“´¯¥¯`” (gönül...'s profileSALAT VE SELAM BASTA EFE...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    July 28

    GÜZEL Bİ HİKAYE

    Ensar kadinlarindan biri alisveris icin bir yahudi kuyumcuya ugramisti.
    Yahudi,musluman hanimin iffet ve namusunu lekeleyecek satasmalarda bulundu,
    ahlaksizca davrandi.Kadinin feryadi uzerine,oradan gecen ve hadiseye sahid olan bir musluman'da derhal kadini himaye icin kuyumcu yahudinin uzerine yurudu.
    Derken kaygaya tutustular.Musluman galip gelerek yahudiyi oldurdu.
    Oraya toplanan yahudiler'de musluman'i sehid ettiler.Ortalik iyice karismis ve yahudilerle yapilmis olan vatandaslik antlasmasi tamamen ihlal edilmisti.
    Bunun uzerine Resulullah,yahudiler'i topladi ve buyurdu ki:
    "Ey yahudi toplulugu!Allah'dan korkunuz!O'nun,Kureys'e oldugu gibi sizin basiniza'da bir ukubet ve musibet indirmesinden sakinin'da musluman olun!Cunku siz,benim Allah tarafindan gonderilen bir peygamber oldugumu biliyorsunuz.Bunu kitabinizda ve Allah'in size verdigi ahdinde goruyorsunuz."
    Ardindan'da muahedenin yenilenmesini teklif etti.Ancak yahudilerin cevabi kustahca oldu.Bunun uzerine Resulullah,Beni Kaynuka kabilesi'ne savas ilan etti.
    Musluman bir hanimin iffeti,iste bu kadar muhimdir.

    Ummu Hallad,Medineli hanim sahabelerden biriydi.Oglu Hallad'i yahudilerle yapilan Beni Kurayza Gazvesi'ne gondermisti.Islam askerlerinin geri donmekte oldugunu,bu arada Hallad'in'da sehid dustugunu ogrenen bazi muslumanlar,Ummu Hallad'in evine kosup oglunun basina geleni haber verdiler.O Islam kadini,basortusunu alip Resulullah'a oglunun akibetini sormak uzere kostu.Onu basortusuyle goren biri hayretle dedi ki:"Oglun oldu,sen hala basortusuyle ugrasiyorsun!"
    Ummu Hallad,bir Islam kadininin hayat gorusunu ve dusunce tarzini ortaya koyan su muthis cevabi verdi:
    "Oglumu yitirdiysem,hayami'da yitirmedim ya!"

    Müslüman! Zilletten kurtul, onurunu çiğnetme
    Zulmetme, zulmettirme, direnişi hiç terk etme

    Bil ki, hakları bedelsiz vermez, zulmeden alçak
    Özgürlük armağan edilmez, fethedilir ancak

    Kalk! İtiraz et, hesap sor; hakkını al zalimden
    Yoksa güç alıp, beslenir; suskun, zelil halinden

    Hakk’a vurulmuş zinciri, mutlaka kırmalıyız
    Baskı ve yasağa rağmen, Hakk’ı haykırmalıyız
     
    tesekkür ederim tahsin abi
    June 25

    güzel bir hikaye

    y

    Adamın biri Musa Aleyhisselâm'a:
    — Ya Musa, ben bütün hayvanların dilinden anlamak istiyorum. Tur'u Sina'ya gittiğin zaman Allah'tan iste de benim duamı kabul etsin, diyordu.

    Musa Peygamber:
    — Her şeyi bilmek iyi olmaz. Senin hayvanların dilinden anlamaman daha iyidir. Bu sevdadan vazgeç, dediyse de, adam illâ öğrenmek istiyordu.

    Bir gün Musa Aleyhisselâm Tur'a çıktığı zaman Cenab-ı Allah Musa Aleyhisselâm'a:
    — «Ya Musa! O kulumun duasını kabul ettim, bundan sonra bütün hayvanların dilinden anlayacak. Yalnız her şeye ehemmiyet vermesin, sonra onun için iyi olmaz.» buyurmuştu.

    Musa Aleyhisselâm, Tur'u Sina'dan geldikten sonra durumu bildirip her şeyle fazla ilgilenmemesini söyledi. Kendisine selâhiyet verilen adam, akşam ahıra hayvanlarını yemlemeye girmişti. Orada eşekle öküzün konuşmalarına şâhid oldu.

    Onlar aralarında şöyle konuşuyorlardı:
    Öküz:
    — Yahu eşek kardeş, senin işin ne iyi, bana yazın rahat yok, kışın rahat yok. Sabah olacak çifte koşacaklar, ama sense akşama kadar rahat gezeceksin, diyordu.

    Eşeğin öküze nasihati şöyle oldu:
    — Bunlar hep senin ahmaklığından… Sen sabah olunca hasta numarası yaparsın, akşamdan sahibimizin döktüğü yemi bile yemezsin. O da sabahleyin seni bu haliyle görünce çifte koşmaktan vazgeçer ve birkaç gün olsun istirahat etmiş olursun, dedi.

    Bu sözler öküzün hoşuna gitmişti. Hakikaten yem yemedi ve öyle aç karnına sabaha kadar yattı. Eşek ise öküzün yemlerini bile kendisi yemişti. Tabii bunların bu konuşmalarını sahibi duymuş ve gülerek ahırdan çıkmıştı.

    Sabah oldu, adam ahıra girdi ki, öküz aç. Kalkması için birkaç tekme vurdu ise de öküz hastalanmıştı.

    Adam:
    — Bu sefer de onun yerine eşeği koşalım, diyerek aldı tarlaya götürdü

    Akşama kadar eşekle çift sürdü. Eşeğin emdiği süt burnundan gelmişti. Akşam eve geldiği zaman öküz rahat rahat geviş getiriyor kendi kendine hakikaten bu iyi bir numara oldu diyordu. Eşek bu işin çekilemeyecek gibi olduğunu görünce öküze başka yoldan akıl verip kurtulmak istedi:

    -Öküz kardeş, sen böyle yatarsan sahibimiz seni satacak. Bu gün tarlada beni gören köylüler sordular. O da, zaten tembel bir öküzdü, şimdi de hasta oldu. Yarın kasaba vereceğim, dedi. Eğer yarın' da böyle yaparsan kendini bıçağın altında bil, diyerek sabahleyen çifte gitmekten kurtuldu.

    Adam bunların bu konuşmalarını dinledikçe kendi kendine gülüyor ve:
    - Gördün mü ne kadar iyi bir şeymiş hayvanların dilinden anlamak, diyordu.

    Ertesi sabah horozla köpeğin konuşmalarına şahit oldu.
    Horoz:
    -Yarın efendinin, öküzü ölecek. Sana müjdem var. İyi bir ziyafet olacak senin için, diyordu.

    Adam bunu duyar duymaz hemen pazara götürüp öküzünü sattı ve zarardan kurtuldu.

    İkinci gün oldu, köpek horoza:
    - Niye yalan söyledin? Hani ziyafet? Adam öküzü sattı kurtuldu, dediğinde, bu sefer horoz:
    -Hiç merak etme! Öküzü sattı ama, yarın kölesi ölecek ve onun hayrına mutlaka bir yemek yedirirler. Sen de artıklarından istifade etsen yeter, dedi.

    Adam bunu da duymuştu. Hemen pazara çıkarıp kölesini de sattı.
    Köpek gene ziyafete erişememişti. Horoza:
    -Beni ne kandırıp duruyorsun? diye çıkıştı.
    Horoz:
    -Ben yalan söylemem… Ziyafet var dediysem vardır. Efendimiz öküz ve köleyi satarak zarardan kurtuldu ama, yarın kendisi ölecek, işte o zaman ziyafetin büyüğü olacak, dedi.

    Adam horozdan bunları duyunca etekleri tutuştu. Ne yapacağını şaşırdı ve doğru Hazreti Musa'nın huzuruna çıkıp durumu anlattı:
    -Hakikaten ben yarın ölecek miyim? Bunun bir çaresi yok mu? diye yalvarmaya başladı.

    Musa Aleyhisselâm:
    -Ben sana demedim mi? Her şeye ehemmiyet vermeyeceksin diye… Eğer sen öküzü satmasaydın, o ölecek ve belâ atlatılmış olacaktı. Ama sen onları satmakla başkalarının zarar etmesini istedin. Kendi menfaatini düşünüp başkalarını kendisi gibi hesap etmeyenin hali budur, dedi.

    Kabağın Sahibi

     



     Vaktiyle bir derviş, nefsi ile mücadelenin, bundan sonra her türlü süsten,
    gösterişten arınarak, varlıktan vazgeçecektir.
    Fakat iş yamalı bir hırka giymekle olmamaktadır.Her türlü görünür süslerden
    arınması gereklidir...


    Saç, sakal, bıyık, ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket eder,
    soluğu berberde alır.

    Berberden kendisini traş etmesini ister.
    Berber dervişin saçlarını kazımaya baslar. Derviş aynadan durumu
    izlemektedir. Basının bir kısmı tamamen kazınmıştır.
    Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı
    bıçkın bir kabadayı girer içeri. Doğruca dervişin yanına gider, başının
    kazınmış kısmına okkalı bir tokat atar ve şaklabanlık yaparak:


    "Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım!"
    diye kükrer.

    Dervişlik bu... Sövene dilsiz, vurana elsiz olması gereltir. Kaideyi bozmaz
    derviş, hiç ses etmez, usulca kalkar yerinden.

     Berber mahcup olur ama,korkmuştur da. Sesini çıkartamaz.

    Kabadayı Dervişin kalktığı koltuğa oturur, berber traşa baslar. Traş
    sırasında da devamlı olarak dervişi aşağılayıp alay etmeye devan eder;

    - "Kabak aşağı, kabak yukarı....."

    Traş biter, kabadayı dükkandan çıkar.

    Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan
    aşağı hızla üzerine gelerek kabadayıya çarpar. Kabadayı orada yığılır kalır.
    Ölmüştür.

    Görenler çığlığı basarlar.
     Berber ise şaşkındır.
    Bir bu kötü manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyarî sorar:

    Biraz ağır olmadı mi derviş efendi??..

    Derviş mahzun ve düşünceli bir şekilde cevap verir:

    Vallahi asla gücenmedim ona.
    Hatta hakkımı da helal etmiştim...
    Gel gör ki kabağın bir sahibi var.
    "O" gücenmiş olmalı!..

    May 13

    ÖLÜMSÜZ ASKA DOGRU

     

    157f82e

    Sahabe aşkı

    Yıl asrısaadet yılı, aşkların en güzelinin yaşandığı mekân ve zaman.

    Hifa ve Süheyl

    Yıl asrısaadet yılı, aşkların en güzelinin yaşandığı mekân ve zaman.

