“´¯¥¯`” (gönül... 的个人资料SALAT VE SELAM BASTA EFE...照片日志列表更多 工具 帮助

日志


8月16日

Gül ve Salavat

gul7ti3[1].jpg


'Zayi olmaz gül temennâsıyla vermek hâre su'
-Fuzuli

Gül yüzü buluşma yeridir,
En temel kavuşmalar gül yüzünde gerçekleşir.
Çünkü gül yüzler bakışı aşka dönüştürür.
Bakış ki, aşıkın maşuka dönüşüdür;
İlk tanışma ve son ayrılıktır.
Sonra mayelenir bakış;
Bakış aşk olur, bakış vuslat olur.
Aşık ve maşuk tanışmaktan öte geçerler,
Geri döner ve sanki birbirlerini hatırlamış olurlar.
İlk bakışma sonsuz beklemelerin durulduğu bir göl olur.
Güzellik gül yaprağında beklemiştir aşkı.
Aşk gül yüzünde güzelle buluşur.
Aşk gül tenlerde görünür kılar kendini.
Ve güzellik aşkın bakışında seyre dalar kendini.
***
O yüzden, gülden yüz çeviremeyiz.
Güle uzak duramayız.
Aşk ateşi örseler yüreğimizi.
Kızıl kanlar gibi dolaşır tenimizi aşk.
Ve kızıl utançlarla alevlenir yüzümüz
Güle döneriz, Sevgili’ye döneriz.
Sevgili yüzü olmadan edemeyiz.
***
Meğer gül, yüzüne Nazar Eden olduğu için gül’müş.
Herşeyi ve herkesi Varedenin teveccühüyle gülmüş.
Önce Teveccüh Eden varmış.
Yokluğa yönelmiş Ebedi Güzellik Sahibi.
Bilinmek dilemiş, sevilmek irade etmiş.
Gizliden açığa çıkmış 'Mahfi Hazine'
Hiçlik şafağı kızıla boyanmış.
Varlık güzel yüzlü bir gül olmuş.
Varedilen her şey bir gül yüzünde taçlanmış.
***
Yoksa biz dikenler idik,
Yalnız bir gül hatırına bu bahçeye vardık.
Varlık gülşeninde bir gül yüzünde ihyalandık.
Ab-ı hayat öylece dolandı yüreğimizi,
Tenimizde öylece kızıl utanç gülleri açtı.
Edebi, iffeti gül yüzünde belledik,
Tebessümü gül yaprağından dudağımıza devşirdik.
Gülün son yaprağının sonrasına hayranlığımızı ekledik.
Beğenimizle kuşattık gülü;
Aşklarımızı gül yanağına devirdik.
Gülün yüzünde güldük, güle baktık güle yazdık.
Güller olduk, güldük.
Güller açıldı, güle döndük.
Gül yüzünde varedilen herşeyle yüzleştik.
Varedilmişler gül yüzünden gün yüzüne çıktı.
Öylece, gülün yüzünde buluştuk.
Gül yüzünden tanış olduk.
Sonra herkesi ve herşeyi oraya çağırdık.
Herşeyi elimize aldık, herkese elimizi verdik.
Gülün yüzüne vardık.
Bildik ki,
Aslında biz sadece gül yüzünden vardık.
***
Ebedî Sevgili’nin teveccühüdür gülü güldüren.
Kalbimize aşkı salan Sevgili’nin nazarıdır.
Ki bu kalb Sevgili’nin vechesinden başkasına dönmez.
'Batan şeyleri sevmez'
Yitip gidenlere gönül vermez.
O’nun vechinden başkasına kanmaz aşk.
Aşk O’nun teveccühü ile var oldu.
Güzellerin güzel yüzlerinde güzelliği O halkeyledi.
Aşıkların bakışlarında sevgiyi O tasvir eyledi.
***
Ve güzellerin en güzelini Mahbubu eyledi.
O’na muhabbet eyledi, O’nu Muhammed eyledi.
Ebedi teveccühünü O’nun vechinde kristalleştirdi.
Cümle halka O’nun yüzünü gül eyledi.
Değil mi ki, önceleri hiçbirşey yoktu
Ve illâ O’nun ebedi teveccühü vardı.
Değil mi ki, varedilmişler O’nun yönelmesiyle
Varlığa yüz buldu.
Öyleyse bu varlık gülşenine önce O Mahbub’un gül yüzü düştü.
***
Biz dikenlerdik aslında.
Yalnız bir gül hatırına bu bahçeye vardık.
Gül-ü Muhammed’in (s.a.) yüzünde buluştuk.
Gül-ü Muhammed (s.a.) yüzünde tanış olduk.
Sonra herkesi ve herşeyi yüreğimize çağırdık.
Herşeyi elimize aldık. Herkese elimizi verdik.
Gülün yüzüne vardık
Gül yüzünden var olduk.
***
Sevgili’nin teveccühünü yüzüne devşiren Gül’e,
Yüzümüzü Sevgili’nin vechine çeviren Gül’e
Güllerce salât, yüz’lerce selâm ettik.
7月12日

Peygamberimiz (sav) nelere gülerdi?

94598128tc7
Peygamberimiz içimizden birisiydi. Onun hüzünlü anları olduğu gibi, sevinçle anları olurdu. Peygamberimiz sevinçli bir haber aldığı veya hoşuna giden bir şey gördüğü zaman mübarek yüzü aydınlanır, sevimli bir hal alırdı. Bazen bu neşesini mübarek dişleri görünecek kadar tebessüm ederek belli eder ve o an, inci gibi parlayan dişleri çevreyi aydınlatırdı.

Peygamberimiz çok kere güler yüzlü bulunurdu. Bu özelliğinden dolayı onu gören hayran kalır, yüzüne bakmaya doyamaz ve yanından hiç ayrılmak istemezdi. Canlarını uğruna feda etmekten çekinmeyen Sahabilerinden birisini gördüğü zaman tebessüm eder, gönüllerini alırdı. Cerir bin Abdullah, "Resulullah (a.s.m.) beni gördüğü zaman mutlaka yüzüme gülümserdi" 11 diyor. "Kardeşine güleryüz göstermen senin için bir sadakadır"22 buyuran Peygamberimiz, bu örnek davranışı kendi şahsında uyguladığı gibi, ümmetinin aynı şekilde hareket etmesini tavsiye ediyordu.

Peygamberimiz, evde de hep güler yüzlü olurdu. Peygamberimizin evdeki halini soran sahabilere, Hz. Aişe'nin cevabı şöyleydi: "O, insanların en yumuşak kalplisi ve iyilik yapmayı çok sevendi. Onun evdeki hali sizden biriniz gibiydi, ancak güleç yüzlü ve mütebessimdi." 33 Peygamberimizin gülümsemesine sebep olan şeylerin çoğu uhrevi meselelerle ilgili işlerdi. Hz. Enes anlatıyor: "Bir gün Resulullah aramızdaydı. Biraz uyudu, sonra gülümseyerek başını kaldırdı. Biz 'Niçin güldünüz, ya Resulallah?' diye sorduk. 'Az önce bana bir sure indirildi' buyurdu, Kevser Suresi'nin indiğini haber verdi."44

Bir cuma günüydü. Bir Sahabi Peygamberimize yaklaştı, "Yağmur kesildi, ağaçlar kıpkırmızı oldu, hayvanlar helâk oldu. Allah'a dua edin de yağmur yağsın" dedi. Peygamberimiz hemen ellerini kaldırdı, dua etti. Hiçbir yağmur belirtisi olmadığı halde öyle bir yağmur yağdı ki, etrafı sele verdi. Bu durum karşısında endişeye kapılan sahabiler tekrar Resulullaha müracaat ettiler: "Ey Allah'ın Resulü! Mallar helâk oldu, evler harap oldu, yollar kesildi. Allah'a dua edin de yağmur dinsin." Bunun üzerine Peygamberimiz, Allah'ın, rahmeti bol bol göndermesi karşısında, insanların bu acizliği karşısında tebessüm etti.5

Bir Ramazan günüydü. Sahabilerden birisi Resulullah'a geldi, orucu bozan bir iş yaptığını söyledi ve ne yapması gerektiğini sordu. Peygamberimiz, "Bir köle âzat et" dedi. Sahabi "Kölem yoktur" deyince, Peygamberimiz, "Hiç ara vermeden iki ay oruç tut" buyurdu. Sahabi, "Dayanamam" deyince de, "Öyle ise altmış fakirin karnını doyur" şeklinde yol gösterdi. Sahabi tekrar "Buna da gücüm yetmez" dedi.

O sırada Peygamberimize bir sepet hurma getirildi. Peygamberimiz hurmayı o sahabiye verdi, "Al bunları, fakirlere dağıt" dedi. Sahabi "Benden daha fakirlere mi? Vallahi, Medine'de bizden daha fakir bir aile yok" deyince, Peygamberimiz mübarek dişleri görülünceye kadar güldü ve "Öyleyse götür, siz yiyin" buyurdu.
 
94598128tc7
7月11日

Resulullah Efendimizin 'sallallahü aleyhi ve sellem' Mübarek İsimleri ve Manaları:

 

 
 
Resulullah Efendimizin 'sallallahü aleyhi ve sellem' Mübarek İsimleri ve Manaları:
 

Abdullah: Allah (cc)' ın kulu
Âbid: Kulluk eden, ibadet eden
Âdil: Adaletli
Ahmed: En çok övülmiş, sevilmiş
Ahsen: En güzel
Alî: Çok yüce
Âlim: Bilgin, bilen
Allâme: Çok bilen
Âmil: İşleyici, iş ve aksiyon sahibi
Aziz: Çok yüce, çok şerefli olan
Beşir: Müjdeleyici
Burhan: Sağlam delil
Cebbâr: Kahredici, gâlip
Cevâd: Cömert
Ecved: En iyi, en cömert
Ekrem: En şerefli
Emin: Doğru ve güvenilir kimse
Fadlullah: Allah-ü Teâlanın ihsânı, fazlına ulaşan
Fâruk: Hakkı ve bâtılı ayıran
Fettâh: Yoldaki engelleri kaldıran
Gâlip:
Hâkim ve üstün olan
Ganî: Zengin
Habib: Sevgili, çok sevilen
Hâdi:
Doğru yola götüren
Hâfız
: Muhafaza edici
Halîl: Dost
Halîm: Yumuşak huylu
Hâlis: saf, temiz
Hâmid: Hamd edici, övücü
Hammâd: Çok hamdeden
Hanîf: Hakikate sımsıkı sarılan
Kamer: Ay
Kayyim: Görüp, gözeten
Kerîm: Çok cömert, çok şerefli
Mâcid: Yüce ve şerefli
Mahmûd: Övülen
Mansûr: Zafere kavuşturulmuş
Mâsum: Suçsuz, günahsız
Medenî: Şehirli, bilgilive görgülü
Mehdî: Hidayet eden, doğru yola erdiren
Mekkî: Mekkeli
Merhûm: Rahmetle bezenmiş
Mes'ûd: Mutlu
Metîn: Çok sağlam ve güçlü
Muallim: Öğretici
Muktedâ: Peşinden gidilen
Mübârek: Uğurlu, hayırlı, bereketli
Müctebâ: Seçilmiş
Mükerrem: Şerefli, yüce
Müktefî: İktifâ eden, yetinen
Münîr: Nurlandıran, aydınlatan
Mürsel:
Elçilikle görevlendirilmiş
Mürtezâ:
Beğenilmiş, seçilmiş
Muslih:
Islah edeci, düzene koyucu
Mustafa:
Çok arınmış
Müstakîm:
Doğru yolda olan
Mutî:
Hakka itaat eden
Mu'tî:
Veren ihsân eden
Muzaffer: Zafer kazanan, üstün olan
Müşâvir: Kendisine danışılan
Nakî:
Çok temiz
Nakîb: Halkın iyisi, kavmin en seçkini
Nâsih: Öğüt veren
Nâtık: Konuşan, nutuk veren
Nebî: Peygamber
Neciyullah: Allah' ın sırdaşı
Necm(i): Yıldız
Nesîb: Asil, temiz soydan gelen
Nezîr:
Uyarıcı, korkutucu
Nimet:
İyilik, dirlik ve mutluluk
Nûr:
Işık, aydınlık
Râfi:
Yükselten
Râgıb:
Rağbet eden, isteyen
Rahîm
: Mü'minleri çok seven
Râzî: Kabul eden, hoşnut olan
Resûl: Elçi
Reşîd: akıllı, olgun, iyi yola götürücü
Saîd: Mutlu
Sâbir: Sabreden, güçlüklere dayanan
Sâdullah: Allah' ın mübârek kulu
Sâdık: Doğru olan, gerçekci
Saffet:
Arınmış, seçkin kişi
Sâhib: Mâlik, arkadaş, sohbet edici
Sâlih: iyi ve güzel huylu
Selâm: Noksan ve ayıptan emin olan
Seyfullah: Allah' ın kılıcı
Seyyid: Efendi
Şâfi: Şefaat edici
Şâkir:
Şükredici
Tâhâ: Kur'ân-ı Kerîm' deki ismi
Tâhir: Çok temiz
Takî: Haramlardan kaçınan
Tayyib: Helal, temiz, güzel, hoş
Vâfi:
Sözünde duran, sözünün eri
Vâiz: Nasihat eden
Vâsıl: Kulu Rabb'ine ulaştıran
Yâsîn: Kur'ân-ı Kerîm' deki ismi, gerçek insan, insan-ı kâmil
Zâhid: Mâsivadan yüz çeviren
Zâkir: Allah' ı çok anan 

7月4日

Hazret-i Peygamber'e (sav) Muhabbetle İtaat




Muhabbet-i Rasûlullah’ı yaşamayanlar, gerçek muhabbetin tadını alamazlar. Bezm-i Alem Valide Sultan, Cenab-ı Hakk’ın, bu alimi nur-i Muhammedi muhabbeti sebebiyle yarattığını ne güzel ifade eder:

Muhabbetten Muhammed oldu hasıl,
Muhammed’siz muhabbetten ne hasıl...


