“´¯¥¯`” (gönül...'s profileSALAT VE SELAM BASTA EFE...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
|
July 28 GÜZEL Bİ HİKAYEEnsar kadinlarindan biri alisveris icin bir yahudi kuyumcuya ugramisti.
Yahudi,musluman hanimin iffet ve namusunu lekeleyecek satasmalarda bulundu,
ahlaksizca davrandi.Kadinin feryadi uzerine,oradan gecen ve hadiseye sahid olan bir musluman'da derhal kadini himaye icin kuyumcu yahudinin uzerine yurudu.
Derken kaygaya tutustular.Musluman galip gelerek yahudiyi oldurdu.
Oraya toplanan yahudiler'de musluman'i sehid ettiler.Ortalik iyice karismis ve yahudilerle yapilmis olan vatandaslik antlasmasi tamamen ihlal edilmisti.
Bunun uzerine Resulullah,yahudiler'i topladi ve buyurdu ki:
"Ey yahudi toplulugu!Allah'dan korkunuz!O'nun,Kureys'e oldugu gibi sizin basiniza'da bir ukubet ve musibet indirmesinden sakinin'da musluman olun!Cunku siz,benim Allah tarafindan gonderilen bir peygamber oldugumu biliyorsunuz.Bunu kitabinizda ve Allah'in size verdigi ahdinde goruyorsunuz."
Ardindan'da muahedenin yenilenmesini teklif etti.Ancak yahudilerin cevabi kustahca oldu.Bunun uzerine Resulullah,Beni Kaynuka kabilesi'ne savas ilan etti.
Musluman bir hanimin iffeti,iste bu kadar muhimdir.
Ummu Hallad,Medineli hanim sahabelerden biriydi.Oglu Hallad'i yahudilerle yapilan Beni Kurayza Gazvesi'ne gondermisti.Islam askerlerinin geri donmekte oldugunu,bu arada Hallad'in'da sehid dustugunu ogrenen bazi muslumanlar,Ummu Hallad'in evine kosup oglunun basina geleni haber verdiler.O Islam kadini,basortusunu alip Resulullah'a oglunun akibetini sormak uzere kostu.Onu basortusuyle goren biri hayretle dedi ki:"Oglun oldu,sen hala basortusuyle ugrasiyorsun!"
Ummu Hallad,bir Islam kadininin hayat gorusunu ve dusunce tarzini ortaya koyan su muthis cevabi verdi:
"Oglumu yitirdiysem,hayami'da yitirmedim ya!"
Müslüman! Zilletten kurtul, onurunu çiğnetme
Zulmetme, zulmettirme, direnişi hiç terk etme Bil ki, hakları bedelsiz vermez, zulmeden alçak Özgürlük armağan edilmez, fethedilir ancak Kalk! İtiraz et, hesap sor; hakkını al zalimden Yoksa güç alıp, beslenir; suskun, zelil halinden Hakk’a vurulmuş zinciri, mutlaka kırmalıyız Baskı ve yasağa rağmen, Hakk’ı haykırmalıyız tesekkür ederim tahsin abi June 25 güzel bir hikaye
Adamın biri Musa Aleyhisselâm'a: Musa Peygamber: Bir gün Musa Aleyhisselâm Tur'a çıktığı zaman Cenab-ı Allah Musa Aleyhisselâm'a: Musa Aleyhisselâm, Tur'u Sina'dan geldikten sonra durumu bildirip her şeyle fazla ilgilenmemesini söyledi. Kendisine selâhiyet verilen adam, akşam ahıra hayvanlarını yemlemeye girmişti. Orada eşekle öküzün konuşmalarına şâhid oldu. Onlar aralarında şöyle konuşuyorlardı: Eşeğin öküze nasihati şöyle oldu: Bu sözler öküzün hoşuna gitmişti. Hakikaten yem yemedi ve öyle aç karnına sabaha kadar yattı. Eşek ise öküzün yemlerini bile kendisi yemişti. Tabii bunların bu konuşmalarını sahibi duymuş ve gülerek ahırdan çıkmıştı. Sabah oldu, adam ahıra girdi ki, öküz aç. Kalkması için birkaç tekme vurdu ise de öküz hastalanmıştı. Adam: Akşama kadar eşekle çift sürdü. Eşeğin emdiği süt burnundan gelmişti. Akşam eve geldiği zaman öküz rahat rahat geviş getiriyor kendi kendine hakikaten bu iyi bir numara oldu diyordu. Eşek bu işin çekilemeyecek gibi olduğunu görünce öküze başka yoldan akıl verip kurtulmak istedi: -Öküz kardeş, sen böyle yatarsan sahibimiz seni satacak. Bu gün tarlada beni gören köylüler sordular. O da, zaten tembel bir öküzdü, şimdi de hasta oldu. Yarın kasaba vereceğim, dedi. Eğer yarın' da böyle yaparsan kendini bıçağın altında bil, diyerek sabahleyen çifte gitmekten kurtuldu. Adam bunların bu konuşmalarını dinledikçe kendi kendine gülüyor ve: Ertesi sabah horozla köpeğin konuşmalarına şahit oldu. Adam bunu duyar duymaz hemen pazara götürüp öküzünü sattı ve zarardan kurtuldu. İkinci gün oldu, köpek horoza: Adam bunu da duymuştu. Hemen pazara çıkarıp kölesini de sattı. Adam horozdan bunları duyunca etekleri tutuştu. Ne yapacağını şaşırdı ve doğru Hazreti Musa'nın huzuruna çıkıp durumu anlattı: Musa Aleyhisselâm: Kabağın Sahibi