    Ölümsüz sevdaya doğru yol alan, ilahi aşkın sırrına mahzar olan ve kalplerinde sadece onun sevgisini taşıyanların yılı.

    İşte o yıllarda vuku bulan bir aşk kıssası… Hifa ve Süheyl

    Hz peygambere teslimiyetin güzel bir vesikası… Hifa ve Süheyl

    Madde den geçip mana ikliminde aşkı yaşayanların hikâyesi… Hifa ve Süheyl



    Hifa genç, güzel, şan-şöhret sahibi ve oldukça zengin bir kadın;

    Güzelliği dilden dile dolaşan, şan şöhreti saraylara kadar ulaşan,

    Birçok kimsenin kendisi ile evlenmesi durumunda her şeyini feda edebileceği birisi… hifa

    Öyleki hifayı duymayan, güzelliğini bilmeyen kimseler kalmamış sevda çöllerinde.



    O kadar güzel ki hifa… ;krallar saray anahtarlarını getirip önüne bırakıyor.

    Zamanın zenginleri kervan yükü kadar mücevher ve altın vaat ediyor.

    Sahabe eşleri ise Hifa ile akraba olabilmek için Hifa yı kocalarına istiyorlar.

    Aman ya rabbi… Bu ne aşk, bu ne seda ve bu ne güzellik ki insanlar onunla eş olabilmek için kıyasıya yarışıyor; tüm zenginliklerini, mal varlıklarını, mevki ve makamlarını onun önüne seriyor ama o bunların hiç birine bakmıyor ve yanaşmıyor.

    Bu nasıl bir edadır ki ya rab; insanın başını döndüren, kanını kaynatan, sarhoş eden bu tekliflere karşı “rıza en lillah” çizgisini koruyan bir ruh var bedende. Beden de ruh tende hifa var…



    Ama ilahi bir saygı var hifa da; o bu ilgi ve alakadan rahatsızdır çünkü. O olup bitenden dolayı gerçekten çok üzgündür.

    Düştüğü bu müşkül vaziyetten kurtulmak için hz. peygambere giderek durumu ona arz eder.

    Ve kendisi için hayırlı bir meşguliyet ister.

    —Hifa Allah resul’ünün kendisine meşguliyet olarak çeşitli

    Dersler ve ibadetler vereceğini bekler.

    —Oysa Hz peygamber hifa ya meşguliyet olarak evlenmeyi tavsiye etmiştir.

    Bu durum karşısında Hifa Allah‘
    ı
    n resulüne şöyle der.

    —Ey Allah’ı
    n resulü madem meşguliyet olarak evlenmeyi öneriyorsunuz;

    Öyle ise kiminle evleneceğim hususunda da karar vermeme yardımcı olunuz. Buna karşılık hz peygamber pratik bir çözüm bularak;

    —şö
    yle dedi; yarın sabah namazına mescide ilk giren kim olursa onunla evleneceksiniz. Sonucu da size bildireceğim der ve hifa oradan ayrılır.



    —sonra hz peygamber mescide giderek bunu herkese ilan eder.

    Bu duyuru dilden dile, kulaktan kulağa dolaşır ve ahalide büyük bir heyecan başlar.

    Öyle ya birçok kimsenin güzelliği, şanı, şöhreti ve zenginliği için evlenmeyi arzuladığı, kervanlar dolusu altın ve mücevher vaat ettiği, evli olan kadınların bile sadece akraba olabilmek için kocalarına istedikleri hifa artık evlenmeye karar vermiştir.



    O gece heyecan ile birlikte bir koşuşturma başlar sokaklarda.

    Sabah namazına mescide erken gidebilmek için çeşitli hazırlıklar yapılır ve tedbirler alınır.

    —Bazıları erkenden yatar ve uyurlar. Kimileri evdekilere ricada bulunarak uyumamalarını söylerler ki erkenden kaldırılıp mescide gidebilsinler. Hatta o gece bir kısım insanlar ise sabaha kadar uyumamayı bile göze almışlardır.

    —sabah namazı için hazırlıklar yapıla dursun. Fakat sahabeden öyle birisi de vardır ki ne olup bitenden haberdar, nede olup bitenle ilgilenecek durumdadır. O kendi halinde, kendi derdinde, kendi meşguliyetinde, kendi aczinde; fakir, yetim, öksüz ve gariptir.

    İşte o kimse de hiçbir şeyle ilgilenecek durumda olamayan Süheyl dir.



    Süheyl mescidin etrafında yaşayan ashabı suffadandır.

    Yani o ne harcayacak bir dirhemi, ne başını koyacak bir evi, nede üzerindekilerden başka giyecek bir elbisesi olmayan fukara ve sersefil bir sahabedir. Tabi üzerindeki elbiselere de elbise dersek…

    Diğer taraftan hazırlıklar tamamlanmış bütün tedbirler alınmış ve herkes sabah namazı için kendisini ayarlamıştır.



    Sabah namazı için peygamber mescide gelerek beklemeye başlar.

    Az sonra bir gölge belirir mescidin kapısında ve içeriye giren Süheyl’dir.

    —hz peygamber Süheyl’e; seni bu vakitte buraya getiren nedir diye sorar.

    Çünkü mescide ilk girendir Süheyl.

    Tabi Süheyl’in olanlardan haberi olmadığı için; sabah namazına geldim ya resul Allah der.

    —hz peygamber: hifa olayından haberin yokmu senin diye sorar.

    —Süheyl: Haberim yoktur ya resul Allah; hem haberim olsa dahi benim hifa ile ne işim olabilir ki der.

    Bunun üzerine hz peygamber hifa meselesini Süheyl’e anlatır.

    Dinlediği olay karşısında şaşkın ve hayretler içindedir Süheyl.



    “Allah o gece Medineli erkeklerin gözlerine derin bir uyku koymuş ve kimseler sabah namazına mescide gelememişlerdir”



    Sonra sabah namazı vaktinin çıkmasına yakın bir zaman kala cemaat mescide gelmeye başladı.

    Ve gelen herkes merakla talihlinin kim olduğunu sordu.

    —hz peygamber:

    Mescide ilk gelenin Süheyl olduğunu ilan etti.

    Hemen akabinde ise hifaya haber gönderildi ve Süheyl ile evleneceği belirtildi.

    Hifa da teslimiyete yaraşır bir şekilde tereddütsüz bunu kabul etti.



    Ne var ki hifanın duyulmuş olan şanı, şöhreti, güzelliği ve zenginliği kadar;

    Süheyl’inde kimsesizliği, çelimsizliği, fakirliği ve yetim oluşu biliniyordu çevrede.

    Zaten herkesi hayretler içinde düşündüren kısmı da buydu ya.

    Hifa gibi bir kadına Süheyl gibi bir eş…

    Sonra Hz peygamber hifa ile Süheyl’in nikâhlarını kıyar ve Süheyl’e bakarak; Eşine bir hediye almasını söyler.

    — Süheyl mahcup bir eda ile başını önüne eğer ve oldukça kısık bir sesle; Ey Allah’ı
    n resulü değil hediye almak, üzerimde bana ait bir dirhemim bile yoktur der.

    Bunun üzerine hifa oradan kalkar ve eve gider. İçinde 100 dirhem bulunan bir kese göndererek; bunlar Süheyl’indir istediği gibi kullansın der.

    —Dirhemleri alan Süheyl çarşıda gezerek iki dirheme bir hediye alır ve akşam karanlığında hz peygamberin nikâhlarını kıydığı eşi hifanın evine gider.



    Bu gece Süheyl’in zifaf gecesidir. Çarşıdan almış olduğu hediyeyi hifaya takdim eder

    Ve şöyle der: -ey hifa bundan sonra sana benimle evlendiğin için sabretmek düşer.

    Bana da senin gibi birisi ile evlendiğim için elbette ki şükretmek düşer.

    Sana sabretmek düşer çünkü benim gibi çelimsiz, fakir, perişan hiçbir şeyi olmayan biriyle evlendin.

    Bana da gerçekten şükretmek düşer çünkü senin gibi güzel, zengin ve varlıklı birisi ile evlendim. Ve şöyle devem eder Süheyl:

    —Allah’ı
    n bize bahşettiği bu evlilik için gel bu geceyi ona ayıralım ve ibadetle geçirelim.

    Ben şükrümü sen sabrını eda et. Umulur ki ben şükredenlerden sende sabredenlerden yazılırsın.

    Ve her ikisi o geceyi sabah namazı vaktine kadar ibadetle geçirirler.

    Rablerine dua ve niyazda bulunurlar, kendilerince sabır ve şükürlerini eda ederler.



    Sabah namazı vakti girince Süheyl mescidin yolunu tutar.

    Mescide vardığında hz peygamberin kendisini karşıladığını görür.

    Sonra içeri girer girmez Allah resulü Süheyl’e sorar;

    -ya Süheyl siz bu geceyi nasıl ihya ettiniz, ne amel işlediniz de yüce Mevla’yı bu kadar kendinize razı ettiniz. o da müjdeleyen bir eda ile Cebrail’i gönderdi. Müjdeler olsun ya Süheyl müjdeler olsun.



    Bu sözleri duyan Süheyl kendinden geçmiştir artık. Boynu bükülüvermiş sesi kısılmıştır artık ve mahcup bir eda ya bürünerek;

    Biz bu geceyi sadece rabbimize ibadet ederek geçirdik diyebilmiştir.

    Ve… İnen ayette yüce Mevla şöyle buyurmuştur:

    —ne mutlu o kimselere ki; rabbine ibadet etmeyi kendi zevklerine tercih ettiler. Bize o kulları affettik.



    Sonra Süheyl ellerini açarak;”ya rabbi sen ki beni affettin, bağışladın tekrar günah işleyerek yaşamak istemiyorum, senden niyazım sana kavuşmak” diye dua etti. Ve duasından sonra ruhunu teslim etti.

    —Allah resulü buyurdular ki hifada şu anda ruhunu teslim etmiştir.