Muhabbetin derecesi, eserinde tecelli eder. Peygamber Efendimiz’e olan muhabbetimiz, sünnet-i seniyyenin ruhaniyeti ile yaşayabildiğimiz nisbettedir. Bir insan, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyyeye tabi olmadan, Gönlü Rasûlullah Efendimiz’in (sav) rûhaniyetiyle dolmadan ve O’nun örnek hayatıyla istikametlenmeden kamil bir mü’min olamaz. Bugün nail olduğumuz iman topluluğu, asr-ı saadetin kudsi mirasının bereketidir. Bizler, artık sahibi olma imkanına sahip değiliz. Ancak ayet-i kerimede buyruldu üzere “onlara güzellikle tabi olan” mü’minlerden olup Hak Teala’nın rızasına nail olma imkanımız bakidir. Allah ve Rasûlü’ne olan muhabbetimizi bütün fani muhabbetlerin üstünde tutmalı ve son nefesimize kadar bunu devam ettirme vecdi içinde olmalıyız.

Allah Rasûlü – sallâllâhu aleyhi ve selem-; Nebi, Rasûl, Habibullah, Fahr-i Alem, Resûl-i Ekrem gibi hürmetkar ve muhabbet dolu ifadelerle yad edilmeli, ism-i şerifi her zikredildiği anda O’na tam bir teslimiyetle salat-u selam getirilmelidir. (s.a.v) Bir mü’min kulun gönlü, Rasûlullah –sallâllâhu aleyhi ve selem-‘e ne kadar muhabbetle dolarsa, o kadar azab-ı ilahiden uzaklaşmış olur. Bu, Cenab-ı Hakk’ın yüce vaadidir. Ayet-i kerimede buyurur : “(Ey Rasûlüm!) Sen onların içinde iken Allah, onlara azab edecek değildir!..” (el-Enfal, 33)

Gönüller muhabbet-i Rasûllah’ta ne mertebeye vasıl olursa, dünyada nail olunacak huzur ve saadet; ahrette ulaşılacak makam, o nisbette yüce olur. Hazret-i Peygamber –sallâllâhu aleyhi ve selem-, yaratılıştaki fani muhabbetleri tekamül ettirerek ulvileştiren ilahi muhabbetin tecelli merkezidir. Muhakkak ki mü’min, Rasûllah –sallâllâhu aleyhi ve selem- karşısında ilahi ürperişlerini ve bediî duygularını hissettiği, ruhunu nefsaniyete ait bütün çizgi ve görüntülerden boşalttığı vakit, O’nunla aynileşme, O’nun muhabbetinden hisse alma yolundadır. (s.a.v)

Hazret-i Mevlana –kuddise sirruh- buyurur: “İki dünya bir gönül için yaratılmıştır! Sen olmasaydın, Sen olmasaydın bu kainatı yaratmazdım!.. ifadesinin manasını iyi düşünün!..

Önceleri bir Hıristiyan iken, hakikat-i Muhammediyye’yi idrakin hazzına ererek gözü yaşlı, gönlü duygulu bir mü’min ve bağrı yanık bir Peygamber aşığı haline gelen Yaman Dede Allah Rasûlü’ne olan hasretini ne güzel ifade eder :

Susuz kalsam yanan çöllerde can versem elem duymam,
Yanardağlar yanar bağrımda Ummanlarda nem duymam,
Alevler yağsa göklerden ve ben messeylesem duymam,
Cemalinle ferah-nak et ki yandım ya Rasûlallah!..

Ey nurul envâr!...


Ey onsekiz bin alemin sultanı!


Ey muhabbetullahın menbağı!
Evliyaullah’ın çerağı yüce insan...

Hangi gönül var ki asırlardır sana meftun, sana tutsak, sana yangın, sana divane olmasın?...

Ey nurul envâr!... Sen, hak katından lütfedilensin bize.
Ya Resulallah; sana kurban olmayan bu canların ne kıymeti olabilir ki? Uğruna feda olmayan bu varlığımızın ne değeri olabilir ki...

Sahabe-i Kiram efendilerimiz seni o kadar çok seviyorlardı ki, efendimiz; senin olmadığın bir cenneti bile istemiyorlardı. “Kişi sevdiği ile beraberdir” müjdesini duyuncaya kadar yemeden içmeden kesilenler vardı.

Ebu Talib senin için şöyle demişti; “Öyle beyaz bir yüz ki, o yüzün suyu hürmetine bulutlardan yağmur istenir. Öyle bir kerem sahibi ki yetimler O’nun eline bakar, dullar ve yoksullar O’na güvenir.”

Ey merhamet ve rahmet şahikası, alemlerin solmayan gülü...
Tarih, sana delice râm olanların, ruh hallerini anlatırken, o büyük kumandan Halid b. Velid’ten şöyle bahseder;

Sarığında Allah resulünün mübarek saçından bir tel taşıyordu. Bir gün başından sarık kayıp, düşman saflarına yuvarlanınca ardından koşmaya başlamıştı. Arkadaşlarının ikazına rağmen, kendi canını tehlikeye atacak bir fedakarlıkla “peygamberin hatırasına bir şey olacak diye korktum” demişti. Onlar senin yolunun delileri idi.

Biz de seni seviyoruz Ya Resulallah!... Hakkı ile olmasa bile.
Seni bize her şeyden daha sevimli kılan Rabbimize hamd ediyoruz. Bize mübarek ve mukaddes oldu, sana ait olan her şey... Senin nur cemalin ve sünnetin bize şirin kılındı, canımızdan aziz bildik seni, tâ ki, imanımızın kemal bulması için.

Ey şefkatmeâb Efendimiz!
Ümmetine çok düşkünsün biliyoruz. Doğumundan ölümüne kadar. Ümmetinin hidayeti ve selameti için sacid olan sensin.

Hasretiz cemaline, nurunla halleniriz ve başımızın tacıdır senden bize kalan. Hasretinle bîperva gönüller. O eşsiz pâk-ı endâmın, bizi böyle çepe çevre saran.

Ya Resulallah!
İnsanlık alemi senin gibisini görmedi, görmeyecek. Tefekkür ufkumuzun sonsuzluğunda sen ve varlığın, bidayetinde senin nurun. Anılınca adın ürperir kalpler, yaşarır gözler. Firakınla yanan şu biçare susamışlara bir nazar kıl.

Ey insanlık aleminin hidayet kaynağı Efendimiz; böyle serteser perişan ve şefaatine muhtaç bu mücrimlere merhamet eyle ne olur; muhtacız himmetine ...


Zekeriya MARAL
6月18日

LÜTFEN DUYARSIZ KALMAYALIM


EsSelamünAleyküm
 
Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammed
Kıymetli kardeşlerimiz el birliği ile
kadir gecesine kadar peygamber efendimize
salavatları gönderiyoruz...

Salavat getireni bir melek videoya çeker ve
hemen peygamberimize izletmek üzere
efendimize yetiştirir...

Peygamber efendimiz ise mahşerde
o salavat çekenleri simalarından tanır.
 Çünkü onları videoda izlemiş idi...

Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin
ve ala âli seyyidinâ Muhammedin vesellim
Sevgili spaces arkadaşım biz bu salavat-ı şerifeden 700.000 kadarını aldık
inşallah sizde bize yardım ederseniz nice 700.000 ler okuruz amaç
Allah c.c. rızasını kazanmak Allah c.c. sizden razi olsun okuyabildiğiniz kadar okuyun
 okuduğunuz salavat sayısını bize ((http://gulmuhammedim.spaces.live.com/) 
adresine bildirirseniz seviniriz
5月17日

Hz.Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'i sevmek ne kazandırır?


 



*) Âlemin övünç kaynağı Peygamber Efendimiz’e (Sallallahu Aleyhi Vesellem) duyulan sevgi, canlı veya cansız bütün varlıkları etkileyen bir güce sahiptir. O’nu (Sallallahu Aleyhi Vesellem)sevmek bize pekçok şey kazandırır. Bunlardan bazıları şunlardır:

1- Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)sevgisinin kazandırdığı en önemli husus; sevilenle kurulan bağ ve nispettir. Sevgi, varlıklar arasındaki en sırlı bağdır. Her varlığı Allah’ın en sevgilisine bağlayan sırlı bağ sevgidir. Canlı cansız bütün nesneler, sevgi bağı ile Kâinatın Efendisi’ne(Sallallahu Aleyhi Vesellem) alaka duymuşlardır. Şuursuz varlıklar hatta cansız nesneler bile Allah Resûlü(Sallallahu Aleyhi Vesellem)'e sevgi ile bağlanmışlardı. Eline aldığı taşların Allah’ın adını anarak zikretmesi, çağırdığı ağaçların davetine icabet etmesi, bulutların O’nun üzerinde gölge yapması, onların Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem’e olan bağlılıklarını ve alakalarını gösteriyorlardı. Minber yapılmadan önce Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem’in kendisine dayanarak hutbe okuduğu kuru bir hurma kütüğünün, minber yapılınca Allah Resûlü Sallallahu Aleyhi Vesellemminbere çıkarak hutbe okumaya başlamaları üzerine, devenin ağlaması gibi inlediğinin duyulması da bu konudaki en meşhur olaylardandır. Cansız varlıklar da yanlarında Allah’ın adının anılmasını istemişler ve Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem’le beraber olmayı arzu etmişlerdir.





2- Sevgi, karşılıksız kalmaz. Niyetlerimiz nasıl karşılıksız bırakılmıyorsa, sevgi de seven gönüllere, sevginin derecesine göre büyük lütuflar/feyizler kazandırır. Sevgi, en kısa yoldan kişiyi Hakk’a ulaştırır. Hakk’ın Sevgilisini sevmek ve O’na bağlanıp kendini O’na nispet ederek yola çıkan yolcular en kısa ve tehlikesiz yoldan Allah Teâlâ’nın rızasına kavuşurlar. Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem’in elinden tuttuğu hiç kimse yolda kalmamıştır.






3- Seven bağışlanır. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)sevgisi, Cenab-ı Hakk’ın af ve mağfiretini kazandıran en önemli vesilelerden birisidir. Nitekim âyet-i kerimede “Ey Resûlüm, de ki: “Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah gafurdur, rahimdir” buyrularak, bağışlanma Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)sevgisine bağlanmıştır. (Âl-i İmrân sûresi, 3/31) Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)sevgisi bulunan bir kalbi cehennem ateşi yakmaz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)sevgisi Rabbanî bir sevgidir. Cenab-ı Hakk’ın emridir. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem’i sevmek Allah’ı sevmek demektir. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem’in sevgisi kişiyi Allah sevgisine ulaştırır. Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem’i, yalnızca beşerî özellikleri itibarıyla değil “Allah’ın Peygamberi” (Sallallahu Aleyhi Vesellem)olarak sevmek, insanların cehenneme girmelerine mani olur. Zira sevgi karşılıksız kalmaz.




4- Sevgi, sevilene yakınlık kazandırır, küçük kusurları örter. Hazreti Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem, kendisini candan seven bazı sahabîlerin yaptıkları küçük kusurların kendisine şikayet edilmesi üzerine, şikayet edenlere, “O, Allah’ı ve O’nun Resûlü’nü seven birisidir.” diyerek, samimi, candan seven bir müminin küçük kusurlarına bakıp onu tenkit etmenin yersiz olduğuna işaret etmiştir. Nitekim ‘Abdullah b. Huzâfe (ra) şakacıdır ve boş şeylerle uğraşıyor.’ diye kendisine şikayet edilince Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem, onu savunmuş ve onun Allah’ı ve Allah Resûlü’nü (Sallallahu Aleyhi Vesellem)sevdiğini söylemiştir. Böylece Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem, sevginin kusurları örten bir özelliği olduğuna dikkat çekmiştir. Hatta sevenlerin sevdiklerinin yanında özel bir makamları vardır. Onların şefaatlerinin, başkalarının da Hak katındaki kurtuluşlarına ve kurbiyetlerine vesile olması ümit edilir.




5- Seven, sevdiğinin dertlerini paylaşır. Seven, her şeyiyle sevdiğine benzemek ister. Bunun sonucunda bazen isteyerek bazen de istemeyerek sevgilisinin dertleri ile dertlenir. Allah Resûlü Sallallahu Aleyhi Vesellem, kendisini çok sevdiğini söyleyen bazı sahabîlere sıkıntılara hazır olmaları gerektiğini, çünkü Allah’ı ve O’nun Peygamberi’ni (Sallallahu Aleyhi Vesellem)çok sevenlerin dünya hayatlarında büyük sıkıntılarla imtihan edileceklerini haber vermiştir. Âşık sevdiğinin derdine ortak olduğunda görünüşte sıkıntı içinde olsa da gerçekte vuslat kapılarını aralamıştır.