Vaktiyle bir derviş, nefsi ile mücadelenin, bundan sonra her türlü süsten, gösterişten arınarak, varlıktan vazgeçecektir. Fakat iş yamalı bir hırka giymekle olmamaktadır.Her türlü görünür süslerden arınması gereklidir... Saç, sakal, bıyık, ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır. Berberden kendisini traş etmesini ister. Berber dervişin saçlarını kazımaya baslar. Derviş aynadan durumu izlemektedir. Basının bir kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri. Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atar ve şaklabanlık yaparak: "Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım!" diye kükrer. Dervişlik bu... Sövene dilsiz, vurana elsiz olması gereltir. Kaideyi bozmaz derviş, hiç ses etmez, usulca kalkar yerinden. Berber mahcup olur ama,korkmuştur da. Sesini çıkartamaz. Kabadayı Dervişin kalktığı koltuğa oturur, berber traşa baslar. Traş sırasında da devamlı olarak dervişi aşağılayıp alay etmeye devan eder; - "Kabak aşağı, kabak yukarı....." Traş biter, kabadayı dükkandan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelerek kabadayıya çarpar. Kabadayı orada yığılır kalır. Ölmüştür. Görenler çığlığı basarlar. Berber ise şaşkındır. Bir bu kötü manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyarî sorar: Biraz ağır olmadı mi derviş efendi??..Derviş mahzun ve düşünceli bir şekilde cevap verir: Vallahi asla gücenmedim ona.Hatta hakkımı da helal etmiştim... Gel gör ki kabağın bir sahibi var. "O" gücenmiş olmalı!.. ![]() May 13 ÖLÜMSÜZ ASKA DOGRUSahabe aşkı April 08 KÜÇÜK BİR ÇOCUK VE DUADeniz kenarına oturmuş, gözlerinide ilerdeki bir noktaya dikmişti. Belki de bir saattir öylece duruyordu. Onun bu hâli, alışveriş için balıkçı sandallarının kıyıya dönmesini bekleyen bir ihtiyarın dikkatini çekti. Yaşlı adam, seke seke onun yanına gidip:
- Merhaba delikanlı!. dedi. Bu gün deniz çok harika değil mi? Küçük çocuk, başını çevirmeden; - Ama rüzgârlı, dedi. Topum denize düşünce sürükleyip götürdü. Adam, çocuğun yanına oturup: - Eğer biraz genç olsaydım, yüzüp onu alırdım!. dedi. Ama şimdi adım bile atamıyorum. Küçük çocuk, ona cevap vermedi. Ve kıyıdan uzaklaşan topunu daha iyi görebilmek için, hemen yanındaki tümseğe çıktı. Yaşlı adam, sakin bir ses tonuyla: - Ümidini hiçbir zaman kaybetme!. dedi. Bence dua etsen çok iyi olur. Çocuk, büyük bir sevinçle: - Dua etsem topum geri gelir mi? diye sordu. Denize düştüğü yeri bilir mi? - Allah isterse eğer, ona öğretir!. dedi ihtiyar. Topun geri gelmese de, duaların sevabı sana yeter. Küçük çocuk, yaşlı adamın sözlerini biraz düşündükten sonra, her okuduğunda dedesinden bahşiş kopardığı duaları ard arda sıraladı. Daha sonra da, topun dönmesi için Allah'tan yardım istedi. Ama üzüntüsü azalmamıştı. O topa bir sürü para harcamış, bayram parasını bile ona katmıştı. Şimdi artık tek şansı, bazen olduğu gibi, rüzgârın âniden yön değiştirmesiydi. Ama deniz çok büyüktü, topu ise küçücük. Akşam üstü hava biraz daha sertleşti. Ve güneş batmak üzereyken sandallar döndü. Çocuk, eve gitmek istemiyordu. Bu yüzden de ihtiyarla birlikte oyalandı. Yaşlı adam, hep aynı balıkçıdan alışveriş yapardı. Sonunda onu bulup: - Avınız inşallah iyi geçmiştir!. dedi Eğer varsa, birkaç kilo alabilirim. Sandaldaki adam, bir kova içindeki balıkları gösterip: - Zaten ancak o kadarcık