    Ve her ikisi yan yana açılan kabirlere defnedildiler

    Ölümsüz aşka, ölümsüz sevdaya doğru

    April 08

    KÜÇÜK BİR ÇOCUK VE DUA

    8313992lp1dw2zg0
    Deniz kenarına oturmuş, gözlerinide ilerdeki bir noktaya dikmişti. Belki de bir saattir öylece duruyordu. Onun bu hâli, alışveriş için balıkçı sandallarının kıyıya dönmesini bekleyen bir ihtiyarın dikkatini çekti. Yaşlı adam, seke seke onun yanına gidip:
    - Merhaba delikanlı!. dedi. Bu gün deniz çok harika değil mi?
    Küçük çocuk, başını çevirmeden;
    - Ama rüzgârlı, dedi. Topum denize düşünce sürükleyip götürdü.
     Adam, çocuğun yanına oturup:
    - Eğer biraz genç olsaydım, yüzüp onu alırdım!. dedi. Ama şimdi adım bile atamıyorum.
    Küçük çocuk, ona cevap vermedi. Ve kıyıdan uzaklaşan topunu daha iyi görebilmek için, hemen yanındaki tümseğe çıktı.
    Yaşlı adam, sakin bir ses tonuyla:
    - Ümidini hiçbir zaman kaybetme!. dedi. Bence dua etsen çok iyi olur.
    Çocuk, büyük bir sevinçle:
    - Dua etsem topum geri gelir mi? diye sordu. Denize düştüğü yeri bilir mi?
    - Allah isterse eğer, ona öğretir!. dedi ihtiyar. Topun geri gelmese de, duaların sevabı sana yeter.
    Küçük çocuk, yaşlı adamın sözlerini biraz düşündükten sonra, her okuduğunda dedesinden bahşiş kopardığı duaları ard arda sıraladı. Daha sonra da, topun dönmesi için Allah'tan yardım istedi. Ama üzüntüsü azalmamıştı. O topa bir sürü para harcamış, bayram parasını bile ona katmıştı. Şimdi artık tek şansı, bazen olduğu gibi, rüzgârın âniden yön değiştirmesiydi. Ama deniz çok büyüktü, topu ise küçücük. Akşam üstü hava biraz daha sertleşti. Ve güneş batmak üzereyken sandallar döndü. Çocuk, eve gitmek istemiyordu. Bu yüzden de ihtiyarla birlikte oyalandı.
    Yaşlı adam, hep aynı balıkçıdan alışveriş yapardı. Sonunda onu bulup:
    - Avınız inşallah iyi geçmiştir!. dedi Eğer varsa, birkaç kilo alabilirim.
    Sandaldaki adam, bir kova içindeki balıkları gösterip:
    - Zaten ancak o kadarcık tutmuştum, dedi. Denizde "av" diye bir şey kalmadı.
    - Dua etmeyi denediniz mi? diye atıldı çocuk. Ümidinizi sakın kaybetmeyin!.
    Balıkçı için her şey tesadüftü. Bunun için de "rasgele" derlerdi. Ama şimdi bir şey hatırlamıştı. Yıllar yılı unuttuğu bir şeyi. Çocuğun yanaklarını okşarken:
     - Dua ha!. diye mırıldandı. O zaman tutar mıyım?
    - Tutamasanız bile, duaların sevabı size yeter, dedi çocuk. Bunu yeni öğrendim.
    Balıkçı, böyle bir sözü ilk defa duyuyordu. Başını ağır ağır sallayarak:
    - Ben de yeni öğrendim!. diye gülümsedi. Üstelik de küçük bir öğretmenden.
    Çocuk, bu sözlerden çok hoşlanmıştı. Artık topun gitmesine üzülmüyordu. Yanındaki yaşlı adam ona bir göz kırparken, balıkçı tekrar sandala yöneldi ve ağların üzerindeki eski örtüyü açtı. Bir top vardı orada. Henüz ıslak olduğundan, ışıl ışıl parıldayan bir futbol topu. Balıkçı, onu çocuğa uzatıp:
    - Öğretmenlerin hakkı hiç ödenmez!. dedi. Bunu biraz önce denizde buldum!. Küçük çocuk, rüyada olmalıydı. Hiç beklenmedik şeylerin yaşandığı bir rüya. Aceleyle sağa sola bakındı. Ama her şey gerçekti. Balıkçı da, sandal da, ihtiyar da... Topu ise, işte ellerindeydi. Ona sıkıca sarılıp:
    - Bir daha benden izinsiz gezmek yok!. dedi. Ya dua etmeseydim ne olurdun o zaman?

    SİZLERDE DUA ETMEYİ DENEDİNİZMİ SIKINTILI ANLARINIZDA?... BELKİ DUALARINIZ HEMEN GERÇEKLEŞMEYEBİLİR AMA O DUALARIN SEVABI YETER SİZLERE... YENİ ÖĞRENDİM BENDE.... DUA EN KIYMETLİ BİR HAZİNE BİZİM İÇİN.. BİTER DİYE KORKMAYIN İSTEDİĞİNİZ KADAR KULLANIN... ÖYLE BİR HAZİNE Kİ SINIRSIZ VE KARŞILIKSIZ VERİLMİŞ HEMDE...
                                                                                                                                                               hareketli8hn5
    March 31

    sewgi seli

    y1pS6c-TN8clBcSemLSZ9ipLdAV3OW4NAAnEdAVjyYV0ghEZ5juYeKtBUDwjCts4I-aACcRzjYmMdM

    denizci ve genç kız  

    Heybeliada’daki Deniz Okulu’ndan mezun olan İsmail kendi gibi Gelibolulu
    olan bir genç kıza kaptırır gönlünü. İki sevgili parmaklarına nişan yüzüğü
    taksalar da birbirlerini çok seyrek görmektedirler.



    İsmail, denizaltı muhabere subayı olarak görevlidir çünkü. Üsteğmenin aklına
    harika bir fikir gelir ... Nişanlısına ışıklı mors alfabesini öğretecek,
    Çanakkale’den geçiş yapacakları geceyi planlı olduğu için önceden bildirecek
    ve böylelikle haberleşeceklerdir....



    Boğazı yüzeyden geçmekte olan denizaltının kulesindeki denizciler sigara
    içmekte, sohbet etmektedirler. Aralarından birinin heyecanlı olduğu her
    halinden belli olmaktadır. Gelibolu kıyılarına geldiklerinde karanlık
    içindeki evlerden birinden bir el fenerinin yanıp söndüğü görülür:”Seni
    Seviyorum”.....



    Arkadaşları gülümseyerek İsmail’e bakarlarken genç aşık elindeki fenerle
    sevgilisine karşılık vermektedir. Bu olaydan sonra iki sevgilinin aşkı
    düşmez olur denizaltıcıların dillerinden. Herkes haberleşmek için kurulan
    ışık yolunu konuşur arkadaşları evlen şu kızla da buralardan her geçişimizde
    selamlaşmayı bırak artık diye takılırlar, üsteğmene.Denizaltının üstünün ve
    altının bir olduğu yağmurlu günlerde bile, Çanakkale Boğazından geçerlerken
    elindeki fenerle aşk nöbeti tutan yakışıklı denizci gözünü bir an olsun
    ayırmaz Gelibolu kıyılarından. Yine bir gün 27 yaşındaki Üsteğmen Çanakkale
    den geçecekleri gün ve saati denizaltının uğradığı bir limandan telefonla
    haber verir nişanlısına. Ege denizinden boğaza giriş yapacaklarını en öndeki
    denizaltının kulesinde olacağını bildirir.

    Genç kızın gözüne her zaman olduğu gibi o gece de uyku girmez. Büyük bir
    sabırla pencerenin önünde oturmakta ve gözünü hiç kıpmadan denize
    bakmaktadır. Fenerine yeni pil almış olsa da arada bir yanıp yanmadığını
    kontrol eder yine de

    Birden dev bir karartı belirir suyun üstünde Güneyden gelen bir denizaltı
    pencerenin görüş sahasına girmiştir. Genç kız pencereyi açar ve gecenin
    karınlığına uzattığı elleriyle feneri yakıp söndür. Seni Seviyorum...



    Kulede bulunan denizaltının komutanı Bahri işareti görünce gülümser Hay
    Allah bu kız deniz altıları şaşırdı.Nişanlısının deniz altısı bizim
    önümüzdeydi Bir anlık tereddütten sonra Birinci İnönü Denizaltısı7nın
    komutanı Bahri yanıt gönderilmezse genç kızın telaşlanacağını düşünerek
    karşılık verilmesini emreder.Yanındakilerin ne diyelim komutanım sorusu
    üzerine de şunları söyler ‘Ebediyete kadar..’.



    O gece Üsteğmen İsmail’in görev yaptığı Dumlupınar Çanakkale Boğazına giriş
    yapan ilk denizaltı olmuştur.Ama Gelibolu kıyılarına gelmeden Nara Burnu
    açıklarında İsveç bandıralı ‘noboland adlı gemi tarafından çiğnenmekten
    kaçamamış ve yaralı balina gibi acı dolu sesler çıkararak Çanakkale’nin
    karanlık sularında kaybolmuştur.Her şey birkaç dakika içinde
    gerçekleştiğinden arkadan gelmekte olan Birinci İnönü denizaltısı
    Dumlupınara çarpan geminin yanından habersizce geçerek Geliboluya ulaşan ilk
    denizaltı olmuştur.

    Genç kız nişanlısından haber almanın huzuru içinde başını yastığa koyduğunda
    genç denizci çoktan dalmıştır.’Ebediyete kadar’ sürecek olan uykusuna

    585706q53cm0zj7xhareketlb6

    Dere tepe ,dağ ova dolaşmasını seven tek gözlü bir adam varmış.