6- Peygamber sevgisi, farzlarını yapan, büyük günahlardan kaçınan birisi için öte alemlerde Resûlullah’la (Sallallahu Aleyhi Vesellem) beraber bulunmayı netice verecektir. Zira kişi sevdiğiyle beraberdir. Sevgi, ashab-ı kiramın hayatta iken küçük kusurlarının bağışlanmasına vesile olduğu gibi büyük günah işleyen müminlerin ahiret kurtuluşunun da en önemli vesilesidir.




7- Peygamber Sevgisi, O’nun şefaatine nail olmayı sağlar. Büyük günah da işleseler ümmetinin her ferdine şefaat ederek ahirette onların kurtuluşuna vesile olacağını Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Vesellem), “Her peygamberin dua ettiğinde kabul olunacak bir duası vardır. Şayet o dua ile dua ederse duası kabul edilir ve istediği kendisine verilir. Ben duamı ahiret gününde ümmetime şefaat etmek için sakladım.” hadisiyle ifade buyurmuşlardır. Hayatı boyunca büyük sıkıntılar çeken Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem’in bu dua hakkını bu sıkıntıları esnasında kullanmayarak, ümmetinin ahiretteki halini düşünüp bu hakkı ahirete bırakmış olması, O’nun ümmetine olan muhabbetini göstermesi açısından ne kadar manidardır. İşte Peygamber(Sallallahu Aleyhi Vesellem) aşkının inananlara kazandıracağı en önemli uhrevî mükafat, O’nun bu şefaatine nâil olma saâdetidir.
 


8- İmanın tadını tatmayı netice veren üç husustan biri de Allah ve Rasulü’nü (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bunlar dışındaki her şeyden daha fazla sevmektir. Diğer iki husus, sevdiğini ancak Allah için sevmek ve iman ettikten sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi kötü görmektir. Bu üç ölçü kimde bulunursa imanın tadını tatmış demektir. Allah ve Peygamber Sallallahu Aleyhi Vesellem sevgisi de bu noktada imanın tadını tatmayı sağlayan bir hususiyet arz etmektedir.


(Zübeyr Tekin’in “Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem) Sevgisi” adlı eserinden istifade edilmiştir.)

5月16日

SELAM SANA EY NEBİ.....

 

Selam sana nazlı Nebi
Selam sana gözbebeği
Mevla'nın kudretiyle selam


Selam sana nur-i dilara
Selam sana Hakk habibi
Rahman'ın kudretiyle selam



Selam sana Andelib_i Zişan
Selam sana Muhammedi
Cebrail'in yüreğiyle selam
İbrahimce selam sana
Rahimce selam sana
Gafurca selam.



Selam sana ey yetimler padişahı
Selam sana Ahmedi nefesli yar
Eyyupça selam sana
Selam sana ya Habiballah
Selam sana ya Nebiallah
Selam sana ya Resulallah.



Ya Resulallah
Sen, sevmek için istenen
Can, dudakta istenen
Sevda ikliminin en güzel mevsiminin
En güzel çiçeğisin. Selam sana nazlı Nebi
Selam sana gözbebeği
Mevla'nın kudretiyle selam


Selam sana nur-i dilara
Selam sana Hakk habibi
Rahman'ın kudretiyle selam



Selam sana Andelib_i Zişan
Selam sana Muhammedi
Cebrail'in yüreğiyle selam
İbrahimce selam sana
Rahimce selam sana
Gafurca selam.




Selam sana ey yetimler padişahı
Selam sana Ahmedi nefesli yar
Eyyupça selam sana
Selam sana ya Habiballah
Selam sana ya Nebiallah
Selam sana ya Resulallah.



Ya Resulallah
Sen, sevmek için istenen
Can, dudakta istenen
Sevda ikliminin en güzel mevsiminin
En güzel çiçeğisin.


Cennetin çiçekleri Senin kokunu taşır,
Benzemeye çalışır, beyazlıkta kar Sana
Güneş güzel yüzünden parlaklık aldı ey Gül,
Acep hayran olmadan, hangi göz bakar Sana?
Aşkının esiridir, ne çöl, ne de dağ tanır;
Bu sevdalı gönüller, su gibi akar Sana!
Varlık bahçesi Senin nurundan yaratıldı,
Hep medyun, hep minnettar, her can, her nigâr Sana!
Tebessümün ayların; zührenin sevincidir,
Nice hasret çekmede, bu bülbül-i zâr Sana!
Güllerin efendisi olmak kolay değildir,
Gıpta etmede ey Gül, binlerce gül-zâr Sana!
Yusuf, Senin dalında çiy tanesidir sanki,
Dîvâne kesilir göz etse, bir nazar Sana!


5月13日

kalbe Rasulullah askı dolunca

y1pOgjA1bz_DVy-e7QgBn8hM-FFqbcC6KlgwRCr_UiBdWgawSPUFlp-lkZgdUh0mH0inEInPiNP9as
 
Bir Yahudî din adamı, yani bir hahamdı. Şam'da hayat sürmekteydi. Günün Tevrat'ını satır satır okumuş, âdetâ ezberlemişti. Allah'ın gönderdiği Tevrat değildi Tevrat. Bir çok âyeti değiştirilmiş, aslından uzaklaştırılmıştı. Ancak ne kadar değiştirilmiş olsa da bazı gerçekler yok değildi. Bunlardan birisi de Peygamberimizden (asm) bahseden âyetlerdi.


O günlerde son Peygamber çıkmış, insanları doğru yola dâvet etmeye başlamıştı. İslâmiyet gün geçtikçe yayılıyor, kuvvet buluyordu. Haham ise bunları duydukça için için kavruluyordu.


Bir de Tevrat'taki Hz. Muhamed'den (asm) bahseden âyetler yok mu? Onlar ise onu bütün bütün çileden çıkarmıştı. İlk gün dört sayfada Peygamberimizden (asm) söz edilmekteydi. O sayfaları çıkarıp yırttı. İkinci gün bu sekize çıkmıştı. Onları da yırttı. Üçüncü gün 24 yerde gördüğü aynı hakikat onu deliye döndürmüştü. Yırt yırt bunun sonu nereye varacaktı? Düşünceye daldı. Bu bir ikazdı. İlâhî bir îkaz. Neresine baksa son peygambere bir işaret bulmak mümkündü. Kitabın hepsi de yırtılamazdı ya!


Evet, Hz. Muhammed olsa olsa son peygamber olabilirdi. Bu gerçek görmezlikten gelinemezdi. Artık kararını verdi. Medine'ye gidecek, ona îmanını belirtecekti. Önce bir haham arkadaşına uğradı. "Yeter arkadaş, bizim bu yaptığımız" dedi, "Ben ona inandım. Medine'ye gidiyorum."


"Şaşırdın mı sen? O bir sihirbazın tekidir. Gidip de ne yapacaksın?" diye karşılık verdi haham arkadaşı.


Kalbine iman aşkı düşen haham, "Hayır gideceğim" diyordu. "Şimdiye kadar kendimizi aldattığımız yeter. İş senin bildiğin gibi değil."


Yola koyuldu. Uzun yolları tepip Medine'ye vardı. Köşe bucak Resûlullah'ı (asm) aramaya başladı. Karşısına nûr yüzlü birisi çıktı. Ona sordu. "Ben bir yabancıyım. Son Resûl'le müşerref olmaya geldim. Beni onun huzuruna götürür müsünüz?" dedi.


Bu nûr yüzlü insan Selmân-ı Fârisî'ydi. Resûl adını duyar duymaz ağlamaya başladı. Çünkü Kâinatın Efendisi (asm) ebedî âleme göç etmişti. Bunu bir aylık yoldan tâ çölleri aşıp gelen adama nasıl anlatacaktı? Bu gerçeği ona nasıl söyleyecekti? Onu alıp pâk kabrine götürmek istedi. Yolda yanına Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali'yi de (ra) aldı. Mezarlığa vardılar. Büyük bir üzüntüyle Resûlullahın (asm) mezarını gösterip, "İşte o senin inanıp da yollara düşüp görmek istediğin zât burada yatıyor. O daha dört gün önce aramızdan ayrılıp âhiret yurduna gitti.


Gözyaşları sel olup akmaya başladı. Bu ayrılığa onun sevgili dostları nasıl dayansınlardı? Yeni Müslüman da kendini tutamadı. Gözyaşlarını pınar edip, "Onu gören varsa hiç olmazsa onları göreyim" diyor, dikkatle yüzlerini süzüyor, özelliklerini soruyor, öğrenince de, "VAllahi," diyor. "Bunlar Tevrat'ta okuyup öğrendiklerime tıpa tıp uyuyor."


Sonra da Peygamberimizin (asm) bir elbisesini istedi. Getirdiler giydi. Peşinden Kelime-i Şehâdet getirip, duâya başladı: "Ey Rabbim! Sen merhametlilerin en merhametlisisin. Eğer benim Sana ve Resûlüne olan îmanımı kabul ettiysen bu benim için en büyük mutluluk! Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun.


"Ben Resûlünsüz duramam artık. Buracıkta benim canımı al da ona bir an önce kavuşayım."


Duâ kabul olmuştu. Biter bitmez adam yere yıkıldı. Arzuladığı yüce Resûle kavuştu.
5月1日

şiirlerde arıyoruz seni ey nebi

MERHABA EY NEBİ

 Yanında olmak, devrinde yaşamak,
Gül devrinde, yanında olmak isterdim.
Ne çölde bir kum tanesi, ne kabzada gümüş,
Ne devrinde bir taş,
Ne baktığı hâlde seni göremeyen bir baş.
Hayır... Hayır Ya Resûlallah,
Ayağında toz değil,
Yanında davanda olmak isterdim.

Miraçtan döndüğünde sana inanan Sıddık.!
Heybetiyle Şehadete gelen, Ömer,
Uhut'ta Hamza olmak isterdim.
Ali olmak isterdim Hicret'te.
Ölümü göze alıp yerine uzanan
Göz yaşlarını sildiğin Fâtıma,
Açlıktan taş bağladığında vücuduna,
Sana sofra açan kardeş olmak isterdim.
Seni seviyorum dediğin,Muaz olmak isterdim.

"Sana inanıyor seni seviyoruz,
Allah'ın izniyle emret bize,
Emret'te bizler, denizlere yürüyelim."
Diyen, Saad b. Muaz olmak isterdim.
Seni gören bir kul değil,
Yüreğinde coşkusuyla imanın,
Davanda ben de varım diyen,
Akabe'ye ilk gelen Ashab olmak isterdim.
Hayır... Hayır, toz değil Ey Nebi
Taif'te bir dev olmak isterdim.

Değmesin diye sana taşlar.
Dağlar devrilmeyi beklediğinde
"Affeyle Allah'ım" diyen duanı duymak isterdim.
Hoş görebilmeyi,Tebessümü senden öğrenmeyi,
Mescitte seni özlemeyi,

"Anam-Babam Sana Feda olsun"
Vazgeçeriz senin için her şeyden
Diyenler gibi, huzurunda öğrenci olmayı,
Dinlemeyi, eğitmeyi, öğretebilmeyi,
Öğretmeliği senden öğrenmek isterdim.

Hamd olsun, çağların ve zamanın sahibine
Yine; Uhut'ta, Hendek'te, yine Bedirlerdeyiz.
Evlerimize girdi Müşrikler;
Kara kutulardan vuruyor sinsice
Muhammed'ül-Emin diyorlardı,
Müşrikler de biliyorlardı, görmüşlerdi seni.
Gururları, şirk girdabına düşürmüştü bir kere
Tutamadılar ellerinden, ey sevgili.

Seni bilmek değil sadece, yolunda yürüyen olmak isterdim.
Güllere dokunan değil sadece, kokusuyla yanmak isterdim.
Yine aynı gurura yenik düşüyor nefisler
Güllerin dikenlerine bakıyor,
Hayatın hep dikenlerine takılıyoruz.
Putlarımız öylesine çoğaldı ki şimdi
Çağdaşlık gururuyla yaşıyoruz sanki cehalet devri.

Hırs- Öfke- Nefret ve Zulüm
Bir mirasyedi gibi tüketti insanlığı ve dünyayı.
Hep söylemlerde insan hakları, hoşgörü ve anlayış
Çözemedi çağdaşlık, hiçbir problemi sensiz.
Güldeki koku, Lütuf, Rahmet,Rahman ve Rahim ne demek
İman ne demek.

İnsanlık; Erdemi, Sevgiyi, Sevginin Kaynağını arıyor.
Fikirler arayış içinde, akıllar şaşkın.
Ey alemlere rahmet gelen sevgili,
Sana muhtaç insanlık.
Ruhlarımız seni arıyor, özlerken seni derinden.
Nefislerimiz girdaba döndü, ateşler çekiyor.
Dağlar utanıyor yaptıklarımızdan
Devriliverecek üzerlerimize.

