, hakka yaraşır işlere bir türlü fırsat bulamayan, ameli olmayan, zevk-ü sefada debelenen, gönlü ve yüreği bir türlü doğru istikamete yönelemeyen, tevbe kapısına giremeyen ve işte bunlardan dolayı da gözlerinden yaş akıtamayan, ağlayamayan bizlerin durumu gerçekten çok zor.

Allah bize yardım etsin.

Bizim bu halimiz, inançsızların ve inkarcıların halinden daha zor. Onların yönleri, istikametleri, yaptıkları ve yapmadıkları bellidir en azından. Biz ise belirsizlikler dünyasında savrulup duruyoruz. Ne yaptığımızı bilmeden oradan oraya başımızı çarpıyoruz.

Gönlümüzün bahçeleri tarûmar olmuş, çiçeklerimiz sararıp solmuş bizim. Maneviyat sazımızın telleri kopmuş, mızrabı parçalanmış. Bizim için çalınan nağmeleri ise duyamadık. Kulaklarımız paslıydı, gönlümüz paslıydı, yüreğimiz paslıydı. Ağlayacak haldeydik fakat ağlayamadık. Tıpkı yüreği katılar gibi, gözünden yaş akmayanlar gibi, kalbi nasır tutmuşlar gibi.

Ağlayabilseydik, saadetin kapısından içeriye adımımızı atmış olacaktık.
Ağlayabilseydik, kurtuluş gemisine binip selamete ulaşanlardan olacaktık.
Ve ağlayabilseydik Hak bahçelerinden açan çiçek olacaktık.
Allah’ım bize ağlamayı öğret!..

İSMAİL FATİH CEYLAN

 
 
 
kubacami webteam