tutmuştum, dedi. Denizde "av" diye bir şey kalmadı. - Dua etmeyi denediniz mi? diye atıldı çocuk. Ümidinizi sakın kaybetmeyin!. Balıkçı için her şey tesadüftü. Bunun için de "rasgele" derlerdi. Ama şimdi bir şey hatırlamıştı. Yıllar yılı unuttuğu bir şeyi. Çocuğun yanaklarını okşarken: - Dua ha!. diye mırıldandı. O zaman tutar mıyım? - Tutamasanız bile, duaların sevabı size yeter, dedi çocuk. Bunu yeni öğrendim. Balıkçı, böyle bir sözü ilk defa duyuyordu. Başını ağır ağır sallayarak: - Ben de yeni öğrendim!. diye gülümsedi. Üstelik de küçük bir öğretmenden. Çocuk, bu sözlerden çok hoşlanmıştı. Artık topun gitmesine üzülmüyordu. Yanındaki yaşlı adam ona bir göz kırparken, balıkçı tekrar sandala yöneldi ve ağların üzerindeki eski örtüyü açtı. Bir top vardı orada. Henüz ıslak olduğundan, ışıl ışıl parıldayan bir futbol topu. Balıkçı, onu çocuğa uzatıp: - Öğretmenlerin hakkı hiç ödenmez!. dedi. Bunu biraz önce denizde buldum!. Küçük çocuk, rüyada olmalıydı. Hiç beklenmedik şeylerin yaşandığı bir rüya. Aceleyle sağa sola bakındı. Ama her şey gerçekti. Balıkçı da, sandal da, ihtiyar da... Topu ise, işte ellerindeydi. Ona sıkıca sarılıp: - Bir daha benden izinsiz gezmek yok!. dedi. Ya dua etmeseydim ne olurdun o zaman? SİZLERDE DUA ETMEYİ DENEDİNİZMİ SIKINTILI ANLARINIZDA?... BELKİ DUALARINIZ HEMEN GERÇEKLEŞMEYEBİLİR AMA O DUALARIN SEVABI YETER SİZLERE... YENİ ÖĞRENDİM BENDE.... DUA EN KIYMETLİ BİR HAZİNE BİZİM İÇİN.. BİTER DİYE KORKMAYIN İSTEDİĞİNİZ KADAR KULLANIN... ÖYLE BİR HAZİNE Kİ SINIRSIZ VE KARŞILIKSIZ VERİLMİŞ HEMDE... March 31 sewgi selidenizci ve genç kız Heybeliada’daki Deniz Okulu’ndan mezun olan İsmail kendi gibi Gelibolulu Dere tepe ,dağ ova dolaşmasını seven tek gözlü bir adam varmış. Yürür yürür gidermiş,gider gider yürürmüş. Bir gün uzaklarda renkleri karmakarışık bir köy görmüş;alacalı bulacalı garip bir köy. Yaklaşmış köye doğru. Yolları bir tuhaf,evleri bir tuhaf,insanları bir tuhafmış köyün… Girince köyün içine anlamış meseleyi körler köyüymüş burası. Kadınların,erkeklerin,çocukların,velhasıl herkesin sımsıkı kapalıymış gözleri… Gezginci adam karar vermiş burada yaşamaya… -Hiç değilse benim bir gözüm var,diyormuş. Körler ülkesinde şaşılar kral olur,derler. Bende bunların başına geçer yaşarım demiş. Körlerin gözleri yokmuş ama elleri,kulakları,burunları çok hassasmış. Kendilerine göre kurdukları bir düzen içinde yuvarlanıp gidiyorlarmış. Adam şaşkın hallerine bakıyormuş onların. Yürümeleri,konuşmaları doğrusu başka türlüymüş. Bir gün körlerden biri ötekinin malını aşırmış. Sadece tek gözlü adam görmüş bunu. Bağırarak ilan etmiş. -Filanca malını çaldı falancanın. Körler: -Nereden biliyorsun o kadar uzaktan duyulmaz ki,demişler. -Ben duymadım,gördüm. Gözüm var benim. Görüyorum. Körler göz diye,bir şey bilmiyorlarmış. Uzun yıllar içinde çoktan unutmuşlar bu hissi. -Ne demek görmek,demişler nasıl görüyorsun yani,duyulmayacak mesafeden anlıyor musun ne olup bittiğini? -Anlıyorum tabii… -İnanmayız,imtihan edeceğiz seni… Adamı almışlar,uzakça bir yere dikmişler. Tecrübeleriyle biliyorlarmış o uzaklıktan hiçbir şeyin işitilmeyeceğini. -Anlat bakalım,şimdi biz ne yapıyoruz,demişler. Adam anlatmış: -Oturuyorsunuz,konuşuyorsunuz,şu ayağa kalktı,bu elini oynattı,beriki bacağını sallıyor vs… Derken körler bir evin içine girmişler,bağırmışlar: -Anlatsana… -İçeri girdiniz,göremiyorum ki… Körler bilmedikleri için içeri girmenin ne olduğunu: -Ne olmuş yani içeri girmişsek. Elli santim fark etti,anlat anlat demişler. -Arada duvar var,görmüyorum. Körler … Sen atıyorsun,demişler,Demincek tesadüf etti. Bak,şimdi bilemiyorsun. -Çıkın dışarı söyleyeyim. -Bu kadar uzaktan duyunca ha içerisi ha dışarısı,ne çıkar