Ya Resûlallah...
Taif'teki duanı bir daha, bir daha söyle
Hürmetine yağsın, hidayet nurları gönüllerimize
Öğrenecek bir gün, öğrenmeye muhtaç cihan.
Erdemine muhtaç Ey Nebî...

Biliriz ırmağa katılmadan deryaya ulaşılmaz.
Düşmeden enâniyete, "damlayım ben de" diye,
Vadilerde kuruyan dereler gibi değil,
Sevgi ırmağına katılıp, deryaya erişmek.
Görünen her karanlığa, seninle ışık olmak isterdim.


Şimdi Akabelere hazır gençlerimiz var
Değil artık öyle. Gel Ey Nebi demek nafile
Yöneldik hakkın yoluna, yolundur hedefimiz.
Kayboluruz sensizlikte
Nazar eyle, Nur ol gönüllerimize
Bir haber gönder nesebin seyyidlerle,
Akabelerde buluşmak isteriz.

Ey Alemlere Rahmet olan Sevgili
Al yine ellerimizi ellerine,
Bedir'de eylediğin duayı, bir de bizim için söyle...
Seni model olmayı, sünnetine sarılmayı, imanı yaşamayı
Allah'a kul olmayı...

Ya Rab nasib eyle, secdelerde gör bizi, gençlerimizle
Ashab olamayız, zaman geri dönmez ki,
Misafiriz burada, rüyalarda görüşmek,
Asıl vatan ora, orada buluşmak
Ölüm dedikleri, dosta kavuşmak
Korkmadan severek ölebilmek derim.

Buyurmuşsun,
"Yıllar sonra beni görmediği halde
Beni çok seven gençler olacak,
Onları görmeyi ne çok isterdim."
Keşkeşan'da bir yıldız da ben
O gençlerden biri de ben olmak isterdim.

 

s.a.v.

 

 

 

 

 
 
 
 
Hilye-i Şerif
Uzuna yakın orta boylu,
endamı
 biçimi gayet uygun,
 alnı açık, büyücek başlı,
hilal kaşlı, değirmi yüzlü,
 güzel iri karagözlü, uzun
 kirpikli,
 çekme burunlu,
 kaşları birbirine yakın
 fakat arası açık, omuzlarının
 arası
ve göğsü geniş,
 gümüş gibi
saf boynu uzun ve düzgün,
 omuzları ,
kolları ve bacakları iri ve
kalın,
 bilekleri uzun, parmakları
 uzunca,
 elleri ve
 parmaklan kalınca,
 karnı göğsü ile bir hizada,
 ne şişman
 ne pek zayıf,
 sıkı etli, ipek tenli,
iri kemikli,
 iri gövdeli,
 güçlü kuvvetli,
 tabanları ve avuçları
çukur, iki
küreğinin arasında
 peygamberlik mührü,
 kendisi de
peygamberliğin
mührü,
 her hareketi mutedil,
 yürüyüşü
dosdoğru ve
sallanmadan,
 ne pek hızlı ne pek yavaş,
 güler yüzlü tatlı
sözlü yumuşak,
 alçak gönüllü ve vakarlıydı.

Bütün yaratılmışların en
şereflisi ve şânı
 en yüce olanıdır.
 Güzel ahlâkı tamamlamak
üzere
 gönderilmiştir.
Her güzel işte örnek O'dur,
ölçü O'dur.
 Merhamet ve şefkati,
cömertlik ve keremi,
 akıl ve zekâsı, güzellik
ve yaratılışı,
 iyilik ve ihsanı,
doğruluk ve adaleti,
sabır ve kanaati,
 temizlik ve iffeti,
yiğitlik ve kuvveti, hâsılı
 her üstünlük
 ve fazileti başkaları
 ile ölçülmesi mümkün
 olmayacak
 derecede yüksektir.

Küçükleri sevip okşamak,
 hastaları
arayıp sormak,
hareketlerinde ölçülü olmak,
 herkese
tatlı söz ve
güler yüz göstermek,
fakirlere ve
düşkünlere yardımcı
olmak,
işi her zaman ehline vermek,
 aşırılığa ve
gösterişe yüz vermemek,
 herkesin hakkını
gözetmek gibi akla gelen her
olgun ahlâk,
 O'nun sünnetidir.

Koca Arab yarımadası
 emri altında
iken bir kuru
ekmek parçasıyla
karnını doyuracak,
 hattâ açlığını
gidermek için
karnına taş
bağlayacak
 derecede sabır,
 kendisini öldürmek
 için saldıran
ve yaralayanlara
doğru yola gelmeleri için
 dua edecek
 kadar merhamet
sahibiydi.
 Huzurunda titreyen bir
ziyaretçiye:
 "Korkma arkadaş!
Ben, Kureyş'ten kuru ekmek
yiyen
 bir kadının oğluyum!"
 buyuruyordu.
 Her güzel ahlâk, O'nda
 ayrı bir
güzellik kazanmıştı.

Salatü selam O'na, aline ,
eshabına ve kıyamete kadar
onun izi üzerinde
yürüyen ümmetine olsun.
 
                                                                                                                                                                         
4月22日

konu Anladım,


Anladım, aşkın ardına düşünce seni.
Nisan’ın avuçlarımıza bırakıverdiği müjdeyi...
Günler seni solukluyor şimdi...
Firavunların bile bir şeyler beklediği o kapı, sonuna kadar açılıyor şimdi.
Kalplerin çiçeklenme zamanı şimdi...
Ömür defterinden tertemiz bir sayfa açıp, gül kokulu notlar düşme zamanı şimdi... Fazlalıkları atma zamanı, topraktan, sudan, çocuklardan, ağaçlardan ve oruçtan af dileme zamanı şimdi... Bir yetimin gözyaşlarını silme, merhametle beraber kazınan yüreklere merhamet etme zamanı şimdi...
Duaların göğe çıkma zamanı şimdi...
Muhammedsiz muhabbette susma zamanı şimdi...
Taşlaşmış yüreklerimizi taşımaktan yorulmuş, dönmeye mecali kalmamış dünyanın aklanma, hafifleme zamanı şimdi...
Dikenlerin bile bir hoş, gayrı gül kokma zamanı şimdi...
Hira’nın mahzunluğunu üzerinden atma zamanı şimdi...
Affa layık birileri vardır hala yeryüzünde, seni sevenler sayesinde aklanıyor yerküre, onları bulma zamanı şimdi...

Anladım; seni sevmek de zor, yazmak da...
Rüyalarıma girmedin, gözüme rengini vermedin, soluğuma karışmadın hala...
Kelimelerimi sevgiye batırıp çıkarıyorum, cümlelerimi sevginle kuruyorum ama sevgimi anlatamıyorum sana... Hırkanı, sakalını koruduğum kadar sahip çıkamıyorum manevi mirasına... Adını aramıyorum -günün hastalıklarına ait kirlilikte- kıyına vardığımda...

,Tanımlamaya elverişsiz bir yolculuğa çıksam, içimin nadaslı tarlalarında, yüreğim filtreden geçebilse Ramazan’da, elimden tutsa rahmet melekleri, her gün bir hücrem arınsa.
İman sancısını bir nebze olsun hissedebilsem yüreğimde...“Özlenenle” özleyenin bitimsiz vuslatı biter mi? Yaşamın anlamı canlanır mı? Kalbin gün dönümü başlar mı?

"La" ile yıkıp, "illAllah" ile inşa etsen yepyeni bir hayatı.
Ya da senin rolünü oynasak hiç olmazsa, toplasak sokaklardan Ebu Zer’leri, uzatsak ellerimizi çağın yetimlerine, zedelerine...
Güneş gibi yalnız güvercinlerin değil, sırtlanların üzerine de doğsak.
Yarasalar bile yok edemese ışığımızı... Senede bir gün girer miydin rüyalarımıza?

Sana ne dost, ne yar, ne sırdaş diyeceğim.

Sana hem dost, hem yar, hem sırdaş diyeceğim.

Anladım; bir gün kokladığım gül kokusu sonuncusu olacak.
Para için hayatını harcayanlar, karşılığında daha kıymetli bir şey alamayacak.
Mezar taşı önünde kırılan hayal, hayalden sayılmayacak.
Ben kendime ağlarken Uhud da bize ağlayacak.
Milyonlarca yürek, milyonlarca koku, milyonlarca heyecan, milyonlarca yaşanmışlık... gibi herkes soğuk ve dar rakamların içine sıkışabilir bir hal olacak.
Nice kaprisler, hırslar nefretleri gözkapaklarının gerisinde sıralanacak, ödünç alınan renkler, gülüşler iade edilecek. Borç alınan bakışlar verilecek.
Bin birlik bire inecek, çokluk tekleşecek. Tüm insanlar aynı safta dizilecek.
Başkalarını kalbinde yaşatacağını söyleyenlerin bu kalpleri sessizleşecek...

Anladım; hiçlikten geldik, her şeye uğradık.
Sadece her şeyin alnına bir “Niçin?” sorusunu yapıştırmak için.
Yokken niye var edilmişiz, her şey bir hiçken neden her şey olmuş?

Anladım; tatlı bal bize zehirli bir sineğin eliyle yedirilir. İpek, elsiz bir sineğin eliyle giydirilir. Elektronlar fırıl fırıl dönerler yörüngelerinde.

Anladım; kir ve çöp yeryüzüne insanla gelir.
Büyüyünce doktor olmak isteyen çocuklar, büyüyünce cellat olur.
Miras için babalarını, kalpleri için sevdiklerini, ilkeleri için kendilerini öldürür.

Anladım; kötü bakan, Yusuf’u çirkin görür ve iskemlenin ayağına vurmak kıymetlenir. Karanlığı sevenler ışığa hasetlenir. Vahşi hayvanlar hiç olmasa vahşiliğini bilir. Anladım...

Anladım; dayatmadan başka dil bilmeyen soğuk bakışların önünde Ammar’ın (r.a.) kırgın yüreğinden değil, çatlamış dudağından içeriksiz bir reddiye çıkmıştı.
Sonra içinde bir deprem yaşayan Ammar (r.a.)’ın Efendimize koşuşu..
ve Efendimizin Ammar (r.a.)’ın yüreğine bıraktığı o muştu: "Yüreğini dinle, duy sesini bak ne diyor?" Peki benim kalbim kimi söylüyordu. Kalbimin efendileri cesetlerimizin üzerinde piramitler inşa ediyordu. Yüreğimiz sahipsiz kaldıkça, sahiplerimiz daha çok cefa ediyordu. Ağızlarımız açılıp, dişlerimiz, göz kapaklarımız kaldırılıp gözlerimize bakılıyordu. Biz şükrediyorduk, burnumuza kanca takıp sokaklarda gezdirmiyorlardı. Sahi gezdirmiyorlar mıydı?

Anladım; pencereleri açılarak havalandırılmayan bir ev, ağır ağır örümcekleri karşılıyor. Kapağı açılmayan küp yosunlara kucak açıyor...
Senin hicret ettiğin kalp duruyor.
Çölde balıklar yüzerken, Boğaz’da kelimeler kuruyor.
Ay’ı koparılmış gök gibi, aşılı bir omuz gibi yerin hala duruyor.
Avucu veren istememizi istemiş.
Kalpler seni istiyor. "Sevgili, en sevgili, ey sevgili seni bekleyemedim ben.
Uzatma dünya sürgünümü.” diyen bir dil ver bana... "Seni çağıracak bir ses ver bana" diyor.


Anladım; kolay anlatılıyor 63 yıl, kolay yazılıyor, kolay yaşanmıyor oysa...
Demek ki yanımızdasın, helak olmadık hala...
Minicik gövdesiyle, Kaf dağını taşıyor, toz kanatlı kelebek...
Ve biz çağın modern Ebu Cehillerinden daha çok üzüyoruz seni...
Kimimiz Züleyha’ya yenik, kimimiz saraya...
Ne sabır kaldı Eyüp’ten, ne Lokman’dan öğüt... Zulüm baş tacı...
Sen parladıkça biz kararıyoruz...
Ama yine de anlat! Ellerimizi bağlayacak mıyız yoksa iki yana mı sallayacağız?
Herkes göz ucuyla birbirine bakıyor, önümüzdekiler şaşkın, yanımızdakiler de...
Bu durumda eller havaya mı kaldırılmalı "affet" mi demeli, anlat...

Anladım; dünyanın güneş sisteminin diğer hayatsız, neşesiz gezegenlerinden farkı Sen... Dokunduğu her şeyi merhametiyle altına çeviren Sen...
Sözlerini sevgi ipliğiyle teğelleyen Sen...
Nisanın canlılık, kainatın yaratılış sebebi Sen... Aşkın, vefanın sembolü Sen...
Menekşenin mor kalbine giren Sen...
Firavun ruhluya, Nemrut kafalıya bile dua eden Sen..." Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun" dedirten Sen...
Tufan bulutlarıyla aramızdaki tek set Sen...
Aydan önce doğan ay Sen...
Çölde açan bir gül Sen,
rengi solmaz, kokusu tükenmez bir gül...
Bizi bu çağa karşı dik tutacak olan Senin kokun.
Yel essin Ya RasulAllah... Kokun gelsin... Anlayana...