    Yürür yürür gidermiş,gider gider yürürmüş.
    Bir gün uzaklarda renkleri karmakarışık bir köy görmüş;alacalı bulacalı garip bir köy.
    Yaklaşmış köye doğru.
    Yolları bir tuhaf,evleri bir tuhaf,insanları bir tuhafmış köyün…
    Girince köyün içine anlamış meseleyi körler köyüymüş burası.
    Kadınların,erkeklerin,çocukların,velhasıl herkesin sımsıkı kapalıymış gözleri…
    Gezginci adam karar vermiş burada yaşamaya…
    -Hiç değilse benim bir gözüm var,diyormuş.
    Körler ülkesinde şaşılar kral olur,derler.
    Bende bunların başına geçer yaşarım demiş.
    Körlerin gözleri yokmuş ama elleri,kulakları,burunları çok hassasmış.
    Kendilerine göre kurdukları bir düzen içinde yuvarlanıp gidiyorlarmış.
    Adam şaşkın hallerine bakıyormuş onların.
    Yürümeleri,konuşmaları doğrusu başka türlüymüş.
    Bir gün körlerden biri ötekinin malını aşırmış.
    Sadece tek gözlü adam görmüş bunu.
    Bağırarak ilan etmiş.
    -Filanca malını çaldı falancanın.
    Körler:
    -Nereden biliyorsun o kadar uzaktan duyulmaz ki,demişler.
    -Ben duymadım,gördüm.
    Gözüm var benim.
    Görüyorum.
    Körler göz diye,bir şey bilmiyorlarmış.
    Uzun yıllar içinde çoktan unutmuşlar bu hissi.
    -Ne demek görmek,demişler nasıl görüyorsun yani,duyulmayacak mesafeden anlıyor musun ne olup bittiğini?
    -Anlıyorum tabii…
    -İnanmayız,imtihan edeceğiz seni…
    Adamı almışlar,uzakça bir yere dikmişler.
    Tecrübeleriyle biliyorlarmış o uzaklıktan hiçbir şeyin işitilmeyeceğini.
    -Anlat bakalım,şimdi biz ne yapıyoruz,demişler.
    Adam anlatmış:
    -Oturuyorsunuz,konuşuyorsunuz,şu ayağa kalktı,bu elini oynattı,beriki bacağını sallıyor vs…
    Derken körler bir evin içine girmişler,bağırmışlar:
    -Anlatsana…
    -İçeri girdiniz,göremiyorum ki…
    Körler bilmedikleri için içeri girmenin ne olduğunu:
    -Ne olmuş yani içeri girmişsek.
    Elli santim fark etti,anlat anlat demişler.
    -Arada duvar var,görmüyorum.
    Körler …
    Sen atıyorsun,demişler,Demincek tesadüf etti.
    Bak,şimdi bilemiyorsun.
    -Çıkın dışarı söyleyeyim.
    -Bu kadar uzaktan duyunca ha içerisi ha dışarısı,ne çıkar yani…
    -Ben duymuyorum,ben görüyorum diyormuş adam.
    -Öyle şey olmaz,demişler.
    Sende bir bozukluk var.
    Saçmalıyorsun,acayip şeyler söylüyorsun.
    Hekime muayene ettireceğiz seni…
    Adamı yaka paça köyün hekimine götürmüşler.
    Hekimde kör tabii…
    Elleriyle yoklamış ve parmaklarını adamın gözünde gezdirirken:
    -Buldum,demiş.Bozukluk burada…
    Adamın açık olan gözünü kastediyormuş hekim ve:
    -Saçmalaması bundan dolayı,diyormuş.
    Ben şimdi hallederim,düzeltirim onu…
    Körler ülkesinde kral olmaya kalkan gezginci zor bela kurtarmış kendini oradan.
    Körler görenleri anlayamazlar.
    Saçmalıyor sanırlar ve onu düzeltip kendilerine benzetmek için gözlerini çıkarmaya uğraşırlar.

    207806v52glqm7ioH.G. WELLS

    Aya giden,atomu parçalayan,genleri yeniden birleştiren insanlık,kendi insanlığını henüz öğrenemedi.
    Tüm teknik gelişmelere rağmen insanlık yönünden henüz karanlık çağları yaşıyoruz.

    y1p2qtAb6QcoCDDWRWjJSkHAi16pI4PB4PUixdK0vaDgPfJfRNAO5i-OTBr97w738hLyW4GDF0t3WoGerry Spence
    Göz odur ki dağın ardını göre,akıl odur ki başa geleceği bile…

    “Dünyaya güzel karakterlerini göstermeyi isteyenler,önce devletlerini bir düzene koymaya çabaladılar.
    Devletlerini düzene koymak isteyenler,önce evlerine çeki düzen verme gereğini gördüler.
    Evlerini düzene koymak isteyenler,önce kişiliklerini terbiyeden geçirmeleri gereğini anladılar.
    Kimse bütünden tek başına sorumlu değildir ve kimse bütünün dışında bırakılmamıştır.
    Kimse sorunların sorumluluğunu kimseye yükleyemez.
    Bütünün bir parçası olarak sorun da,çözüm de insanın kendisinde başlar.

    __________________

    1766387-c01e4220dd6552e1

    Güzellerden Güzellikler Doğar

    Geniş güzel bir bahçede, yan yana dikilen iki limon ağacı vardı.
    Mayıs ayı sonlarında açan limon çiçekleri, bütün bahçenin havasını bir anda değiştirir ve apartmanlara hapsedilmiş insanlara baharın geldiğini müjdelerdi.
    Ancak limon ağaçlarından biri, diğerinden cılız ve şekilsizdi. Bu yüzden büyük ağaç her fırsatta onu küçümser ve tepeden bakardı.
    Ev sahibi de küçük boylu limon ağacından ümit kesmiş görünüyordu. Ona göre ağaç, bu gidişle kuruyup ölecekti. Bu yüzden de onu fazla sulamaz ve bakımını yapmayı pek istemezdi.
    Günün birinde esen sert bir poyraz, karlı dağların yamaçlarındaki bir grup çiçek tohumunu iş adamının bahçesine uçurdu. Fakat bahçenin her tarafı parsellenmiş, sadece limon ağaçlarının altında yer kalmıştı.
    Bir an önce filizlenmek zorunda olan tohumlar, limon ağaçlarının yanına gelerek onların altında yeşermek için izin istedi.
    Büyük ağaç, iyice kasılarak:
    —Böyle bir şey asla mümkün olamaz,diye atıldı. ,Bizler kuru kalmayı pek sevmeyiz. Eğer dibimde çoğalırsanız, suyu emip beni kurutursunuz.
    Aslında büyük ağacın çekindiği başka bir şey daha vardı. Çiçekler rengarenk açtıklarında, limon ağacının sarıya çalan beyaz çiçekleri sönük kalacak ve bahçe sahibinin gözündeki değeri azalabilecekti. Oysa ki ağacın, kendinden güzel olanlara hiç mi hiç tahammülü yoktu.
    Küçük ağaç, uzun boylu arkadaşının tohumlara verdiği cevabı beğenmemişti. Çünkü o,kendisine hayat verenin, o hayat için gerekli olan suyu da vereceğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden, aklına bile gelmiyordu susuzluk.
    Tohumların teklifini kabul ederken:
    —Sizlerle birlikte olmak, bana mutluluk verir, dedi. .Böylelikle yalnızlık da çekmeyiz.
    Fakat küçük olanı:
    —Güzel yaratılanlardan kimseye zarar gelmez, diye tekrarlıyordu. Güzellerden güzellikler doğar sadece.
    Küçük limon ağacı altında filizlenen tohumlar, bir kaç hafta içinde cennet çiçekleri gibi açıp bütün bahçenin göz bebeği haline geldi. Bu arada ağaç, elinden geldiği kadar kendilerine yardımcı olmaya çalışıyor ve çiçeklerin sevdiği yarı güneşli ortamı sağlamak için, eski yapraklarını döküyordu.
    Çiçekler, kısa bir süre sonra mis gibi kokular yaymaya başladı.
    Bahçe sahibi, o ana kadar hiç duymadığı bu kokunun nereden geldiğini araştırdığında, davetsiz misafirleri bularak hayrete düştü.
    Adam, ancak rüyalarında görebildiği bu çiçeklerin güzelliğini devam ettirebilmek için sabahları artık daha erken kalkıyor ve onları en kaliteli gübrelerle besleyip bol bol suluyordu.
    Küçük limon ağacı, köklerinin en ince ayrıntılarına kadar ulaşan bu suları çiçeklerle birlikte içiyor ve büyük bir hızla serpilip büyüyordu.
    Çiçekleri sevgiyle kucaklayan ağaç, ertesi bahara kalmadan o civarın en büyük ağacı haline geldi ve birbirinden güzel kelebeklerin ziyaret yeri oldu. Daha sonra da kendi çiçeklerini açarak bahçenin güzelliğine güzellik kattı.
    Şimdi küçük ve yalnız kalmış olan limon ağacı ise, komşusuna duyduğu kıskançlıkla için için kuruyordu.


    March 24

    ARKADAŞ VE AŞK

    zeemeerminnenanimatieyu3

      ARKADAŞIMA....
     
    Arkadasım'a sonsuz sevgilerimle ...
     
    Eski Türklerde Askerler savaşırken arkadan gelecek herhangi bir saldırıyı kontrol edebilmek için sırtlarını bir ağaca, kaya veya taşa vererek ok atarlarmış. Atalarımız genelde bozkır hayatı yaşadıkları için bu sırt dayanan nesne genelde bir taş veya kaya olurmuş. Yıllar sonra sırt dayanan taşın ismi ARKA-TAŞ dan ARKADAŞ şeklinde dilimize yerleşmiş ve bugün bile güvenebileceğimiz, bizi arkadan vurmayacak olan, samimiyetine güvendiğimiz kişilere verdiğimiz isimdir.
     
    Aşk ve arkadaşlık bir gün yolda karşılaşırlar. Aşk, kendinden emin bir şekilde sorar; -Ben senden daha samimi ve daha cana yakınım sen niye varsın ki bu dünyada? Arkadaşlık cevap verir: - Sen gittikten sonra bıraktığın gözyaşlarını silmek için..

    March 15

    ALLAH MUHAFAZA ETSİN....

    ŞEYTAN VE DOSTLARI
     
     
    Bir gün Şeytan, dünya çapında konvansiyonel bir toplantı için tüm dostlarını çağırmış.
    Açılış konuşmasında demiş ki:
    Müslümanların Camilere gitmesini engell eyemiyoruz. Kur'an okumalarını ve gerçekleri öğrenmelerini de engelleyemiyoruz. Allah ve elçisi  ile sağlam ilişkiler kurmalarını da engelleyemiyoruz.
    Allah ile bir kere  bağlantı kurduklarında üzerlerindeki gücümüz kırılıyor. Dostları demiş ki:
    Gerçekten zor bir durum, peki ne yapalım? Şeytan demiş ki: Bırakın Camilere gitsinler. Fakat zamanlarını
    çalın, böylece Allah ve elçisi  ile bağlantı kuramasınlar..
    Sizden isteğim budur. Şeytan devam etmiş:
    Dikkatlerini dağıtın, böylece gün boyunca Allah ile hayati öneme sahip bağlantıyı kuramasınlar.
    Dostları şaşırmış: Bunu nasıl başaracağız?
    Şeytan:
    Hayatın önemsiz ayrıntılarıyla zihinlerini sürekli meşgul et! Müslümanların kulaklarına şunu fısılda:
    Harca, harca, harca.. Borç al, borç al, borç al..'
    Kadınlarını işe girip uzun saatler boyunca çalışmaları için ikna et ! Erkeklerin haftada 6-7 gün, günde 10-12 saat
    çalışmalarını ve böylece hayatlarında boşluk kalm aması için planlar yap! Çocukları ile zaman geçirmelerini engelle!
    Evleri ferahladıkları bir yer olmaktan çıkacaktır! Zihinlerini o kadar meşgul et ki kendi iç seslerini (oto kritik, nefis
    muhasebesi) dinleyemesinler!
    Böylece kafaları karışacak, Allah ve elçisi ile zihinsel beraberlikleri kopacaktır.
    Bravooo, mükemmel fikir, diye alkışlamış dostları. Durun, daha bitmedi, diye devam etmiş Şeytan:
    Kahvehanelerde, doktor muayenehanelerinde,  kafe'lerde masaları gazete ve dergilerle doldur! Zihinlerini 24 saat haber bombarıdmanına tut! Araba kullanma esnasında tefekkür etmelerini, İnternete girenlerinin mailboxlarını,
    junk maillerle, sipariş  katalogları ile, bahislerle, çekilişlerle, promosyon ürünleri ile ve  boş umutlarla doldur!
    Gazete ve TV'leri ince yapılı güzel modellerle doldur ki kocaları dış güzelliğin önemli olduğuna inansınlar
    ve hanımlarından hoşlanmasınlar!
    Kadınların, akşamları kocalarıyla ilgilenemeyecek kadar çok yorulmasını sağla!
    Eğer kadınlar, erkeklerin ihtiyacı olan sevgiyi ve remezlerse,erkekler  bu sevgiyi başka yerlerde
    arayacaklardır!
    Çocuklarına namazın önemini anlatmalarını engellemek için hikaye kitaplarını tavsiye et!
    Doğaya çıkıp Allahın yaratma sıfatını görmelerini engellemek için onları çok meşgul et, eğlence parklarına,
    fuarlara, spor karşılaşmalarına, oyunlara,konserlere, sinemalara vs götür! Oralarda kavga çıkarıp
    birbirlerini vurmaları sağla! Bizim işimiz fitne çıkarmaktır, bunu unutma! İslami dostluklar ve sohbetler yerine, taraftar-parti
    dostluklarını ve  dedikoduları teşvik et!
    İşte plan bu! Futbol, hayatlarının odağı olsun. Futbolcuların isimlerini çocuklarına ezberletmeyi marifet
    saysınlar! Ancak İslamın şartlarını merak bile etmesinler! Kurnazca plan için dostları şeytanı
    çılgınca alkışlamışlar ve ülkelere dağılırken Müslümanları daha fazla meşgul edeceklerine, telaş içinde oraya
    buraya koşuşturacaklarına, Allah'a, Elçisine ve ailelerine daha az zaman ayırtacaklarına söz vermişler.   Sence bu plan başarılı mı?