yani… -Ben duymuyorum,ben görüyorum diyormuş adam. -Öyle şey olmaz,demişler. Sende bir bozukluk var. Saçmalıyorsun,acayip şeyler söylüyorsun. Hekime muayene ettireceğiz seni… Adamı yaka paça köyün hekimine götürmüşler. Hekimde kör tabii… Elleriyle yoklamış ve parmaklarını adamın gözünde gezdirirken: -Buldum,demiş.Bozukluk burada… Adamın açık olan gözünü kastediyormuş hekim ve: -Saçmalaması bundan dolayı,diyormuş. Ben şimdi hallederim,düzeltirim onu… Körler ülkesinde kral olmaya kalkan gezginci zor bela kurtarmış kendini oradan. Körler görenleri anlayamazlar. Saçmalıyor sanırlar ve onu düzeltip kendilerine benzetmek için gözlerini çıkarmaya uğraşırlar.
__________________ Güzellerden Güzellikler Doğar Geniş güzel bir bahçede, yan yana dikilen iki limon ağacı vardı. March 24 ARKADAŞ VE AŞK ARKADAŞIMA.... March 15 ALLAH MUHAFAZA ETSİN....ŞEYTAN VE DOSTLARI
Bir gün Şeytan, dünya çapında konvansiyonel bir toplantı için tüm dostlarını çağırmış.
Açılış konuşmasında demiş ki: Müslümanların Camilere gitmesini engell eyemiyoruz. Kur'an okumalarını ve gerçekleri öğrenmelerini de engelleyemiyoruz. Allah ve elçisi ile sağlam ilişkiler kurmalarını da engelleyemiyoruz. Allah ile bir kere bağlantı kurduklarında üzerlerindeki gücümüz kırılıyor. Dostları demiş ki: Gerçekten zor bir durum, peki ne yapalım? Şeytan demiş ki: Bırakın Camilere gitsinler. Fakat zamanlarını çalın, böylece Allah ve elçisi ile bağlantı kuramasınlar.. Sizden isteğim budur. Şeytan devam etmiş: Dikkatlerini dağıtın, böylece gün boyunca Allah ile hayati öneme sahip bağlantıyı kuramasınlar. Dostları şaşırmış: Bunu nasıl başaracağız? Şeytan: Hayatın önemsiz ayrıntılarıyla zihinlerini sürekli meşgul et! Müslümanların kulaklarına şunu fısılda: Harca, harca, harca.. Borç al, borç al, borç al..' Kadınlarını işe girip uzun saatler boyunca çalışmaları için ikna et ! Erkeklerin haftada 6-7 gün, günde 10-12 saat çalışmalarını ve böylece hayatlarında boşluk kalm aması için planlar yap! Çocukları ile zaman geçirmelerini engelle! Evleri ferahladıkları bir yer olmaktan çıkacaktır! Zihinlerini o kadar meşgul et ki kendi iç seslerini (oto kritik, nefis muhasebesi) dinleyemesinler! Böylece kafaları karışacak, Allah ve elçisi ile zihinsel beraberlikleri kopacaktır. Bravooo, mükemmel fikir, diye alkışlamış dostları. Durun, daha bitmedi, diye devam etmiş Şeytan: Kahvehanelerde, doktor muayenehanelerinde, kafe'lerde masaları gazete ve dergilerle doldur! Zihinlerini 24 saat haber bombarıdmanına tut! Araba kullanma esnasında tefekkür etmelerini, İnternete girenlerinin mailboxlarını, junk maillerle, sipariş katalogları ile, bahislerle, çekilişlerle, promosyon ürünleri ile ve boş umutlarla doldur! Gazete ve TV'leri ince yapılı güzel modellerle doldur ki kocaları dış güzelliğin önemli olduğuna inansınlar ve hanımlarından hoşlanmasınlar! Kadınların, akşamları kocalarıyla ilgilenemeyecek kadar çok yorulmasını sağla! Eğer kadınlar, erkeklerin ihtiyacı olan sevgiyi ve remezlerse,erkekler bu sevgiyi başka yerlerde arayacaklardır! Çocuklarına namazın önemini anlatmalarını engellemek için hikaye kitaplarını tavsiye et! Doğaya çıkıp Allahın yaratma sıfatını görmelerini engellemek için onları çok meşgul et, eğlence parklarına, fuarlara, spor karşılaşmalarına, oyunlara,konserlere, sinemalara vs götür! Oralarda kavga çıkarıp birbirlerini vurmaları sağla! Bizim işimiz fitne çıkarmaktır, bunu unutma! İslami dostluklar ve sohbetler yerine, taraftar-parti dostluklarını ve dedikoduları teşvik et! İşte plan bu! Futbol, hayatlarının odağı olsun. Futbolcuların isimlerini çocuklarına ezberletmeyi marifet saysınlar! Ancak İslamın şartlarını merak bile etmesinler! Kurnazca plan için dostları