Sevda sahilinde uzunca bir yol yürüdüm.
Uzadı yollar, vuslat hep uzadı.
Gölgeler sarp dağlar oldu önümde.
Ayağıma sevgilerden, taşlar gelip yürüdü.
Ben yürümeyi hiç bilemezdim,
Sen önümde, hep önümde yürümeseydin..
.


4月19日

Gül Rasul'ün 24 saati Nasıl Geçerdi

 

y1pSJ5oQcICHErhVI-Jcduwu4Ex06naKrGnO6AHDyFVnDZFfhbokpWFH-26PKa98T6COhNa0fLhHmE

 Hiç merak ettik mi acaba, canımızdan çok sevdiğimiz Hz. Peygamber (sav) Efendimiz bir gününü nasıl geçiriyordu? Ne zaman yatıyor, nasıl kalkıyor ve bütün gün boyunca neler yapıyordu?

Peki O'nu niçin sevmemiz gerektiğini de biliyor muyuz? Güçlü bir iman ve derin duygularla bağlı olduğumuz peygamberimizi, ilim ve şuur yönüyle de tanımak ve bilmek, bizi gerçek kulluğa götürecek en büyük vesile olacaktır.

 

Sevmek Benzemeyi Gerektirir

Hz. Peygamber (sav)´i sevmek, herkese farzdır. Zaten, Cenab-ı Hakkı sevmek de buna bağlıdır. Allah-u Teâla'nın sevgili Peygamberini sevmedikçe, ona uymadıkça, Allah-u Teâla'yı sevmek saadeti ele geçmez.

Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

"De ki: Eğer Allah´ı seviyorsanız, bana tabi olunuz ki Allah da sizi sevsin." (Al-i İmran; 31) Allah-u Teâla, Habib'ine böyle demesini emir buyurmaktadır.

Saadete kavuşmak isteyen kimse, bütün adetlerini, ibadetlerini ve alış-verişlerini, kısaca tüm yaşamını O'na benzetmeye çalışmalıdır.

Bir kimsenin sevdiğine benzemeye çalışanlar, benzemeye çalıştığı kimseyi sevene, sevimli ve güzel görünürler. Bunun gibi, Hz. Peygamberi (sav) sevenleri de Allah-u Zülcelal sever. Bundan dolayı, görünen ve görünmeyen bütün iyilikler, bütün üstünlükler, ancak Hz. Peygamber (sav)´i sevmekle ele geçer.

Allah-u Teâla, sevgili Peygamberini, insanların en güzeli, en iyisi, en sevimlisi olarak yarattı. Her iyiliği, her güzelliği, her üstünlüğü O’nda topladı.

Ashab-ı Kiramın hepsi, O’na âşık idiler. Hepsinin kalbi, O’nun sevgisi ile yanıyordu. O’nun ay yüzünü, nur saçan cemalini görmeleri, lezzetlerin en tatlısı idi. O’nun sevgisi uğruna canlarını, mallarını feda ettiler. Evet, Allah’ı seviyorum diyenlerin, Ashab-ı Kiram gibi olmaları lazım…

Hz. Peygamber (sav)´e tam ve kusursuz tabi olabilmek için, O’nu tam ve kusursuz sevmek lazımdır. Tam ve olgun sevginin alameti de O’na tam olarak mutabaat etmektir. Yani, her söz ve davranışını O’na benzetmek, kısaca O’na uymaktır.

Kur´an-ı Kerim ve hadis kitaplarında, Hz. Peygamber (sav)´e mutabaat etmenin, dinin vazgeçilmez bir esası olduğunu kesin olarak ifade eden ayet ve hadisler pek çoktur.

Oysa Efendimizin şerefli yaşamı hakkında bilgisi olmayan birisinin O’na mutabaat etmesi düşünülemez. Çünkü bilmeden uyulamaz.

 

Peygamber Efendimiz (sav)’in Gündelik Hayatı

Hz. Hüseyin (ra), babası Hz. Ali´ye (kv), Hz. Peygamber (sav)´in bazı hallerini sormuş, Hz. Ali de şu şekilde anlatmıştır:

“Evine izin isteyerek girerdi. Evindeki zamanını üç kısma bölerdi. Bir kısmını Allah ´a (ibadet), bir kısmını ailesine ve kendisine. Sonra da insanlara ayırırdı.”

Hz. Peygamber (sav)´in günlük olarak her zaman yaptığı gibi, sabah namazının farzından önce mutlaka iki rekat sünnet kılardı. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:

“Sabah namazının iki rekat sünneti dünya ve içindekilerden hayırlıdır.” (Müslim, Tirmizi)

Hz. Peygamber (sav) bütün namazlarını huşu ve huzur içerisinde korku ve ümit arasında kılardı. Nitekim, Mutarrıf (ra), babasından şöyle nakletmiştir:

“Hz. Peygamber (sav)’i namaz kılarken gördüm, göğsünden değirmen sesi gibi inilti çıkıyordu.” Başka bir rivayette ise; “Göğsünden kaynayan tencerenin sesi gibi ses çıkıyordu.” (Ebu Davud, Nesai)

Hz. Peygamber (sav) ümmetine de, bu şekilde namaz kılmalarını emretmiştir. Nitekim Ammar bin Yasir´den (ra) rivayetle diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:

“Bir kişi namazını kılınca, kendisine namazdaki dikkatine göre; namazın onda biri, dokuzda biri, sekizde biri, yedide biri altıda biri, beşte biri, dörtte biri, üçte biri ve yarısı kadar sevap yazılır.” (Ebu Davud, Nesai, İbn Hıbban)

Diğer bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurmuştur: “Farz namazlar teraziye benzer. Eksiksiz yapan çok kazanır.” (Taberani, İbn Hıbban)

Bu sebeple Hz. Peygamber (sav) namazlara çok büyük bir önem verirdi. Hz. Peygamber (sav) sabah namazının farzını, cemaate kıldırdıktan sonra, namazını kıldığı seccadenin üzerine, güneş iyice doğuncaya kadar otururdu. (Müslim)

 

Güneş Doğuncaya Kadar Zikir

Nitekim Enes bin Malik´den (ra) rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:

“Kim sabah namazını cemaatle kılar, sonra güneş doğuncaya kadar oturarak Allah´ı zikreder, sonra iki rekat namaz (işrak namazı) kılarsa, ona makbul tam bir hac ve bir umre sevabı verilir.” Enes (ra) der ki: “Tam bir hac ve umre sevabı” buyurdu. Bu sözü üç defa tekrar etti. (Tîrmizi)

Hz. Peygamber (sav) daha sonra uzaktan yakından kendisini görmeye gelenleri kabul etmeye başlardı. Gelenler halka şeklinde etrafında toplanırlardı. O, çevresindekilere vaaz eder, öğütler verir, sorularını cevaplandırır, hattâ gördükleri rüyaları tabir ederdi. Bazen sahabelere kendi rüyalarını anlatırdı.

 

Tavır ve Konuşması

Hz. Peygamber (sav)´in konuşması son derece tatlı ve gönül okşayıcı idi. Tane tane konuşur, her cümlesi, dinleyenler tarafından iyice anlaşılması için ayrı ayrı olurdu. Kahkaha ile gülmez, tebessüm halinde bulunurdu. O, insanların en halîmi, en yumuşak huylusuydu.

Hz. Peygamber (sav) şahsına yapılan, nefsine karşı işlenen hataları, yumuşaklıkla karşılardı; Allah´a ve imana yapılan, bir hücum olunca asla susmaz, gereken cevabı verirdi.

Hz. Peygamber (sav) insanların kusurlarını görmez, bazen görmezden gelir, çok zaman gözünü çevirir, kusurunu görse de yüzüne vurmaz, o kişiyle arasındaki saygı ve sevgi perdesini yırtmazdı.

Hz. Peygamber (sav)´in tevazusu, bilhassa insanlarla olan münasebetlerinde daha açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Meclisinde kim olursa olsun, konuşan kimseyi, sabırla dinler, haktan uzaklaşmadığı müddetçe sözünü kesmezdi.

Bir gün adamın biri, Hz. Peygamber (sav)´i görmeye geldi. Fakat Peygamberliğin haşmetinden o kadar etkilendi ki, titremeye başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav): “Korkma! Ben hükümdar değilim. Kuru et pişirerek karnını doyuran, Kureyşli bir kadının oğluyum.” buyurdu. (Hakim)

Hz. Peygamber (sav) kendi yakınlarına ve sahabelerine devamlı hoşgörülü olduğu gibi, düşmanlarını da, özellikle onlar güçsüz bulundukları ve teslim oldukları zaman bağışlamış, suçlarını affetmiş, sonunda da pek çoğunun iman etmesine vesile olmuştur.

Peygamberimizden bir şey istenildi mi, asla “Yok!” demezdi. O, insanların en cömerdi idi…

Nitekim İbn-i Abbas şöyle demiştir:

“Hz. Peygamber (sav) insanların, en cömerdi idi. Özellikle Ramazan aylarında daha fazla cömert olurdu.” (Buhari)

 

Duha Namazı

İnsanlarla sohbet etmesi, onların dertlerini dinlemesi genellikle, kuşluk vaktinin girmesine kadar sürerdi.

Kuşluk vakti gelince Hz. Peygamber (sav) bazen dört, bazen da sekiz rekat olmak üzere Duha namazı kılardı. Bu namazın fazileti hakkında şöyle buyurmuştur:

“Cennette, ‘duha kapısı’ denilen bir kapı vardır. Kıyamet günü bir münadi şöyle seslenir: ‘Ey Duha namazı kılanlar nerdesiniz? İşte gireceğiniz kapı burasıdır, Allah-u Teâla´nın rahmetiyle buradan içeri giriniz.” (Taberani)

Hz. Peygamber (sav) Duha namazını kıldıktan sonra evine gelir, ev işleriyle meşgul olur, elbise ve ayakkabıları tamir eder, hayvanlarını sağardı. (Ahmed bin Hanbel)

 

Öğlen Namazı

Hz. Peygamber (sav) daha sonra Öğle namazı için hazırlık yapardı. Öğle vakti girince camiye gider, öğle namazının farzından önce ve sonra kılınan müekked sünnetleri kılmayı ihmal etmezdi.

Efendimiz öğleden sonra istirahat ederlerdi…

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vessellem) öğle namazını kıldıktan sonra, bir miktar uyur, ‘kaylule’ yapardı. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Öğleyin kaylule yapınız. Muhakkak şeytanlar öğle vaktinde kaylule yapmazlar.” (Müslim)

Kaylûle, öğle namazından sonra yapılan kısa istirahat ve uykuya verilen isimdir. Kaylûle yapan insan, bir sünneti ihya ettiği gibi aynı zamanda dinç olur, gece namazlarını, teheccüdü kılacak gücü kendine bulur. Fırsatı olan bu sünneti yerine getirirse iyi olur.

 

İkindi Namazı

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem) kaylûle yaptıktan sonra İkindi namazına hazırlanırdı. İkindi vakti girince, farzından önceki sünnet namazı bazı zaman kılar, bazen de terk ederdi. Hz. Peygamber (sav) bu sünnet hakkında hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Kim ikindinin farzından önce dört rek’at sünnet kılarsa, Allah-u Teala onun vücudunu cehenneme haram eder.” (Taberani) Hz. Peygamber (sav) ikindi namazını eda ettikten sonra, bir müddet oturduğu yerde kalır zikirle meşgul olurdu. Nitekim Enes bin Malik´den (ra) rivayetle Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “İkindi namazından güneş batıncaya kadar, Allah´ı zikreden bir cemaatle oturmayı, İsmailoğullarından her birinin bedeli onikibin dirhem olan, dört köle azat etmeye tercih ederim.” (Ebu Davud, Ebu Ya´la, İbn-i Ebi´d-Dünya)

 

Eşlerine Güzel Davranırdı

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Akşam namazına yakın saadet hanesine döner, eşlerinin her birinin yanına gider, azar azar oralarda kalır, hatırlarını sorardı. Hz. Peygamber (sav) hanımlarına güzel ahlakla davranmış, ümmetine de güzel ahlakla davranmalarını emretmiştir.

Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “İmanı en mükemmel olan mü´min, huyu en güzel olandır. Sizin de en hayırlınız, ailesine daha iyi davrananızdır. ” (Ebu Davud, Tirmizi)

 

Akşam Namazı

Bundan sonra akşam namazının hazırlığını yapardı. Akşam ezanı okununca Akşam namazını kıldırır, daha sonra olan iki rekat nafile namaz (sünnet) kılardı.

Hz. Peygamber (sav) akşam namazından sonra zikir ve nafile ibadetle (Evvabin Namazı) meşgul olur, böylece yatsı namazının vaktinin girmesini beklerdi.

 

Yatsı Namazı

Yatsı namazının vakti girince, Yatsı namazının farzından önce, bazen nafile namaz (sünnet) kılar, bazen de kılmazdı. Yatsı namazının farzından sonra ise iki rekat (müekket sünnet olan) nafile namazı kılmayı ihmal etmezdi. Bundan sonra yatar, gece kalkıp vitir namazını kılardı.