    Eğer MEŞGUL değilsen bu yazıyı başkalarınada gönderirmisin?
    March 10

    asıl olan

    690063ocly12extrxb0 Altın Top
    Zengin bir ailenin fakir bir komşusu varmış. Evlerindeki saadetin dalgalanmaları, zengin ailenin duvarlarını aşarak kulaklarına kadar ulaşırmış. Akşam olunca , fakir ailenin evindeki  gülme ve saadeti  duyunca zengin komşu gıpta edermiş. bir gün karısına demiş ki:
    - Biz bu kadar zengin olduğumuz halde neden neşemiz yok? Sen yarın fakir komşunun hanımından sor bakalım, saadetlerinin sebebi ne ise, biz de onlar gibi saadete nail olmaya çalışalım.
    Kadın sabah olunca fakir komşuyu ziyarete giderek, konuşma sırasında evlerindeki saadetin sebebinden sual açmış, fakir komşunun hanımı demiş ki:
    - Bizim küçük bir altın topumuz var. Akşam olunca ben efendime o da bana altın topu atarak oynar eğleniriz.
    Akşam olunca zenginin  karısı meseleyi kocasına nakletmiş. Adam ertesi gün bir kuyumcuya giderek altın bir top  sipariş  etmiş. Topu aldığı günün akşamı karısı ile karşı karşıya oturup, altın topu birbirlerine atmaya başlamışlarsa da, hayal ettikleri neşe bir türlü  doğmamış... Hatta madeni topun ağırlığı sebebeiyle canları yanmış; sert atışlar yüzünden topun isabet ettiği vücutları, yer yer morarmış. Sabah olur olmaz zenginin karısı, alelacele fakirin  ailesinden sual etti:
    - Biz senin dediğin altın topu yaptırdık, fakat neşelenemedik, dedi. Fakir komşu:
    - A komşum, o bildiğin gibi top değil. Sarı saçlı masum bakışlı bir yavrumuz var. biz ona "altın top" diyoruz. akşam olunca kah benim kucağıma, kah babasına koşar ve bizi eğlendirir. Onunla meşgul olurken yorgunluğumuzu unutur, neşeleniriz, cevabını verdi.
    Binaya konulan harç, nasıl tuğlaları birbirine kaynaştırır ise, evlat da karı ve kocayı birbirine bağlar.
      
    March 06

    agızdaki tas

    Ağızdaki Taşın Hikmeti



    Birgün hazret-i Ebû Bekr 'r.a.', hazret-i Fahr-i âlem seyyid-i veled-i âdem Nebiyyi muhterem ve habîb-i mükerremin 's.a.v.' huzûr-ı şerîflerinde, se'âdetle otururlarken;
    Bir bedbaht kötü huylu kimse; bir edebsizlik edip, Ebû Bekre dil uzatıp, yakışıksız sözler söyledi. Hazret-i Server-i kâinât; o edebsiz, Ebû Bekre edebsizlik etdikce; birşey söylemez, ba'zan da tebessüm eder idi. Hazret-i Ebû Bekr; o bedbaht ve edebsizin edebsizliği haddi aşınca; zarûrî olarak gadaba gelip, birkaç söz söyleyince; hazret-i Fahr-i kâinât, se'âdetle ve devletle yerinden kalkıp, gitdi. Hazret-i Ebû Bekr 'radıyallahü teâlâ anh' Sultân-ı Enbiyânın ardına düşüp, yetişdi ve dedi ki:
    - Yâ Resûlallah! Niçin, bir hayâsız, edebsizlik edip, gönül incitirken, susu, birşey söylemediniz. Şimdi, ben ona söyleyince, kalkıp, gitdiniz; sebebi nedir.
    Hazret-i Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn 's.a.v.' buyurdu ki:
    - Yâ Sıddîk! O hayâsız ve bedbaht sana dil uzatmağa başladığı zemân, Allahü teâlâ bir melek gönderdi ki, o kimseyi karşılayıp, kovacak idi. Sen, hemen gadaba geldin; söylemeğe başladın. O melek gidip, yerine iblîs geldi. İblîs-i la'înin olduğu yerde, ben durmam.
    Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk 'r.a.' ondan sonra, vaktli vaktsiz söz söylememek için, mubârek ağzına bir taş koyar idi. Ne zemân söz söylemek lâzım gelse, evvelâ fikr ederdi. Bir söz söyliyeceği zemân, o sözü kendi kendine nice zemân düşünür, tefekkürden sonra, mubârek ağzından o taş parçasını çıkarıp, ne söz söyliyecek ise söyler idi. Sonra o taş parçasını mubârek ağzına alıp, tesbîh ve tehlîl ile meşgûl olurdu. Kimseye, hayrdan ve şerden dünyâ kelâmı söylemez, eğer kat'î lâzım ise ve çok efdal ise, söylerdi. Yoksa, gecede ve gündüzde tesbîh ve tehlîl ile meşgûl idi.
    Kaynak:

    biliyomusun

     

     

     

    BILIYOR MUSUN SEN KIMSIN?..



    SEN,

    “Siz insanlar için çikarilmis en hayirli bir ümmetsiniz, iyiligi emreder,
    kötülükten vazgeçirmege çalisirsiniz..
    Çünkü Allah’a inaniyorsunuz..” Fermaninin sahibisin!..

    SEN,

    “Alemlere rahmet olarak gönderilen” ve dehsetli mahser günü herkesin “Nefsi! Nefsi!” diye çirpinacagi bir zamanda, secdelere kapanip; “Ümmetimi isterim Ya Rab!..
    Ümmetimi bagislamadikça kalkmam” diye feryad edecek olan Habib-i Kibriya’nin ümmetisin!..


    SEN,

    Resûlullah’in ashabina; “Orduya yardim ediniz” dedigi zaman, bütün servetini alip getiren ve Peygamberin “Çocuklarina ne biraktin?..”
    sorusuna; “Allah’i ve Resûlünü biraktim Ya Resûllullah!” cevabini veren Hz. Ebûbekir’in yolundasin!..



    SEN,

    Devlet reisi oldugu halde, içi su dolu bir tulumu sirtina yüklenerek halk içinde dolasan ve oglunun; “Babacigim, niçin böyle yapiyorsun?” sorusuna; “Oglum! Nefsimi biraz begenir gibi oldum..
    Onu zelil etmek, gururumu kirmak istiyorum” diyen Koca Ömer’in izindesin!



    SEN,

    Müslümanlar arasinda açligin ve kitligin hüküm sürdügü bir zamanda Sam’dan kendisine ait zeytinyagi, üzüm ve bugday yüklü olarak gelen bir deveyi yükleriyle beraber yoksullara tasadduk eden Hz. Osman’in ardindasin!..

    SEN,

    Cebinde bulunan 4 dirhem servetin 1 dirhemini gizlice, 1 dirhemini açikça, 1 dirhemini gece ve kalan 1 dirhemini de gündüz , kimsesizlere sadaka olarak veren ve Allah Resûlünün; “Neden böyle yaptin ?”suâline “Belki Allah bunlarin birini olsun kabul eder düsüncesiyle diyen Hz. Ali’yi takip edensin!


    SEN,

    Allah yolunda cihada çikan ve karsisinda ATLAS Okyanusunu görünce, devesini dizlerine kadar denize sürerek, kilicini çekip; “Ya Rabbi! Sahid ol! Önüme su uçsuz bucaksiz derya çikmasaydı senin sanini daha ileriye götürürdüm!” diyen mücahidlerin pesindesin!..

    SEN,

    40 sene yatsi abdestiyle sabah namazini kilan Imam-i Âzam’larin, Malazgirt Ovalarinda Allah Allah sesleriyle at kosturan ve Anadolu kapilarini müslüman Türklere açan Alp Arslanlarin arkasindasin!..

    SEN,

    Misafir kaldigi evde gece sabaha kadar ayakta duran ve; “Biz Kur’anin bulundugu odada ayaklarimizi uzatip yatmaktan hayâ ederiz” diyen Osman Gazilerin torunusun!..

    SEN,

    Resûllullah’in müjdesine nail olup, küfrün dogu kal’asini, istanbul’u fethederek Islam’a teslim eden, yeni bir çag açan Fatihlerin, dünyayi müslümanlardan baskasina dar gören Yavuzlarin, karalarin- denizlerin hakani Kanûnilerin neslisin!..

    SEN,

    Istanbul’da okumaya basladigi Ezan-i Muhammediyeyi, Çaldiran ovalarinda bitiren, Tuna’da aldigi abdestin namazini Afrika çöllerinde kilan, Hazer kiyilarinda getirdigi tekbir seslerinin yankilarini Viyana kapilarinda duyan kahramanlarin evladisin!..