şeytanı çılgınca alkışlamışlar ve ülkelere dağılırken Müslümanları daha fazla meşgul edeceklerine, telaş içinde oraya buraya koşuşturacaklarına, Allah'a, Elçisine ve ailelerine daha az zaman ayırtacaklarına söz vermişler. Sence bu plan başarılı mı? Eğer MEŞGUL değilsen bu yazıyı başkalarınada gönderirmisin? March 10 asıl olanZengin bir ailenin fakir bir komşusu varmış. Evlerindeki saadetin dalgalanmaları, zengin ailenin duvarlarını aşarak kulaklarına kadar ulaşırmış. Akşam olunca , fakir ailenin evindeki gülme ve saadeti duyunca zengin komşu gıpta edermiş. bir gün karısına demiş ki: - Biz bu kadar zengin olduğumuz halde neden neşemiz yok? Sen yarın fakir komşunun hanımından sor bakalım, saadetlerinin sebebi ne ise, biz de onlar gibi saadete nail olmaya çalışalım. Kadın sabah olunca fakir komşuyu ziyarete giderek, konuşma sırasında evlerindeki saadetin sebebinden sual açmış, fakir komşunun hanımı demiş ki: - Bizim küçük bir altın topumuz var. Akşam olunca ben efendime o da bana altın topu atarak oynar eğleniriz. Akşam olunca zenginin karısı meseleyi kocasına nakletmiş. Adam ertesi gün bir kuyumcuya giderek altın bir top sipariş etmiş. Topu aldığı günün akşamı karısı ile karşı karşıya oturup, altın topu birbirlerine atmaya başlamışlarsa da, hayal ettikleri neşe bir türlü doğmamış... Hatta madeni topun ağırlığı sebebeiyle canları yanmış; sert atışlar yüzünden topun isabet ettiği vücutları, yer yer morarmış. Sabah olur olmaz zenginin karısı, alelacele fakirin ailesinden sual etti: - Biz senin dediğin altın topu yaptırdık, fakat neşelenemedik, dedi. Fakir komşu: - A komşum, o bildiğin gibi top değil. Sarı saçlı masum bakışlı bir yavrumuz var. biz ona "altın top" diyoruz. akşam olunca kah benim kucağıma, kah babasına koşar ve bizi eğlendirir. Onunla meşgul olurken yorgunluğumuzu unutur, neşeleniriz, cevabını verdi. Binaya konulan harç, nasıl tuğlaları birbirine kaynaştırır ise, evlat da karı ve kocayı birbirine bağlar. March 06 agızdaki tas
biliyomusun
February 26 "SEN NASIL MÜSLÜMANSIN""SEN NASIL MÜSLÜMANSIN"
Bir gence buyurdu ki: "Oğlum,senin maksadın,Sâdece yemek içmek,olmasın aman sakın! Buna düşkün olanın,kıymeti çünkü evlat,Çıkardıkları ile ölçülür,aman dikkat! Sabredebiliyorsan,bir belâ geldiğinde,Hakîkat payı olur,senin bu dediğinde.Eğer isyân edersen, musîbet geldiği an,O zaman bilmiş ol ki,yalandır o iddiân.Bir gün Resûlullah'a, bir müslüman gelerek,Dedi: "Yâ Resûlallah,seviyorum seni pek."Resûl, ona cevâben, buyurdu ki: "Ey kimse,Peki,fakirlik için,hazırlan öyle ise!" Birisi de gelerek arz etti ki: "Efendim,Allahü teâlâya, pekçoktur muhabbetim." Resûlullah ona da,buyurdu ki: "Ey insan,Öyleyse belâ ile,musîbete hazırlan!" Gavs-ı a'zam,bir gün de,buyurdu ki: "Aman hâ,Gafletle yaşayıp da, isyân etme Allah'a. "Lâ ilâhe illallah",söylemek kâfi değil.,Bunun icâbını da,yapmalısın bil-fiil.Öyleyse ilk evvelâ,güzel öğren dînini,Sonra da buna göre,yap bütün amelini.Sırf amel yapmakla da, bitmiyor yine işin,Zîrâ yapmak gerekir,her işi Allah için.Buna "İhlâs" denir ki,mühimdir bu da gâyet,İhlâssız amellerin,faydası olmaz elbet.Kalp gözlerin açılsın, istiyorsan sen eğer,Bir mânevî tabip bul, ona teslim ol,yeter.Başını,o tabibin, koyuver eşiğine, O Allah adamının,bir şefkatli nazarı,Süpürür kalbindeki,bütün kir ve pasları.Ve onun bir kelâmı, şifâdır kalp derdine,O her ne emrederse,hemen getir yerine.Kalp derdiyle ilgili, olan ihtiyâcını,Ona arz et,o bilir,bu derdin ilâcını.Her hangi musîbetle,karşılaşırsan şâyet, Henüz ecel gelmeden, kendine gel ki artık,Zîrâ öldükten sonra fayda vermez pişmanlık." Evliyalar Ansiklopedisi Selam Sevgi ve Dua Ile DERVİŞ OLDUGUN İCİNDerviş Olduğun İçin
February 25 EFENDİM...