Nitekim Cabir´den rivayetle bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Gece geç vakitlerde kalkmamaktan endişe eden kimse, vitir namazını yatmadan önce kılsın. Kim, gece geç vakitlerde kılmak isterse kılabilir. Zira gece kılınan namazda rahmet melekleri hazır bulunurlar, şahit olurlar ve daha faziletlidir.” (Müslîm.Tirmizi)

Hz. Peygamber (sav) yatsı namazını kıldıktan sonra saadet hanesine döner, eşlerinden kimin sırası gelmişse geceyi orada geçirirdi. Yatsı namazından sonra konuşmayı sevmezdi. (Buhari)

 

Uyuması

Hz. Peygamber (sav) devamlı abdestli olduğu gibi, uykuya çekilirken de abdestsiz yatmazdı. Nitekim İbn-i Ömer´den rivayetle şöyle buyurmuştur: “Bir kimse abdestli olarak yatarsa, geceyi bir rahmet meleği ile geçirir. O kişi uyanır uyanmaz melek; ‘Allah ´ım! Falan kulunu bağışla, çünkü o geceyi abdestli geçirdi, diye dua eder.” (İbn Hibban)

Bera bin Azib ´den (ra) rivayetle Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:

“Yatağına girdiğin zaman, namaz için olduğu gibi abdest al, sonra sağ tarafına uzan ve şöyle de: ‘Allah´ım, kendimi sana teslim ettim. Yüzümü sana döndürdüm. İşimi sana teslim ettim. Sırtımı sana dayadım, seni saydığım için. Senden başka sığınacak yer yoktur. İndirdiğin kitabına ve gönderdiğin peygamberlerine iman ettim.’ Bunu der de o gece ölürsen, müslüman olarak ölürsün. Son sözün bunlar olsun.” (Buharı, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi)

Hz. Âişe (r.anha) validemiz şöyle anlatmıştır: “Hz. Peygamber (sav) yatağına girdiği zaman, ‘muavvizeteyn´ i (Felak ve Nas Sureleri) ve Kul hüvallahu ahad´ı (İhlas Suresi) okur ellerine üfleyip, ellerini yüzüne ve vücuduna sürer ve bunu üç kere tekrar ederdi. Hastalandığı zaman aynı şeyi kendisine yapmamı emrederdi. ” (Buharı, Müslim, İmam Malik, Tirmizi)

 

Yatma Şekli

Hz. Peygamber (sav)´in uyku alışkanlığı şöyleydi:

Yatsı namazının ilk vakti girer girmez namazı kılar, sonra bu duaları okur ve istirahata çekilerek, daima sağ tarafına yatar ve sağ elini yanağının altına koyarak uyurdu.

Gece yarısı veya üçte biri geçtikten sonra uyanır, misvağı daima başucunda durur, kalkınca önce dişini misvaklar, sonra abdest alır ve ibadetle meşgul olurdu. (Tirmizi)

 

Gece İbadeti

Hz. Aişe (r.anha) validemiz şöyle anlatmıştır: “Resulullah (sav) geceleri ayakları yarılıncaya kadar ayakta durur, ibadet ederdi. Ona: “Senin geçmiş ve gelecek günahların bağışlandığı halde bunu niçin yapıyorsun?” Dedim.” Bana:

“Ben de şükreden bir kul olmayayım mı?” buyurdu. (Buharı, Müslim)

Teheccüd namazı, Hz. Peygamber (sav)´e vacip olduğu için hiç terk etmemiştir. Bu ibadet ve zikirleri yaparken ümmetine de yapmalarını tavsiye etmiştir.

Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Sizden biri uyurken, şeytan kafasına üç düğüm atar. Her düğümün üzerine; ‘uzun bir geceye sahipsin uyu!’ diyerek elini vurur. O kişi uyanıp da Allah-u Zülcelal´i zikrederse bir düğüm, abdest alırsa bir düğüm, namaz da kılarsa bütün düğümler çözülür. Artık o kimse neşeli ve hareketli olur. Aksi halde neşesiz ve tembel olur.” (İmam Malik, Buharı, Müslim, Ebu Davud, Nesai)

Diğer bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurmuştur; “Gece bir saat vardır ki, bu saatte Allah´dan dünya ve ahiret işiyle ilgili bir hayır isteyen müslüman kul ona rastlarsa, mutlaka istediği kendisine verilir. Bu, her gece olur.” (Müslim)

Hz. Peygamber (sav) teheccüd namazını kıldıktan sonra sabah namazı için hazırlık yapardı, sabah namazının sünnetini odasında kılar ve cemâatle farzı edâ etmek üzere mescide giderdi.

Evet, Hz. Peygamber (sav) yirmidört saatini genelde işte bu şekilde değerlendirirlerdi.

 

Tövbeye önem verirdi

Gün içerisinde günde yüz sefer tövbe eder ve ümmetine de tövbe etmesini emrederdi. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Allah´a karşı tövbe ediniz. Ben günde yüz sefer tövbe ederim.” (Müslim)

Hz. Peygamber (sav) beş vakit farz namazın ardından yapılan tesbihatlara da çok önem verirdi. Ayrıca günlük okumuş olduğu dualar vardır. Yemekten sonra, eve girerken ve çıkarken, tuvalete girerken ve çıkarken gibi…

Hz. Peygamber (sav) günlük okumuş olduğu duaları okumak da ona mutabaattır, sünnetine uymak, O’nun yolunu izlemektir. (Bu tesbihat ve dualar için S.Konyevi’nin ‘Dualar’ isimli kitabına bakınız.)

Kim Hz. Peygamber (sav)´e mutabaat ederse, Allah-u Zülcelal o kulunu sever ve dostluğunu ona nasip eder.

 

ALLÂHÜMME SALLİ ÂLÂ SEYYİDİNÂ MUHAMMED...S.A.V.

4月14日

gül...s.a.v...

 

Gül'üm... ...Ne yana baksa Gül'den bir iz görür gözler..

Gül'üm...

...Ne yana baksa Gül'den bir iz görür gözler, ne yöne dönse Gül'ü
özler, geceler ve gündüzler. Eşya ve varlık gül için vardır ve Gül,
eşya ve varlık için. Bir milyon adı varsa aşkın, bir eksiğiyle hep
Gül'den alır ilhamını. Kâğıt, kalem ve kitap... Söz, kelam ve
hitap... Her suret ve her şekilde Gül'e mahkum.

Kimiler Gül dediler, ömür boyu güldüler; kimiler Gül dediler, gül
uğruna öldüler.

Gül'ü anlatmayan dil ne söyler ki efsaneden başka!.. Gül harflerinden
gül söylemeyen kelimeler gerçeği olmayan isimlerden öte nedir ki?!..
Gül kokusu taşıyan bilgi canda ışık; gül destesi götürmeyen kervan
bedene kuru yük değil midir?

Gül ağlama gül bize

Ele diken gül bize

Gül olanın yüzünde

Gül açılır gül bize

Şimdi bir yılgınlık çağına geldik. Gül için feryâdlar çağına ve
denildi:

Gül gûş ettiremez boş yere bülbül inler

Varakı mihr ü vefâyı kim okur kim dinler

Şikayet değildir kasdım Gül'üm, cür'etim içimin yanışından...
Gülistanlarda savaşlar var, bülbüllerin kurşuna dizilip kefensiz
gömülüyor. Hiç bugünkü kadar yakışmadı Kâbe'ne siyahlar ve biz seni
hiç bugünkü kadar özlemedik. Varlığa bir Gül ise sebep, kokusundan ya
renginden nasıl duralım ayrı?!..

Ebedî gülşeninde tek ayak üzre duracak bir yer de vermez misin bize
Gül'üm?!..

asrı saadete bir mektup...

BİR İMAMIN RESULULLAH’A MEKTUBU

( GENÇLERİMİZE NELER OLUYOR )

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

guLaLe_kms

Ya Resulallah!..biliyorum bu mektubumlada seni çok üzeceğim..Ama ben biliyorum ki bana kızmayacağını. Senin o şefkatli elinin her an başımızın üstünde olduğunu. Senin o nurlu mübarek ayaklarına dikenler batıranlara bile şefkatinle yaklaştığını. Seni Taifte taşlayanlara bile merhametinle yaklaştığını biliyorum.

    Ya Habibim!..genç bir delikanlı yanıma geldi ve dediki…

  Hocam ben evlenmek istediğim hanım kızla anlaştım fakat şimdi bana senin maddi durumun yok deyip beni hor görüyor. Evimi beğenmediğini söylüyor!...seni beğeniyorum, dinin ve imanından şüphem yok diyor fakat senin maddi durumun yok diyor,onun için bu iş olmaz diyor.

 Ya Resulallah Hz. Hatice seninle evlenince senin maddi durumun yok dememişti. Aişe anamız bunu dememişti.Çünkü sende huzurlu bir maneviyat görmüştü. Sendeki maneviyatı gördükten sonra maddiyat Hatice Validemizin aklına gelirmiydi. Ya Resulalah!..Şimdi bir genç evlenmek için artık maneviyatını bir kenara atıyor. Maddiyata dönüştürülmüş burada her şey. Maneviyat kalmamış Ya Habiballah!..

   Ya Resulallah!.. Hz. Süleym Sad’ın hayatını hiçmi okumadılar şimdiki insanlar. Yada okuyupda hiçmi bir anlam çıkarmadılar. Onun zenci ve fakir olmasından dolayı kimsenin ona kızını vermek istemediğini…O çiçeği burnunda daha damat olamadan şehid olan Sad’ı hiçmi okumadılar.

    Ey Nebiler Nebisi Sultanım!..Süleym Sad o müberek huzuruna geldi ve Ey Allah’ın Rasulü!..yüzümün çirkinlği benim cennete girmeme manimidir deyince. Sizde ey Sad Allah’a ve Resulüne itaat eden herkes cennete girer dediniz. Oda peki Ey Allah’ın Habibi!.. ben sekiz ay önce Allah dinine girdim ve bu güne kadar evlenmek için müracat ettiğim herkes beni kapısında geri çevirdi.. Sizde ona

 Ey Sad!.. müracat ettiklerinin arasında Amir bin Veheb varmıydı? Dediniz. Oda yoktu Ey Allah’ın Resulü diye cevap verdi..ve Sen onu Amir’e gönderdin ama Amir ona inanmayıp onu geri çevirdi.. Sad geri dönünce gözlerine yaşlar dolmuştu. Bir kez daha zenci olması ve fakir olması yüzüne vurulmuş. O esnada Amir’in kızıda kapının arkasında konuşulanları dinliyordu ve zenci genci görmüştü. Reyhanlar misali güzel kızın imanı fokurduyordu zenci genci o halde görünce. Ve babasının karşısına dikildi; ey benim babam dedi;.. sen ne yapıyorsun onu sana kim göndermişti…Allah Resul’ünü redetmek ne demek biliyormusun!..sonra bu alemde tutunacak dalın kalmaz ve senin yüzüne bakan olmaz!.. derhal git ve Resulallah’tan özür dile dedi.

Ya Resulallah!.. O reyhanlar misali güzel kız sırf senin rızan için o zenci genç ile evlenmeyi kabul etti. Fakat Ya Resulallah!..şimdi bunu yapanlar yok,senin rızan için evlenenler azalmış. Artık evlilikte ilk olarak maddiyat öne atılıyor. Bana gelen o genç ne diyordu biliyormusun Ey Allah’ın Resulü!..benim evlenmek için seçtiğim kız bana diyorki bu akşam sizin evi rüyamda gördüm içinde hiçbir koltuk yoktu, halınız bile yoktu diyor!..Ey Nebiler Nebisi Resulüm (s.a.v ) senin zamanında koltuk varmıydı. Ya Resulallah gençlerimizi bu nefis hilelerinin peşine sürükleyen nedir. Onları bu şekilde tuzağa koyan nedir. Saadet ve mutluluğu koltukta arıyorlar halıda arıyorlar. Eğer saadet maddiyatta olsaydı, Firavunun sarayında, Nemrud’un sarayında ve Kisra saraylarında yaşayanlar mutlu olurdu. En büyük düşmanımız cehalettir cahide, minicik elimiz tanık,gerek varmı şahide misali!.. Bizler hiç mi sahabelerin hayatını okumadık. Halifelerin ve evliyaların hayatını okumadık. Yada okudukta bir mana çıkaramadık mı onların hayatlarından.

6535full2copynt6nJa9YG664054-02

  Ya Resulallah o reyhanlar misali Amirin kızı Sad ile evlenmeyi kabul edince Sad’ın bir yuvası varmıydı. Ey Habibim!..Sad’a düğün için git evini hazırla dediğinde Sad’ın gözlerinden iplik iplik yaşlar akmaya başlamıştı ve Ya Resulallah Allah beni size feda etsin, yuvasız kuşun yuvasını sizden başka kim yapabilir ki!..demişti. Ve o zaman sizde Sad’ı Hz. Ali’ye,Hz.Osman’a ve Abdurrahman bin Avf’tan ikiyüzer altın alması için gönderdiniz. Sad ihityacından fazlasıyla almıştı fakat lazım olan eşyaları almaktayken çarşıdan bir nida yükseliyordu. Allah’ın ve Allah Resulünün dinini yok etmek için düşman yola çıkmış, eli ayağı düzgün kuvvetli gençler aranıyor. Şimdi Sad iki tercih arasında kalmıştı. Biri evde taze gelindi öbürü ise Allah yolunda cihad etmekti.