    SEN,

    Vatanini, mukaddesâtini müdafaa ederken düsman kursunlarinin darbeleriyle bagirsaklari delik-desik disariya firlayan ve bir eliyle onlari karnina iterken, diger eliyle gögsünden bir baska kursunu eliyle çikarip, yaninda bulunan arkadasina; “Al arkadasim! Sag olur da dönersen, su kursunu ogluma ver! Ve O’na de ki; “Bunu sana baban son nefesinde gönderdi ve O’da ayni sekilde ogluna aktarmazsa hakkimi helal etmem! “ dedi diye ulvî ruh örnekleri veren sehitler kafilesinin çocugusun!..


    ISTE SEN BUSUN!..

    Bu altin halkalara eklenebilecek daha binlerce halka içerisinde;

    Senin cevherin, aslin astarin, esasin budur iste!..

    Sen bu kapilar disinda baska bir kapini insani,

    Bu altin halkalar disinda baska bir halkanin esiri olamazsin!

    Namazsiz, niyazsiz, maneviyatsiz, ruhsuz, köksüz, kozmopolit, satilmis olamazsin!

    Allahsiz, Peygambersiz, Kitapsiz olamazsin!

    “Bana dokunmayan bin yil yasasin!” “Neme lazim” “Evimden uzak”

    “Her koyun kendi bacagindan asilir” gibi yahudi sözlerini agzinin sakizi yaparak, mücadele ve hizmet azmini yitiremezsin!

    Komsun aç iken, sen tok gezemezsin!

    slam’in yasak kildigi günah yuvalarinda vaktini öldüremez, aile fertlerini batinin kokusmus hayat tarzina uyduramazsin!

    Yavrularini çagdas asrin zihniyetine terkedip, cehenneme talip olamazsin!

    Sen kainatin en üstün varligi olarak yaratildin, buna layik olarak cennet bahçelerine talip olmalisin..

    Hem burada... Hem orada

    ,

     

     

                                                                                                                                                                                    

     

    February 26

    "SEN NASIL MÜSLÜMANSIN"

    "SEN NASIL MÜSLÜMANSIN"

     

    Bir gence buyurdu ki: "Oğlum,senin maksadın,Sâdece yemek içmek,olmasın aman sakın! Buna düşkün olanın,kıymeti çünkü evlat,Çıkardıkları ile ölçülür,aman dikkat!
    Dünyâda bir günâhı,terk ederse bir insan,Cennet'te onun aslı,edilir ona ihsân.Oğlum, şöyle düşün ki, ölürsün bu gün artık,Bu düşünce içinde,yap ölüme hazırlık.Allah'ı sevdiğini, söylüyorsun ey insan,Niçin bir musîbette,edersin peki isyân?

    Sabredebiliyorsan,bir belâ geldiğinde,Hakîkat payı olur,senin bu dediğinde.Eğer isyân edersen, musîbet geldiği an,O zaman bilmiş ol ki,yalandır o iddiân.Bir gün Resûlullah'a, bir müslüman gelerek,Dedi: "Yâ Resûlallah,seviyorum seni pek."Resûl, ona cevâben, buyurdu ki: "Ey kimse,Peki,fakirlik için,hazırlan öyle ise!" Birisi de gelerek arz etti ki: "Efendim,Allahü teâlâya, pekçoktur muhabbetim."

    Resûlullah ona da,buyurdu ki: "Ey insan,Öyleyse belâ ile,musîbete hazırlan!" Gavs-ı a'zam,bir gün de,buyurdu ki: "Aman hâ,Gafletle yaşayıp da, isyân etme Allah'a.
    Zîrâ yeri gelince,"Müslümanım" diyorsun,Ne garip iddiâ ki,dînini bilmiyorsun.Hâlbuki sen dînini, bilmeyince mükemmel,Hangi esâsa göre,yaparsın peki amel?Yalnız dîni bilmek de, yetişmez yine sana,Zîrâ amelsiz ilim,vebâldir bir insana.

    "Lâ ilâhe illallah",söylemek kâfi değil.,Bunun icâbını da,yapmalısın bil-fiil.Öyleyse ilk evvelâ,güzel öğren dînini,Sonra da buna göre,yap bütün amelini.Sırf amel yapmakla da, bitmiyor yine işin,Zîrâ yapmak gerekir,her işi Allah için.Buna "İhlâs" denir ki,mühimdir bu da gâyet,İhlâssız amellerin,faydası olmaz elbet.Kalp gözlerin açılsın, istiyorsan sen eğer,Bir mânevî tabip bul, ona teslim ol,yeter.Başını,o tabibin, koyuver eşiğine,
    Îtirâzda bulunma,onun hiç bir işine.

    O Allah adamının,bir şefkatli nazarı,Süpürür kalbindeki,bütün kir ve pasları.Ve onun bir kelâmı, şifâdır kalp derdine,O her ne emrederse,hemen getir yerine.Kalp derdiyle ilgili, olan ihtiyâcını,Ona arz et,o bilir,bu derdin ilâcını.Her hangi musîbetle,karşılaşırsan şâyet,
    Günâhını düşünüp, istiğfâra devâm et! Hep günah işlemekle,gelir çünkü her belâ,Ve aslâ bir kuluna,zulmetmez Hak teâlâ.Ölüm ve âhireti, düşün ki ey evlâdım,Ecelin yaklaşıyor, ardından adım adım.Bu gaflet pamuğunu, çıkar at kulağından,Zîrâ ölüm yakındır,sana belki yarından.

    Henüz ecel gelmeden, kendine gel ki artık,Zîrâ öldükten sonra fayda vermez pişmanlık."

    ucxglcl9sf41ry1fq1

    Evliyalar Ansiklopedisi

    Selam Sevgi ve Dua Ile

    DERVİŞ OLDUGUN İCİN

    6d80dc0a65

    Derviş Olduğun İçin



    Sultan Mahmûd Gaznevî, bütün Asya'ya hâkim olduğu zamanda, Harkân şehrine yakın gelmişti. Adamlarından bir kaçını, Harkân'a Şeyh Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretlerinin huzûruna göndermiş ve Şeyh hazretlerini yanına çağırmıştı. Şeyh hazretleri buna karşılık, bir özür beyân ederek gitmek istemediler. Durum, Mahmûd Gaznevî'ye bildirilince,
    - Haydi kalkınız! Zîrâ o, bizim sandığımız kimselerden değildir. Biz ona gidelim, dedi. Sonra kendi elbisesini Kâdı İyâd'a giydirdi ve kendisi de silâhtar olarak, Kâdı İyâd'ın yanında Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'nin evine girdi. Mahmûd Gaznevî selâm verince, Ebü'l-Hasan hazretleri selâmını aldı. Fakat ayağa kalkmadı. Mahmûd Gaznevî, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'ye;
    - Sultan için neden ayağa kalkmadınız?diye sorunca, Ebü'l-Hasan, Sultan Mahmûd'a;
    - Mâdem ki seni öne geçirmişler, yanıma gel bakalım, dedi. Soruya o ânda cevap vermediler.

    Sultan Mahmûd Gaznevî, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'ye;
    -
    Bâyezîd-i Bistâmî nasıl bir zât idi? diye sordu.
    Ebü'l-Hasan-ı Harkânî:
    - Bâyezîd, öyle kâmil bir velî idi ki, onu görenler hidâyete kavuşurdu. Allahü teâlânın râzı olduğu kimselerden olurdu, diye cevap verdi.
    Sultan Mahmûd bu cevâbı beğenmedi ve;
    - Ebû Cehl, Ebû Leheb gibi kimseler, Fahr-i kâinâtı, Server-i âlemi nice kere gördüler. Fakat hidâyete gelmediler. Hâl böyle olunca, Bâyezîd'i görenlerin hidâyete geldiklerini nasıl söylüyorsun? dedi.
    O, Resûlullah efendimizden daha yüksek mi ki, iki cihânın efendisini, üstünlerin üstünü olan Allahü teâlânın sevgili Peygamberini gören, küfürden kurtulamadı da, Bâyezîd'i görenler mi kurtulur demek istedi.
    Ebü'l-Hasan;
    - Ebû Cehl ve Ebû Leheb gibi ahmaklar, Allahü teâlânın sevgili Peygamberini, insanların en üstünü olan hazret-i Muhammed (s.a.v) olarak görmediler. Ebû Tâlib'in yetimi, Abdullah'ın oğlu olarak gördüler. O gözle baktılar. Eğer, Ebû Bekr-i Sıddîk gibi bakarak, Resûlullah olarak görselerdi, eşkıyâlıktan, küfürden kurtulur, onun gibi kemâle gelirlerdi, buyurdu.

    Sultan Mahmûd Han bu cevâbı çok beğendi. Din büyüklerine olan sevgisi arttı. Sultan Mahmûd;
    - Bana nasîhat ediniz, deyince
    Ebü'l-Hasan-ı Harkânî;
    - Şu dört şeye dikkat et: Günahlardan sakın, namazını cemâatle kıl, cömert ol, Allahü teâlânın yarattıklarına şefkat göster, dedi.
    Sultan Mahmûd;
    - Bana duâ buyurun, deyince,
    Ebü'l-Hasan-ı Harkânî;
    - Ey Mahmûd, âkıbetin makbûl olsun,dedi.
    Bunun üzerine Sultan Mahmûd, Ebü'l-Hasan-ı Harkânî'nin önüne bir kese altın koydu. Buna karşılık Ebü'l-Hasan, sultânın önüne arpa unundan yapılmış bir yufka ekmeği koydu. Sultan ekmekten bir lokma aldı. Fakat lokmayı yutamadı. Bunun üzerine Ebü'l-Hasan hazretleri;
    - Bir lokma ekmeği yutamıyorsun. İster misin, şu bir kese altın bizim de boğazımızda dursun? Biz paralarla olan alâkamızı kestik. Şu altınları önümden alınız, dedi. Sultan, Ebü'l-Hasan'ın paraları almasını çok istedi ise de, kabûl etmeyince, ondan bir hâtıra istedi. Ebü'l-Hasan hazretleri ona hırkasını verdi.

    Sultan Mahmûd giderken, Ebü'l-Hasan ayağa kalktı. Bunun üzerine Sultan Mahmûd;
    - Geldiğim zaman hiç iltifat etmemiştin, fakat şimdi ayağa kalkıyorsun. O hâl niye idi? Bu ikrâm nedir? diye sordu.
    Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretleri;
    - Buraya pâdişâhlık gururu ile beni imtihan için geldin. Şimdi ise dervişlik hâliyle gidiyorsun ve dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya başladı. Önce gurur içinde olduğundan dolayı ayağa kalkmadım. Fakat şimdi derviş olduğun için ayağa kalkıyorum." dedi.