Sen Ahmed ü Mahmud ü Muhammedsin efendim Hak’dan bize Sultan-ı müeyyedsin efendim. (Şeyh Galip) Vahiy meleği Cebrail aleyhisselam, anlatıyor: -Hazret-i Allah, beni yarattı. Onsekizbin yıl arz altında kaldım… -Ey Cebrail seni kim yarattı? Konuşmadan sonra bir onsekizbin yıl daha geçti… Yüce Allah yine sordu: -Seni kim yarattı? -Ya Rabbi, beni yaratan; öldürmeye ve diriltmeye kudreti olan sensin. Bense kuvveti hiç bir şeye yetmez biçarayim. Üçüncü onsekizbin yıl da geçti… -Ey Cebrail, ben kimim, sen kimsin?… -Allahım sen her şeyin yaratıcası ve sahibi; bense bir kulcağızım. Bu cevabımın peşinden bir merakımı dile getirdim: -Ya Rabbi benden üstün bir varlık halkettin mi? -Karşına bak, buyurdu… Yüce emre uyarak gösterilen yere baktığımda bir nur gördüm. Ama nasıl bir nur? Güzelliğine hayran kaldım. Dört tarafında da dört ayrı nur? -Allahım, gözlerimi alan bu harika aydınlık da ne? -Seni, ne kadar melek varsa hepsini ve bütün her şeyi aşkına yarattığım nur!… O, en aziz kulum ve Peygamberimdir. O, canlı cansız her şeyin en üstünü ve en hayırlısı olan Muhammed Mustafa’dır “sallallahü aleyhhi ve sellem” Sordum: -Ya çevresindeki nurlar? -Sağındaki Ebu Bekir Sıddik, solundaki Ömer ibni Hattab, önündeki Osman bin Affan, ardındaki Ali İbni Ebi Talib’dir. “Radıyallahü teala aleyhim”. -Ya Rabbi; bu beş kişinin diğer insanlardan üstün bir tarafı olmalı! -Bu beşi kendime dost seçtim. Onları seven beni sevmiş, düşmanlık eden bana düşman olmuş olur. Bunları sevenleri cennete, sevmeyenleri cehenneme koyacağım. Hak yarattı alemi, aşkına Muhammed’in Ay ü günü yarattı, şevkine Muhammed’in İlk insan Adem Peygamber, arş üzerinde “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah” yazısını görünce ismin sahibinin erişilmezliğini anladı. Ancak O’nun ismi sadece göklerin en yükseğini mahyalandırmamıştı. Kelime-i tevhid cennette her sarayda, her yaprakta, her çiçekte, her bucakta okunuyordu. Adem aleyhisselam, bu hali oğlu Şit Peygambere anlatıyor: -Cennette O’nun ismi ile güzelleşmemiş bir tek köşe bile görmedim. Her yan ve her yön o şerefli ismin pırıltılarını aksettiriyor. -Peki, babacığım hanginiz daha kıymetlisiniz? Şit aleyhisselamın sualine Adem Peygamber cevap vermek istememiş olacak ki sükutu tercih etti. Ne var ki aynı sual üçüncü kere tekrarlanınca ezeli hakikat daha o günden açıklandı. Alemlerin Rabbi buyurdu: -Ya Adem! Her şeyi senin için yarattım, seni ise o seçilmiş için!!! Cenneti o’nunla ve o’nun ümmetiyle dolduracağım. Kendisine arap dili ile Kur’an-ı kerim indireceğim. Bu kitabın emir ve hükümleri, hiç değişmeyerek dünyanın sonnuna kadar devam edecektir. Bu peygamber, benim en sevgili kulumdur. İyiliği her insana ulaşacaktır. O’na uyanlar seçkin kullarımdan olur. Büyük şefaat sahibidir. İsmi yer yüzünde “Muhammed” göklerde “Ahmed”dir. O’nu dünyanın sonuna yakın göndereceğim. Hiç bir Peygamber O’ndan üstün olmadığı gibi, hiç bir ümmet de O’nun ümmetinin sayısına varamayacaktır. Ümmeti abdestli gezer. Öyle ki bunların yerdeki nurları yıldızların gökteki aydınlığı gibidir. Ol dedi oldu alem, yazıldı levh ü kalem, Okundu hatm-i kelam, şannına Muhammed’in Adem babamız, cennetten çıkarılınca, üç yüz sene göz yaşı döktü. Çok üzgün ve çok pişmandı. Gaibden gelen bir sesin de hatırlatması ile el açıp-cennette iken Cebrail aleyhisselamdan öğrendiği bazı isimleri araya koyarak-dua etti: -Ya Adem, kıyamete kadar gelecek evladının günahlarının bağışlanmasını