  Ve Sad tam bir sahabe gibi hareket etti,cihada katılmaya karar verdi. Kendine bir at,ok ve mızrak alıp cenge katılmaya gitti Sad..Fakat Sad cenkte yaralanmıştı. Nebiler nebisi Sad’ın başını o mübarek kucağına aldı ve mübarek eliyle yüzündeki tozları sildi..Sad  O Nebiler Nebisinin kucağında şehid oldu.. Resulallah Sad’ın yüzüne bakarken ağlıyordu fakat bir anlık gülümsedi ve yüzünü çevirdi. Sahabelerden bunu gören Ebu Lübabe r.a sordu.

    Ya Resulallah siz niye ağlarken güldünüz diye sordu..

    Resulallah! Ben Sad’ın evlenmek için kimin kapısına gidince geri çevrilmesini hatırladım,onun ben kimin kapısına gittiysem geri  çevrildim dediği günü hatırladım. Gülüp yüzümü çevirmem ise!

     Sad’ı cennet hurileriyle görünce önce sevindim sonrada utandım ve yüzümü çevirdim dedi.. Ya Habibi Zişan!..gelgörki artık yalnız genç kızlarımız hatalı davranmıyorlar. Genç delikanlılarımızında hataları var. Evleninceye kadar namaz kılmazlar. Evleninceye kadar daha genciz, biraz daha yaşımız geçsin kılarız diyorlar. Evlenincede senin rızan için namaz kılmaya başlamıyorlar. Kızın kendisi yada anne babası namaz kılmasını istediği için kılmaya başlıyor. Vallahi senin rızan burada kalmıyor

    Ey Yüceler Yücesi Rabbim!..Senin Rızanın olmadığı bir işi ben neyleyeyim… Hz. Nuh bir gün gelecek insanların yaşı elli altmış civarı olacak ve insanlar bu kısa ömürleri için saraylar yapacaklar. Vallahi benim ömrüm o kadar kısa olsaydı ben kendime yalnız bir çadır kurardım derdi.

     Ya Resulallah! Yüce Yaratanın, Sad ‘ı hurilerle evlendirdiğini gördükten sonra Amir’e haber gönderdin,gidin ona söyleyin Allah Sad’ı senin kızından daha hayırlısıyla evlendirdi. Diye haber göndermiştin. Ey Nebiler Sultanı Efendim!

  Bir keresinde “ Kızım Fatıma, sen Ali’ye hizmetkar ol ki, Ali’de sana köle olsun!..”demiştin. İşte bizlerde bunları uygularsak hayatımızda hiçbir sorun kalmaz ama

   Şimdi genç kızlarımızda delikanlılarımızda kendi nefislerinin peşinden ateşe atlıyorlar. Ve bunun farkında bile değiller. Ey Nebiler Nebisi Efendim!..biz artık rızkımızdanda korkuyoruz..ve bunun için artık çocuk bile yapmıyoruz..çünkü bizler artık rızkıımızdan Allah’tan geldiğini unutmuşuz!…Ya Resulullah  yedi sekiz yoldır evli olan insanlara niye hala çocuk yapmadınız diye sorulduğunda. Cevap olarak şunu diyorlar.

    O çocuğa nasıl bakacağız diyorlar. Çocuğun rızkının ondan önce yüce yaratan tarafından gönderildiğini bilmiyorlar sanki, biliyorlar ama Allah’tan ümit kesen bir topluma dönüştüğümüzü bu tür olaylar sayesinde hatırlıyoruz.

 Habibim!..uzat elini ve bizi bu halden kurtar. Bizki her şeyi maddiyata çevirmiş bir halk olmuşuz. Bizki senin maneviyatını yok etmişiz. Bizki artık kötü huyları kendimize adet edinmişiz. Senin yoluna zıt düşen huylarla yatıp kalkıyoruz. Bizki bütün işlerimizde senin rızanı çıkarmışız.

  Ey Nebiler Nebisi Habibim! Seni çok üzüyorum, uzat o şefkatli elini kurtar bizi bu halden. Bu buhrandan. Bu kör kuyudan. Senin nurun hürmetine Yusuf’un kuyudan kurtuluşu gibi. Bize şefkatinle bak. O yüceler yücesi sevgiline aç ellerini. Bizi bağışlaması için bize şefaatçı ol. Ey Nebiler Nebisi Sultanım!...s.a.v.

GEL KURTAR BİZİ YA RESULALLAH

GEL KURTAR BİZİ YA HABİBALLAH

GEL KURTAR BİZİ YA NEBİALLAH.

 

Emeği geçen kardeşim selsebil Tarhan'dan Rabbim razı olsun.Bu içten satırları paylaşan imam abimize de ayrıca hürmet ediyoruz kim olduğunu bilmiyoruz ama yüreğindeki özlemi yete ifade ediyor onu bu hasret dolu satırlarda...umarım bu düstürlar sadece sözde kalmaz ve hayatımıza da onun sünneti seniyyesine ittiba etmemize vesile olur...aciz ahmed

nerdesin ya rasul-2nerdesin ya resulallahy1p3wJUpZNfm-rthlDXrawr8bdCn2ptLIswsuH16DCUSIqaVOEZ4dKkOmeQPcNmO7G8t7z9V1hLc-U

4月9日

KUTLU VASİYET

 

RASULULLAH (S.A.V.)'in Veda Hutbesi

Bismillahirrahmanirrahim

"Ey insanlar!

"Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım.

"İnsanlar!

"Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.

"Ashabım!

"Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O'da sizi yaptı olayı sorguya çekecektir. Sakin benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar, bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.

"Ashabım!

"Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmutallib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.

"Ashabım!"

"Dikkat ediniz, Cahiliyeden kalma bütü

n adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu Iyas bin Rabia'nın kan davasıdır.

"Ey insanlar!

"Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.

"Ey insanlar!

"Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah'ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah'ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınızı; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onların yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.

"Ey mü'minler!

"Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah'ın kitabı Kur-ân-ı Kerim ve Peygamberin (s.a.v.) sünnetidir.

"Mü'minler!

"Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslümana kardeşinin kanı da, mali da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır.

"Ey insanlar!

"Cenab-ı Hakk her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirasçıya vasiyet etmeye lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden kimse için mahrumiyet vardır.

Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan köle, Allah'ın, meleklerinin ve bütün insanların lanetine uğrasın. Cenab-ı Hakk, bu gibi insanların ne tövbelerini, ne de adalet ve şehadetlerini kabul eder.

"Ey insanlar!

"Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahin

da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır.

"Azası kesik siyahî bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'ın kitabi ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz.

"Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.

"Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız:

  • Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.

  • Allah'ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz.

  • Zina etmeyeceksiniz.

  • Hırsızlık yapmayacaksınız.

  • "İnsanlar Lâilahe illallah deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri zaman kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Hesapları is

    e Allah'a aittir.

    "İnsanlar!

    "Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?"

    Saheb-i Kiram birden şöyle dediler:

    "Allah'ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatta bulundunuz, diye şahadet ederiz!"

    Bunun üze

    rine Resul-i Ekrem Efendimiz (S.A.V.) şahadet parmağını kaldırdı, sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve şöyle buyurdu:"Şahid ol, yâ Rab! Şahid ol, yâ Rab! Şahid ol, yâ Rab!"

    counter

    EN SEVGİLİYE

    y1phsjccComXS6DQ4sU3tztozEn00u6Ju9HoITdLhLTRXGw3hKf2i5C0aROrP620IyvnFr9aL_3_xg

    YOKLUĞUNUN ARDINDAN
    Bir veda hutbesiyle ayrıldın aramızdan
    Sonra sahabelerin birer birer ardından.
    Bizimde bahtımıza acı yalnızlık düştü.
    Anladım bülbül, gül'e neden küstü
    Sene 632
    Ne hicranla yıkanmış bir yıl
    Evrenin tüm saatleri ayrılığa kuruldu
    Ashabın hıçkırıkları tüm şiirlerin fonuydu
    Bir tepeye tırmandım,
    Ceylan vari adımlarla ağır ağır
    Bu veda haberini duymaktansa ashab
    Razı ebediyen olmaya sağır
    Ümmetim dedin,
    Ümmetim dedin
    Belki bu size son seslenişim bilemem
    Dedin ve yangın düştü.
    Yüzbin sahabe'nin kalbine aniden
    Korkarım Ebu Bekr'in (r.a.) saçına ak düşürür bu veda
    Korkarım Ömer'in ( r.a) yüzüne tebessüm uğramaz bir daha
    Bedel-i Haram'da hiçbir ayrılık böyle can yakmadı
    Yusuf'ların yüzüne hicran beni düştü
    Mecnunların derdi başka,
    Leylalar anlamadı
    Yetimlerin de başını okşayan bir mübarek elin vardı
    Şimdi yoksun
    O yetimlerin de başı tozlara bulandı
    Bu ayrılık Yakupları,
    Tekrar kör edecek korkarım
    Korkarım Yusuflar,
    Tekrar dönecek zindanlara
    Ferhatların tırnakları dayanır mı bilmem
    Sen gittin
    Yalancı güneş kaldı ufkumuzu aydınlatmaya çalışan
    Tadı yok güllerin artık,
    Onlar da yalan
    Sen yürürken Mekke sokaklarında
    Adım adım
    Ardında gülden güzel kokun kalırdı
    Rüzgarlar öpmeden geçmez saçlarını
    Ceylanları bile,
    Kendinden geçiren güzel gözlerin vardı
    Şimdi yoksun
    O güzel kokunu da
    Bizden zalim bir rüzgar aldı
    Anaları sütten kesti bu veda
    Bebeklerin emdiğinin zehirden farkı yok
    Ya seher kuşları,
    Kimin için söylesin şarkılarını şimdi
    Vefakar örümceğin,
    Yeni bir ağı örmeğe takati yok
    Ömer'in (r.a) kamburu arttı diyorlar
    Yokluğunun ardından
    Ali'yi (r.a) dert sardı
    Dertleşeceği sırdaşı yok
    Bilal'in de (r.a) boğazında düğüm düğüm nefes
    Zira çağırırken ümmeti Namaza
    Hayyaelfelah hayyaelfelah
    Gelenler içinde
    Ümmetin Efendisi (s.a.v) yok
    Şimdi anladım
    Yıldızlar neden ardından
    Birer birer etmekte firar
    Anladım
    Kırlangıçlar neden bu kadar kısa yaşar
    Anladım
    Kelebekleri ateşlere sürükleyen aşkının sırrını
    Şimdi anladım
    Bebekler neden ağlayarak doğar
    Sen niye ağlarsın ey Osman (r.a)
    Zira vuslatın ancak ömrün kadar
    Ben yanayım halime bir kandil gibi
    Usul usul
    Zira benim kovuşmam çok düşük bir ihtimal ...

    3月19日

    kutlu dogum ve veladet kandili

    Hayatın gayesi, yaratılışın mânâsı silinmiş, yok olmuştu. Herşey mânâsız başıboşluk ve hüzün örtülerine bürünmüştü.

    Ruhlar birşey bekliyor, bir nurun zulmet perdesini yırtmasını içten içe hissediyordu.

    O vahşet devrinde kâinat ufkundan bir güneş doğdu. Bu güneş âhirzaman Peygamberi Hz. Muhammmed Aleyhissalâtü Vesselam idi. Tarihin seyrini, hayatın akışını değiştiren bu eşsiz olay, dünyayı yerinden sarsan değişimlerin en büyüğü idi.

    İşte insanlığın akıl ve kalbinde düğümlenen 'Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?' sorularını, düğümlerini çözüp kâinatın Sahibini ilân ve ispat edecek bir zatın teşrifi sadece insanların ruh ve kalbinde değil, diğer varlıklarda, hattâ cansız eşyada bile yansımasını bulacaktı.

    Doğudan batıya bütün âlemin nurlara büründüğü, İlâhi değişimin tecelli ettiği o gece neler oldu neler?

    Yahudi ileri gelenleri ve âlimleri kitaplarında daha önce rastladıkları işaret ve müjdelerin açığa çıktığını gördüler. Kimsenin haberi olmadan en önce onlar bu müjdeyi verdiler.

    O gece Yahudi âlimleri semâya bakıp 'Bu yıldızın doğduğu gece Ahmed doğmuştur' dediler.(1)

    Bîr Yahudi İleri geleni Mekke'de Peygamberimizin doğduğu gece, içlerinde Hişam ve Velid bin Muğire, Utbe bin Rabia gibi Kureyş ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda,
    - 'Bu gece sizlerden birinin çocuğu oldu mu?' diye sordu.
    - 'Bilmiyoruz' diye cevap verdiler.
    Yahudi, 'Vallahi sizin bu ihmalinizden iğreniyorum!
    'Bakın, ey Kureyş topluluğu, size ne söylüyorum, iyi dinleyin. Bu gece, bu ümmetin en son peygamberi Ahmed doğdu. Eğer yanlışım varsa, Filistin'in kudsiyetini inkâr etmiş olayım. Evet, onun iki küreği arasında kırmızımtırak, üzerinde tüyler bulunan bir ben var' dedi.