    Sultan, sonra gazâya gitmek üzere Harkân'dan ayrıldı. Sevmenât'a geldi. İçine mağlûb olma korkusu düştü. Birden atından inip, bir köşede Ebü'l-Hasan hazretlerinin hırkasını eline alıp;
    - Yâ İlâhî! Şu hırkanın sâhibinin yüzü suyu hürmetine, şu kafirlere karşı bizi muzaffer kıl. Ganimet olarak ele geçireceğim her şeyi dervişlere vereceğim, diye duâ eder etmez, düşman tarafında bir toz-duman ortaya çıktı. Düşmanlar, bu toz-duman içinde birşey görmiyerek, kılıçlarını birbirlerine vurdular ve kendi kendilerini öldürdüler. Sağ kalanları dağılıp gitti. O akşam Sultan Mahmûd, rüyâsında Ebü'l-Hasan-ı Harkânî hazretlerini gördü. Ebü'l-Hasan-ı Harkânî, Sultan Mahmûd'a;
    - Allahü teâlânın dergâhında, hırkamızın yüzü suyu hürmetine zafer kazandın. Eğer o anda isteseydin, kâfirlerin hepsinin müslüman olmasını sağlayabilirdin." buyurdu.

    February 25

    EFENDİM...

    y1pslywvg-IAReQRVcpbiqCDMbA8OSrxtV1_bnaMMr0FHbZozZbiK56qZqQqSAFME_JQhYhqtWO40I

     

    Sen Ahmed ü Mahmud ü Muhammedsin efendim

    Hak’dan bize Sultan-ı müeyyedsin efendim.

    (Şeyh Galip)

    Vahiy meleği Cebrail aleyhisselam, anlatıyor:

    -Hazret-i Allah, beni yarattı. Onsekizbin yıl arz altında kaldım…

    -Ey Cebrail seni kim yarattı?

    -Sen yarattın yara Rabbi. Her şey senin ve sen her şeyi yaratansın… Bense… ben, güçsüz ve ihtiyaç sahibi bir mahlukum.

    Konuşmadan sonra bir onsekizbin yıl daha geçti… Yüce Allah yine sordu:

    -Seni kim yarattı?

    -Ya Rabbi, beni yaratan; öldürmeye ve diriltmeye kudreti olan sensin. Bense kuvveti hiç bir şeye yetmez biçarayim.

    Üçüncü onsekizbin yıl da geçti…

    -Ey Cebrail, ben kimim, sen kimsin?…

    -Allahım sen her şeyin yaratıcası ve sahibi; bense bir kulcağızım.

    Bu cevabımın peşinden bir merakımı dile getirdim:

    -Ya Rabbi benden üstün bir varlık halkettin mi?

    -Karşına bak, buyurdu…

    Yüce emre uyarak gösterilen yere baktığımda bir nur gördüm. Ama nasıl bir nur? Güzelliğine hayran kaldım. Dört tarafında da dört ayrı nur?

    -Allahım, gözlerimi alan bu harika aydınlık da ne?

    -Seni, ne kadar melek varsa hepsini ve bütün her şeyi aşkına yarattığım nur!… O, en aziz kulum ve Peygamberimdir. O, canlı cansız her şeyin en üstünü ve en hayırlısı olan Muhammed Mustafa’dır “sallallahü aleyhhi ve sellem”

    Sordum:

    -Ya çevresindeki nurlar?

    -Sağındaki Ebu Bekir Sıddik, solundaki Ömer ibni Hattab, önündeki Osman bin Affan, ardındaki Ali İbni Ebi Talib’dir. “Radıyallahü teala aleyhim”.

    -Ya Rabbi; bu beş kişinin diğer insanlardan üstün bir tarafı olmalı!

    -Bu beşi kendime dost seçtim. Onları seven beni sevmiş, düşmanlık eden bana düşman olmuş olur. Bunları sevenleri cennete, sevmeyenleri cehenneme koyacağım.

    Hak yarattı alemi, aşkına Muhammed’in

    Ay ü günü yarattı, şevkine Muhammed’in

    İlk insan Adem Peygamber, arş üzerinde “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah” yazısını görünce ismin sahibinin erişilmezliğini anladı. Ancak O’nun ismi sadece göklerin en yükseğini mahyalandırmamıştı. Kelime-i tevhid cennette her sarayda, her yaprakta, her çiçekte, her bucakta okunuyordu.

    Adem aleyhisselam, bu hali oğlu Şit Peygambere anlatıyor:

    -Cennette O’nun ismi ile güzelleşmemiş bir tek köşe bile görmedim. Her yan ve her yön o şerefli ismin pırıltılarını aksettiriyor.

    -Peki, babacığım hanginiz daha kıymetlisiniz?

    Şit aleyhisselamın sualine Adem Peygamber cevap vermek istememiş olacak ki sükutu tercih etti. Ne var ki aynı sual üçüncü kere tekrarlanınca ezeli hakikat daha o günden açıklandı.

    Alemlerin Rabbi buyurdu:

    -Ya Adem! Her şeyi senin için yarattım, seni ise o seçilmiş için!!! Cenneti o’nunla ve o’nun ümmetiyle dolduracağım. Kendisine arap dili ile Kur’an-ı kerim indireceğim. Bu kitabın emir ve hükümleri, hiç değişmeyerek dünyanın sonnuna kadar devam edecektir. Bu peygamber, benim en sevgili kulumdur. İyiliği her insana ulaşacaktır. O’na uyanlar seçkin kullarımdan olur. Büyük şefaat sahibidir. İsmi yer yüzünde “Muhammed” göklerde “Ahmed”dir. O’nu dünyanın sonuna yakın göndereceğim. Hiç bir Peygamber O’ndan üstün olmadığı gibi, hiç bir ümmet de O’nun ümmetinin sayısına varamayacaktır. Ümmeti abdestli gezer. Öyle ki bunların yerdeki nurları yıldızların gökteki aydınlığı gibidir.

    Ol dedi oldu alem, yazıldı levh ü kalem,

    Okundu hatm-i kelam, şannına Muhammed’in

    Adem babamız, cennetten çıkarılınca, üç yüz sene göz yaşı döktü. Çok üzgün ve çok pişmandı. Gaibden gelen bir sesin de hatırlatması ile el açıp-cennette iken Cebrail aleyhisselamdan öğrendiği bazı isimleri araya koyarak-dua etti:

    -Ya Adem, kıyamete kadar gelecek evladının günahlarının bağışlanmasını isteseydin bu isimlerin sahiplerinin sevgisi için yine kabul ederdin…

    Hep erenler geldiler, dergaha yüz sürdüler

    Zikr-ü tevhid ettiler, nuruna Muhammed’in

    O, müthiş tufandan önce Nuh aleyhisselama bir gemi yapması buyurulunca yüzyirmi dörtbin dört tane tahta hazırladı. Ve Cebrail’in tenbihi ile her tahtaya bir Peygamberin mübarek adını yazdı. Ancak ertesi gün tahtalardan isimler silinmişti. Olaya çok üzüldü. İsimleri tekrar yazdı. Devrisi sabah yazılar yine silindi. Bir daha yazdı ama bir sonraki gün tahtalar bomboştu… çok müteessir oldu… bir tuhaflık vardı bu işte. Sır, gelen vahiyle çözüldü.

    -Tahtaların ilkine benim, sonuncusuna da habibim Muhammed Mustafa aleyhisselamın adını yaz ki şeytan öbür isimleri silmesin.

    Nuh Peygamber, emredildiği gibi yaparak çalışıp gemisini tamamladı. Fakat dört tahta artmıştı. Bunu Cebrail aleyhisselamla konuştu:

    -Ya Cebrail, fazla gelen dört tahtayı ne yapayım?

    Vahiy meleği suali Hak teala’ya sundu.

    İnsanlığın ikinci babası Nuh Peygambere haber geldi.

    -Ey büyü peygamber! O dört tahtaya son peygamberimin dört halifesinin isimlerini yaz; gemi o zaman tamam olacaktır. Zira o dört insan, İsla dininin dört sütunu gibidir. İslamiyet onlarla ayakta kalır ve onlar sayesinde dünyanın her tarafına yayılır. Vahye uyularak denilenin yapılması ile gemi tamamlandı ve ondan sonra yüzebildi.

    Nuh Peygaber, Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali’nin isimlerini artan tahtalara yazarak bunları gemisine çakmadıkça görünüşteki kusursuzluğa rağmen geminin yüzmesi ve felaketten kurtulması mümkün olmamıştı.

    Ya mü’minler… mü’minlerin de o dört büyük zatın ismini kalplerine yazmadıkça dıştan ne kadar olgun ve noksansız görünürlerse görünsünler büyük imtihanda kurtulmaları mümkün olabilir mi? Sadece iki cihan güneşi eşsiz ve emsalsiz Peygamberimizi değil, O’nun dostlarını da sevmek gerekiyor… Bu şart yerine gelmeden, O’nun sevdiklerinin aşkı kalbe yerleşmeden cezadan kurtulmak ne mümkün?…

    Veysel Karani kazandı, ahir yine özendi

    Sekiz uçmak bezendi, aşkına Muhammed’in

    İbrahim aleyhisselam, bir gün rüyasında Cenneti gördü. Uzunluğu yer ile gök arasındaki mesafeden fazlaydı. Meleklere:

    -Buralar kime mehsustur? diye sordu.

    -Evlatlarından Muhammed Mustafa ve o’nun ümmeti içindir, diye cevap verdiler.

    İbrahim Peygamber, dikkatle bakınca ağaçlarda”La ilahe illallah” budaklarında “Muhammedün Resulullah”, meyvelerinde “Sübhanellah”, “Velhamdülillah” cümlelerinin yazılı olduğunu gördü…

    Uyandığında rüyasını milletine nakletti.

    -Ümmeti Muhammed kimdir, diye sordular. İbrahim aleplisselam, düşünceye daldı. O anda Cebrail aleyhisselam peyda oldu ve:

    -Ne düşünüyorsun ey Allah’ın dostu, dedi.

    -Bir rüya gördüm… girdüklerimi ümmetime anlattım, Muhammed ümmetini öğremek istediler. Benimse bu hususta bilgim yok. Onun için düşünüyorum.

    Cebrail aleyhisselam:

    -Ben de fazla bir şey bilmiyorum, diyerek Cenab-ı Hakka arz etti:

    Yüce Allah şöyle buyurdu:

    -Muhammed, benim ahir zaman Peygamberimdir. Makbul kullarıma Peygamber olarak gönderecğim. O peygamberi bütün yaratılmışların arasından seçtim. Kendisini ve ümmetini yerden ve gökten yüzyirmi dört bin yıl evvel yarattım. Kıyamet günü O’nun yolundakilerin yüzü bütün insanların yüzünden daha ak, aydınlık ve abdest suyu değen vücut parçaları pırıl pırıl olacaktır.