isteseydin bu isimlerin sahiplerinin sevgisi için yine kabul ederdin… Hep erenler geldiler, dergaha yüz sürdüler Zikr-ü tevhid ettiler, nuruna Muhammed’in O, müthiş tufandan önce Nuh aleyhisselama bir gemi yapması buyurulunca yüzyirmi dörtbin dört tane tahta hazırladı. Ve Cebrail’in tenbihi ile her tahtaya bir Peygamberin mübarek adını yazdı. Ancak ertesi gün tahtalardan isimler silinmişti. Olaya çok üzüldü. İsimleri tekrar yazdı. Devrisi sabah yazılar yine silindi. Bir daha yazdı ama bir sonraki gün tahtalar bomboştu… çok müteessir oldu… bir tuhaflık vardı bu işte. Sır, gelen vahiyle çözüldü. -Tahtaların ilkine benim, sonuncusuna da habibim Muhammed Mustafa aleyhisselamın adını yaz ki şeytan öbür isimleri silmesin. Nuh Peygamber, emredildiği gibi yaparak çalışıp gemisini tamamladı. Fakat dört tahta artmıştı. Bunu Cebrail aleyhisselamla konuştu: -Ya Cebrail, fazla gelen dört tahtayı ne yapayım? Vahiy meleği suali Hak teala’ya sundu. İnsanlığın ikinci babası Nuh Peygambere haber geldi. -Ey büyü peygamber! O dört tahtaya son peygamberimin dört halifesinin isimlerini yaz; gemi o zaman tamam olacaktır. Zira o dört insan, İsla dininin dört sütunu gibidir. İslamiyet onlarla ayakta kalır ve onlar sayesinde dünyanın her tarafına yayılır. Vahye uyularak denilenin yapılması ile gemi tamamlandı ve ondan sonra yüzebildi. Nuh Peygaber, Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali’nin isimlerini artan tahtalara yazarak bunları gemisine çakmadıkça görünüşteki kusursuzluğa rağmen geminin yüzmesi ve felaketten kurtulması mümkün olmamıştı. Ya mü’minler… mü’minlerin de o dört büyük zatın ismini kalplerine yazmadıkça dıştan ne kadar olgun ve noksansız görünürlerse görünsünler büyük imtihanda kurtulmaları mümkün olabilir mi? Sadece iki cihan güneşi eşsiz ve emsalsiz Peygamberimizi değil, O’nun dostlarını da sevmek gerekiyor… Bu şart yerine gelmeden, O’nun sevdiklerinin aşkı kalbe yerleşmeden cezadan kurtulmak ne mümkün?… Veysel Karani kazandı, ahir yine özendi Sekiz uçmak bezendi, aşkına Muhammed’in İbrahim aleyhisselam, bir gün rüyasında Cenneti gördü. Uzunluğu yer ile gök arasındaki mesafeden fazlaydı. Meleklere: -Buralar kime mehsustur? diye sordu. -Evlatlarından Muhammed Mustafa ve o’nun ümmeti içindir, diye cevap verdiler. İbrahim Peygamber, dikkatle bakınca ağaçlarda”La ilahe illallah” budaklarında “Muhammedün Resulullah”, meyvelerinde “Sübhanellah”, “Velhamdülillah” cümlelerinin yazılı olduğunu gördü… Uyandığında rüyasını milletine nakletti. -Ümmeti Muhammed kimdir, diye sordular. İbrahim aleplisselam, düşünceye daldı. O anda Cebrail aleyhisselam peyda oldu ve: -Ne düşünüyorsun ey Allah’ın dostu, dedi. -Bir rüya gördüm… girdüklerimi ümmetime anlattım, Muhammed ümmetini öğremek istediler. Benimse bu hususta bilgim yok. Onun için düşünüyorum. Cebrail aleyhisselam: -Ben de fazla bir şey bilmiyorum, diyerek Cenab-ı Hakka arz etti: Yüce Allah şöyle buyurdu: -Muhammed, benim ahir zaman Peygamberimdir. Makbul kullarıma Peygamber olarak gönderecğim. O peygamberi bütün yaratılmışların arasından seçtim. Kendisini ve ümmetini yerden ve gökten yüzyirmi dört bin yıl evvel yarattım. Kıyamet günü O’nun yolundakilerin yüzü bütün insanların yüzünden daha ak, aydınlık ve abdest suyu değen vücut parçaları pırıl pırıl olacaktır. Feriştehler geldiler, saf saf olup durdular Beş vakit namaz kıldılar, aşkına Muhammed’in Tevrat, Musa aleyhisselama inince büyük