    Toplantıda bulunanlar Yahudinin sözünden hayrete düştüler ve dağıldılar. Her birisi evlerine döndüğünde bu durumu ev halkına anlattılar. 'Bu gece Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah'ın bir oğlu doğdu. Adını Muhammed koydular.' haberini aldılar.

    Ertesi gün Yahudiye vardılar:
    'Bahsettiğin çocuğun bizim aramızda dünyaya geldiğini duydun mu?' dediler.
    Yahudi 'Onun doğumu benim size haber verdiğimden önce midir, sonra mıdır?' dedi.
    Onlar, 'Öncedir ve ismi Ahmed'dir' dediler. Yahudi, 'Beni ona götürün' dedi.
    Yahudi ile beraber kalkıp Hz. Âmine'nin evine gittiler, içeri girdiler.
    Pegamberimizi Yahudinin yanına çıkardılar. Yahudi Peygamberimizin sırtındaki beni görünce, üzerine baygınlık geldi, fenalaştı. Kendine gelip ayıldığı sırada,

    'Ne oldu sana, yazıklar olsun' dediler.

    Yahudi, 'Artık İsrailoğullarndan peygamberlik gitti. Ellerinden kitap da gitti. Artık Yahudi âlimlerinin kıymet ve itibarları da kalmadı. Araplar peygamberleriyle kurtuluşa ereceklerdir.

    'Ey Kureyş topluluğu, ferahladınız mı? Vallahi size, doğudan batıya kadar ulaşacak bir güç, kuvvet ve bir üstünlük verilecektir' dedi.(2)

    Kâinatın Efendisini dünyaya getiren bahtiyar annenin henüz dünyaya gelmeden görüp gördükleri çok manalıydı..

    Peygamber Efendimize hamileyken rüyasında, 'Sen, insanların en hayırlısına ve bu ümmetin efendisine hamile oldun. Onu dünyaya getirdiğin zaman 'Her hasetçinin şerrinden koruması için bir ve tek olana sığınırım' de, sonra ona Ahmed yahut Muhammed ismini ver.'

    Yine kendisinden çıkan bir nurun aydınlığında bütün doğuyu ve batiyi, Şam ve Busra saray ve çarşılarını, hattâ Busra'daki develerin uzanan boyunlarını gördüğünü Abdülmüttalib'e anlatmıştı.(3)

    Aynı gece Hz. Âmine'nin yanında bulunan Osman ibn Âs'ın annesinin gördükleri de şöyle:

    'O gece evin içi nurla doldu, yıldızların sanki üzerimize dökülecekmiş gibi sarktıklarını gördük.'

    Evet bu ulvî anı dile getiren Mevlid'in yazarı Süleyman Çelebi bütün bu hakikatleri şu beytiyle şiirleştirmiştir:

    'Hem Muhammed gelmesi oldu yakin
    Çok alâmetler belürdi gelmedin'

    Rabiülevvel ayının 12. Pazartesi gecesi, yapılan hesaplamalara göre, Miladi takvime göre 20 Nisan'a denk gelen gece idi.

    Dünyayı şereflendiren iki Cihan Serverinin üzerini o günün bir âdeti olarak bir çanakla kapattılar.

    Araplara göre o zaman, gece doğan çocuğun üzerine bir çanak koymak ve gündüz olmadan ona bakmamak âdetti. Fakat bir de baktılar ki. Peygamber Efendimizin üzerine konulan çanak yarılarak ikiye ayrılmış, Efendimiz gözlerini gökyüzüne dikmiş, başparmağını emiyordu.(5)

    Evet, bu işaret her türlü küfrün, zulmün, şirkin ve her türlü bâtıl inanç ve âdetlerin parçalanıp yok olması, imanın, nurun ve hidâyetin kâinatı aydınlatması için gönderilmiş bir Peygamber idi.

    Aynı gece Kabe'de tapılmakta olan cansız putların çoğunun başaşağı devrildiği görüldü.

    Aynı gece Kisra sarayının beşik gibi sallanıp on dört balkonunun parçalanıp yerlere düştüğü öğrenildi.

    Sava'da mukaddes tanınan gölün suyunun çekilip gittiği görüldü.

    Bin senedir yakılan ve söndürülmeyen mecusi ateşinin sönüverdiği müşahede edildi.

    Bütün bunlar işaret ve alamettir ki, yeni dünyaya gelen zat ateşe tapmayı, puta tapmayı kaldırıp, Fars saltanatını parçalayarak Allah'ın izni olmadan kutsal tanınan şeylerin kutsallığını ortadan kaldıracaktır.(6)

    İşte bu geceye Veladet-i Nebi gecesi diyor ve onun bütün kalbimizle, ruhumuzla her sene yeniden yâd edip kutluyoruz. Bütün kâinatla bu geceyi karşılayarak onun âleme teşrifine kıyam ediyoruz.
    Getirdiği ebedi nura, açtığı saadet caddesine ve sünnet-i seniyyesine yeniden sımsıkı sarılmak ve Mevlid Kandilini vesile ederek ona yeniden biatimizi, bağlılığımızı tazelemek ne yüce bir şeref ve ne büyük bir saadettir.

     

     


    Kainatın Efendisine...
    Seni hayal etmek bile bu kadar mutlu eder mi insanı? Ya ruh inceliğimizin
    şahitleri olan, meleklerin kulaklarındaki küpelerden daha değerli olan o
    gözyaşlarımızı Senin için sarfetmek... Ağyara dökülürken o inci tanelerinin
    ızdırap vermesi, ama asıl hakiki sahibine atfedince sonsuz güzelliklere gark
    olması... Her şey Senin varlığınla alâkadar olunca ehemmiyet kazanıyor. Bütün
    varlık Sana hasret Efendim, Senin getirdiğin o nurlu çağı özlüyor. Öyle ki,
    dünyanın ikindi vakti en saadetli asırdı. Çünkü kainat yaratılış sebebini
    tanımıştı. Bütün varlık Sana aşık olmuş, esfel-i safilinden
    âlâ-yı illiyyine çıkmıştı.
     
    Ay Senin aşkından dolayı ikiye bölünmüştü. Yılan, Hazreti Ebu Bekiri
    ısırmak zorunda kalmıştı, sırf Seni görebilmek için...
     
    Bir ağaç kütüğü inim inim inleyerek ağlıyordu ve hasretle kopan bir taş, Sana
    bir kez olsun dokunabilmek için o mübarek dişine çarpmıştı.
     
    Şimdi biz de Seni özlüyoruz ya Rasûlallah!
     
    Olur ya, bir gün gelirsin diye boş bir seccadeye gül koyuyoruz; öyle ki, o gül
    bile Seni orada beklerken sararıp soluyor. Biz bir gül kadar bile olamadık ya
    Rasûlallah!
     
    Bunca günahımıza rağmen yine de, rüyada bile olsa teşrif eder misin? Günahlarla
    kirlenen kalbimizi temizler misin ya Rasûlallah?
     
    Bizler burada Sana müştak seyircileriz. Hepimiz ayrı ayrı fıtratlarda
    yaratıldık. Büyük kova-küçük kova misali, Senin aşkını istidadımıza göre
    dolduruyoruz.
     
    Hakiki erenler, büyük kovalara sevgi kaselerini daldırırlarken, yolda kalmışlar
    veya Senin sevgini tam derk edememişler küçük kovalara daldırıyorlar.
     
    Bizler bu dünyada olmasa da, Cennette Senin o mübarek gül cemalini göreceğimizin
    ümidi içerisindeyiz. Belki de Sen \'Bu güzelliğe sizin kalbiniz dayanmaz,
    olduğunuz yerde düşüp kalırsınız\' düşüncesiye, yüzünü nazlı bir gelin edasıyla
    saklıyorsun. Ne kadar da düşüncelisin!
     
    Bizler de, bunları düşünürken sadece Hak rızasına ve sana kilitleniyoruz.
    Yaptığımız salih amellerde, bizim Seni zahiri olarak göremediğimizi ama Senin
    her an bizi gördüğünü hissederek on sekiz bin aleme Seni sevdiğimizi
    haykırıyoruz.
     
    Bu haykırışın içinde dönüp bir anlık kendimize baktığımız zaman Hazreti Sevban
    (radiyallahu anh) gibi korkuyoruz. Cennete gitsek bile aşağı mertebelerde
    takılıp kalacağız diye, ama hemen ardından Senin ruhlara hayat üfleyen elmas,
    yakut, pırlanta sözlerin çınlıyor kulaklarımızda:
     
    \'Kişi sevdiğiyle beraberdir\'
     
    Bizler istidadımız nisbetinde Seni çok seviyoruz ve inanıyoruz ki, Sen de
    bizleri çok seviyorsun. Sevmesen gözyaşlarına boğulur muydun?
     
    Günahlarımız dağlar cesametinde ama Senin o engin sevgi denizinde, bizim
    günahlarımız sadece bir damla hükmünde kalır.
     
    Şimdi ya Rasûlallah, ölü ruhlarımızı diriltip yine sevgi şerbetiyle imdadımıza
    koşar mısın? Kanayan manevi yaralarımıza merhem sürer misin? Ve bir gün, rüyada
    bile olsa, O nazlı yüzünü gösterir misin?
     
    Binlerce Salat, binlerce selam, ağaçların yaprakları adedince, denizlerin
    köpükleri adedince ve yağmur katrelerinin miktarınca Senin üzerine olsun 
    Ey Allah'ın Sevgilisi...

     


    KANDİL ÖZEL

    Allah ve Peygamber sevgisi; dinimizin esası, Allah'a varmanın en kestirme yoludur.."
     
    Bakiler sevgiler adına nice dilekler vardır. Ölümü bile ayırır saymayan gönüller vardır. Mesafeler araya set çekmişse ne çıkar, dualarda birleşen gönüller vardır. Hayırlı kandiller..
                                                          
    3月10日

    aşkım sen ol

    Aşkım sen ol...

    b-31456-allah                                       y1pSJ5oQcICHEqsXcgMhwhHHYlEayVBdx3aMXIwsB7jVjLRzRLPqK8d6aYOMYgNMizX42t4lgPCLms                                                     b-31456-allah
     
    SEN’SİN her zaman yanımda olan,dar zamanlarımda yüreğimin
    yankılarını duyan…
    SEN’SİN karanlıklar ortasında dolunaylar gibi kalbime doğan..
    SEN benden cansın,SEN hayatıma anlamsın..
    geceleri buram -buram tüten hıçkırıklarımdan,bütün
    arayışlarımda,dalgalı bir denizin ortasında çırpınan ruhumda ,SENSİN
    gök kubbemin rengarenk gökkuşağı…
    özüm SEN’SİN,TEBESSÜM ETTİĞİMDE SEN BENİM GÜLÜMSEMENSİN..
    SEN benim yüreğimsin,beni hakiki seven SENSİN..
    ellerimin,gözlerimin,yüreğimin mimarı!
    her bir zerrenin nakışlarında,sanatından bir emareyim..
    gözlerime NURUNDAN ışıklar vermeseydin,şu kainat tablosunu
    göremeyecekti gözlerim.
    sevgiyi kalbime ilham etmeseydin,SENİ SEVMENİN güzelliğini,sonsuz
    acizliğimle bilemeyecekti yüreğim..
    gözlerime ağlamak nimetini vermeseydin,gözyaşının kalbimle olan
    dostluğundan bi-haber kalacaktı gözlerim..
    her gün güneş olup aydınlattın semaları,karanlıkta bırakmadın
    umutlarım..
    EY CÖMERTLERİN EN CÖMERTİ!
    REZZAK İSMİNLE donattın afakımı,SETTAR İSMİNLE örttün
    ayıplarımı,
    TEVVAB İSMİNLE her defasında kabul ettin tevbelerimi…
    “YİNE GEL”!DEDİN..tekrar geldim ,SANA GELDİM ALLAH’IM!
    VEDÜD OLAN SENSİN SEVEN SENSİN,SENDEN başka kimim var ki,kapısına
    gideyim?
    aşkınla kuşat,aşkından mahrum kalmış naçar yüreğimi..
    baharım SEN OL SEVGİLİ.!HAZANDA BIRAKMA,yapraklarım dökülüyor..
    GÜLİSTANIM SEN OL EY SEVGİLİ!
    EY ELLERİMDEN TUTANIM.!SANA kavuşmak çıktığım bu sevdalı
    yolculukta sarp yokuşları çıkarma karşıma..
    ey fukara yüreğimin RAHMETİ SONSUZ SEVGİLİSİ!beni SANA
    sürünerek değil,koşarak getir..
    uzattım ellerimi,bırakma beni.toprağımda NURUN OL,CENNETİMDE
    GÜLÜM OL!
    ELİM SEN OL ALLAH’IM!KOLUM KANADIM,DİLİM DAMAĞIM,TEK GÜVENİM
    DAYANAĞIM,SAHİBİM SEN OL..
    AYIM GÜNEŞİM,GÖZYAŞIM TEBESSÜMÜM, SEN OL..
    GELDİM İŞTE KAPINA,AŞKININ FUKARASIYIM..
    AŞKIM SEN OL ALLAH’IM, AŞKIM SEN OL!
    EFENDİM 
    Image Hosted by ImageShack.us