    Feriştehler geldiler, saf saf olup durdular

    Beş vakit namaz kıldılar, aşkına Muhammed’in

    Tevrat, Musa aleyhisselama inince büyük Peygamber çok sevindi ve şükrünü dile getirdi. Cenab-ı Hak:

    -İnsanların kalbine baktım. En mütevazi olarak seni gördüm. Bu sebeple seni Peygamber yaptım ve benimle konuşma devletine erdirdim, dedi ve ilave etti:

    -Ölünceye kadar tevhid üzere ol. Sevgili Muhammed Mustafa’nın Resulüm olduğunu tasdik et ve kalbine O’nun muhabbetini yerleştir!

    -Ya Rabbi, Muhammed kimdir; O’nu tanımıyorum?

    -O öyle bir kimsedir ki yerleri ve gökleri yaratmadan binlerce sene evvel güzel ismini arşın üzerine yazdım. Ya Musa, sana çok yakın olmamı ister misin? Öyle bir yakınlık ki bedenine ruhdan ve gözünün siyahına beyazından daha yıkn olayım!..

    -Allahım bundan gayrı ne arzum olabilir?…

    -Öyleyse Habibime çok selavat oku.

    Hak teala devam etti:

    -Ölen bir kimse Muhammed aleyhisselamı inkar etmişse, o bedbahtı sürüterek cehenneme attırırım. Beni görmesini nasip etmem ve hiç bir melek ve peygamberin şefaat etmesine de için vermem!…

    Bunu yolundakilere bildir.

    -Ya Rabbi O’nun hakkında biraz daha bilgi sahibi olmak isterim.

    -Eğer Muhammed aleyhisselam olmasaydı; yeri-göğü, cenneti-cehennemi ayı, güneşi, geceyi-gündüzü, melekleri, Peygamberleri ve hiç bir şeyi yaratmazdım. O’nun Peygamberliğini kabul etmezsen İbrahim halilulllah bile olsan sana eziyet ederim!…

    -Onun Peygamberliğini ve yüksekliğini kabul ettim Ya Rabbi!…

    Havada uçan kuşlar, yeşerüp dağ ü taşlar,

    Yemiş verir ağaçlar, aşkına Muhammed’in

    Davut aleyhisselam, bir gün Zebur okurken kitaptan bir nur yükseldiğini; bu nurun odayı doldurduğunu ve kalbinin rahatladığını gördü… Ve bu hal, her Zebur okuyuşunda tekrar etti. Nurun mahiyetinni Allahü tealaya sordu:

    -Ya Rabbi bu nur neyin nesidir?

    -O, habibim Muhammed Mustafa’nın nurudur. Cümle alemi onun hatırına yarattım.

    Bu tüyler ürperten ilahi cevap üzerine Davut Peygamber, yüksek sesle “Lailahe illallah Muhammedün Resulullah” dedi. Bütün yırtıcı hayvanlar, kuşlar, böcekler ve yılanlar, çevresine toplandılar ve:

    -Öyledir ya Davut! diyerek onu doğruladılar.

    Bu olaydan sonra Davut Peygamber, Zubur okumaya başlarken kelime-i tevhid söyle oldu.

    İmansızlar geldiler, andan iman aldılar

    Beş vakt namaz kıldılar, aşkına Muhammed’in

    O’nu övmeye kalkan erir ve tükenir.

    O’nu hiç bir lisan medhetmeye kafi gelmez. O’ kelimeler üstü ve kelimeler ötesi ve gönüller dolusu sevgiye layıktır.

    Yunus kim ede medhi, över Kur’an ayeti

    Ah! vergil salevatı, aşkına Muhammed’in

    Biz de… kendim, eşim, dostum, tanışım, arkadaşım, binler, onbinler, milyonlar, milyarlar, O’nu o en sevgili ve en üstün’ün Peygambeliğini kabul ettik ya Rabbi…

    Bundan üstün devlet bilmiyoruz ya Rabbi!..

    February 07

    COBANIN AŞKI

    y1pXPrKlFtW7CrXlTeLO3nbX8ZhRwK2HpUnjRaBwoMB9T5uQJAtoszIMYrG8gmwKhc8W7GoMHtWxT0TXLok6DMX9gkGb6HNi0wc
    Tesbih  Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini:
      - Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kâr etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki "sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine" dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim...

      Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini:
      - Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kâr etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki "sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine" dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim...
      İhtiyar adam bu esnada gözlerini dikmiş, iskeletinin üstüne deriden bir zırh giydirilmişcesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına karışmış, uzaklara dalıp dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan diğer çobanı süzüyordu. Sonra bir ah çekti, yüzünü nefes almadan konuşmasını sürdüren delikanlıya çevirip tebessüm etti.
      - Kolay evlat kolay, dedi, çaresizseniz çare sizsiniz. Ve tane tane anlatmaya başladı.
      İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu kulübesinde dertlerine derman aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın bütün dertlerini paylaştığı, her meselesini danıştığı bir bilge idi. Yıllar önce padişah kendisini tanıyıp sevdiğinde bir tek şey istemişti ondan; burada yaşamaya devam edecekti ve kimsecikler bilmeyecekti kim olduğunu. O günden beri de bu kulübede yaşıyar, gelen geçene ikram edip, gül alıp gül satıyordu. Padişahın kızının aşkıyla eriyip muma dönen genç çoban ve yanındaki kadim dostu nereden bilsindi bu garip ihtiyarın padişahın gönlüne sultan olduğunu.
      Aşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten sonra, her şeyin bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o saf ve tertemiz teslimiyetiyle:
      - Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde tesbih, kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir miyim?
      - Evet, dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah diyeceksin, kırk gün sonra padişahın kızı senindir.
      İki dost hemen yola çıktılar, aşık çobanın yüzüne kan, dizlerine derman, yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına sarılıp, elinde tesbih, gönlünde aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme bir tebessüm, mağaranın yolunu tuttu. Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden diz çöktü, dualar etti, gözlerini kapattı, kalbini padişahın kızına bağladı, eline tesbihi aldı ve dudakları kıpırdamaya başladı: Allah, Allah, Allah...
      Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih taneleri gibi kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti çoktan sarmıştı. Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah diyen gençten bahsediyordu. Cami çıkışında ihtiyarlar, çeşme başında kadınlar, tarlada işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu konuşuyordu:
      - Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah'a adamış, gece gündüz durmadan Allah diyormuş, Allah Allah..."
      Aşık dostunun ne halde olduğunu merak eden genç çoban, mağaraya geldiğinde üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin gözleri kapalıydı, dudaklarının da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı herhalde diye düşündü. Tespih tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya devam ettiğini görünce de, bu nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada gözlerini açan genç adam, karşısında arkadaşını görünce, günlerdir yalnızlığıyla paylaştıklarını birbiri ardına anlatmaya başladı: Kırk günün yarıdan fazlası geçmişti, o durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı vardı, ne bir haber, ne bir ümit kırıntısı... Acaba, diyecek oluyor, yutkunuyor, hayır diyor, tespihine bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor, avuçlarını sıkıyor, gözleri doluyordu. Vedalaştılar. Ay ışığında dostunun gözlerine yayılan başkalık dikkatini çekmişti genç çobanın.
      Aşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini kapattı, boynunu neye bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü, dudakları kıpırdamıyordu artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu, tükendi her şey, hiç tükendi, an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah...
      Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki dervişin namı bütün ülkeyi sarmış, nihayet sarayın koridorlarında konuşulur olmuştu. Meselenin aslını merak eden padişaha, bu insanların bir yerde sürekli kalmadıklarından, bulundukları mekâna bereket getirdiklerinden, ne yapıp edip bu dervişi ülkelerinde yaşamaya ikna etmeleri gerektiğinden uzun uzun bahsetti başveziri. Ne yapması gerektiğini artık bilen padişah, nasıl yapması gerektiğini bilemediği bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ kulübesinin yolunu tuttu. Hürmetle diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini anlattı, derman diledi. Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi veziri yapmaya, sancak-tuğ vermeye kadar saydığı her şey, bilgenin:
      - Hünkârım, gönül erleri mala-mülke, makama-mansıba itibar etmezler, demesiyle son buldu.
      Kaderdi bu, padişahlarla köleleri aynı eteğin önünde diz çöktürür, birinin derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı tebessümle bahtiyar ederdi. Güldü ihtiyar:
      - Neden kerimenizin nikâhını teklif etmiyorsunuz sultanım, dedi. Şaşırma sırası padişaha gelmişti.
      - Nasıl yani, diyebildi, bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler mi?
      Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç aşığın mağarasının üstünden... Padişah ve ihtiyar bilge en önde, arkalarında vezirler, onların arkasında halktan meraklı bir kalabalık ve en arkada da olup bitenlere bir mana vermeye çalışan aşık çobanın arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye başladılar. Bu arada bizim aşık kendinden öylesine geçmiş, tesbihiyle öylesine bir olmuştu ki, gelenler içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey bulamasalar şaşırmazlardı.
      Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi, ellerini birbirine bağladı, duyulması güç bir sesle;
      - Efendim, dedi, sizi ziyarete geldik.
      Yavaşça başını çevirdi aşık, sonra bütün vücuduyla döndü, gözlerinde en ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı bir heykel gibiydi. Herkes heyecan içinde. Vezirler, halk, genç çoban, mağara, tespih, sessizlik, duvar... Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş, kafasını mağaranın içine doğru uzatarak olan biteni görme telaşındaydı.
      Padişah meramını anlattı, türlü tekliflerde bulundu. Ne saray, ne vezirlik, ne tuğ ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu dervişin.
      - Efendim, diyebildi en son, sessizce, benim bir kızım var efendim, zat-ı âlinize layık değil belki, ama lütfeder nikâhınıza alırsanız bizi bahtiyar edersiniz...
      Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen olmuştu. İşte aşık maşukuna kavuşacak, murad hasıl olacaktı. Bizimkinin arkadaşı sevinçten ağlıyordu. Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı verilsin diye yaratılmıştı. Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak istiyordu ve bütün gözler genç adamdaydı.
      Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir süzdükten sonra, gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi. Kendinden emin bir ifadeyle:
      - Hayır, dedi, kızınızı istemiyorum.
      Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi. Padişah mahzundu, halk hayret içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine bakıyor, bilge tebessüm ediyordu. Aşık çobanın genç arkadaşı yaşlı gözlerini silip, birden ileri atılarak bozdu sessizliği. Dostunun yanına geldi, kulağına eğilip:
      - Sen ne yapıyorsun, dedi, kırk gündür bu çileyi ne diye çektin sen, neyi reddettiğinin farkında mısın?
      Güldü aşık çoban gözleriyle ihtiyar bilgeyi arayarak:
      - A dostum, dedi, ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, Allah padişahla vezirlerini ayağıma getirdi. Ya bir de Allah için Allah deseydim...
    Tesbih