Peygamber çok sevindi ve şükrünü dile getirdi. Cenab-ı Hak: -İnsanların kalbine baktım. En mütevazi olarak seni gördüm. Bu sebeple seni Peygamber yaptım ve benimle konuşma devletine erdirdim, dedi ve ilave etti: -Ölünceye kadar tevhid üzere ol. Sevgili Muhammed Mustafa’nın Resulüm olduğunu tasdik et ve kalbine O’nun muhabbetini yerleştir! -Ya Rabbi, Muhammed kimdir; O’nu tanımıyorum? -O öyle bir kimsedir ki yerleri ve gökleri yaratmadan binlerce sene evvel güzel ismini arşın üzerine yazdım. Ya Musa, sana çok yakın olmamı ister misin? Öyle bir yakınlık ki bedenine ruhdan ve gözünün siyahına beyazından daha yıkn olayım!.. -Allahım bundan gayrı ne arzum olabilir?… -Öyleyse Habibime çok selavat oku. Hak teala devam etti: -Ölen bir kimse Muhammed aleyhisselamı inkar etmişse, o bedbahtı sürüterek cehenneme attırırım. Beni görmesini nasip etmem ve hiç bir melek ve peygamberin şefaat etmesine de için vermem!… Bunu yolundakilere bildir. -Ya Rabbi O’nun hakkında biraz daha bilgi sahibi olmak isterim. -Eğer Muhammed aleyhisselam olmasaydı; yeri-göğü, cenneti-cehennemi ayı, güneşi, geceyi-gündüzü, melekleri, Peygamberleri ve hiç bir şeyi yaratmazdım. O’nun Peygamberliğini kabul etmezsen İbrahim halilulllah bile olsan sana eziyet ederim!… -Onun Peygamberliğini ve yüksekliğini kabul ettim Ya Rabbi!… Havada uçan kuşlar, yeşerüp dağ ü taşlar, Yemiş verir ağaçlar, aşkına Muhammed’in Davut aleyhisselam, bir gün Zebur okurken kitaptan bir nur yükseldiğini; bu nurun odayı doldurduğunu ve kalbinin rahatladığını gördü… Ve bu hal, her Zebur okuyuşunda tekrar etti. Nurun mahiyetinni Allahü tealaya sordu: -Ya Rabbi bu nur neyin nesidir? -O, habibim Muhammed Mustafa’nın nurudur. Cümle alemi onun hatırına yarattım. Bu tüyler ürperten ilahi cevap üzerine Davut Peygamber, yüksek sesle “Lailahe illallah Muhammedün Resulullah” dedi. Bütün yırtıcı hayvanlar, kuşlar, böcekler ve yılanlar, çevresine toplandılar ve: -Öyledir ya Davut! diyerek onu doğruladılar. Bu olaydan sonra Davut Peygamber, Zubur okumaya başlarken kelime-i tevhid söyle oldu. İmansızlar geldiler, andan iman aldılar Beş vakt namaz kıldılar, aşkına Muhammed’in O’nu övmeye kalkan erir ve tükenir. O’nu hiç bir lisan medhetmeye kafi gelmez. O’ kelimeler üstü ve kelimeler ötesi ve gönüller dolusu sevgiye layıktır. Yunus kim ede medhi, över Kur’an ayeti Ah! vergil salevatı, aşkına Muhammed’in Biz de… kendim, eşim, dostum, tanışım, arkadaşım, binler, onbinler, milyonlar, milyarlar, O’nu o en sevgili ve en üstün’ün Peygambeliğini kabul ettik ya Rabbi… Bundan üstün devlet bilmiyoruz ya Rabbi!.. February 07 COBANIN AŞKI Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini:- Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kâr etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki "sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine" dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim... Aşıktı delikanlı. Sevgilisinin isminden başka bir şey bilmediğinden mi, konuşmaya mecali olmadığından mı bilinmez, arkadaşı anlatıyordu onun halini: - Gözleri günlerdir uyku görmedi efendim, diyordu, yemiyor, içmiyor, işi gücü, gecesi gündüzü havası suyu o kız oldu sanki. Ne desem kâr etmiyor, son bir çare diye geldik size. Halbuki "sen bir garip çobansın, o padişahın kızı, davul bile dengi dengine" dedim ya, dinlemiyor efendim, ama herhalde aşkın gözü kördür diye de buna diyorlar, değil mi efendim... İhtiyar adam bu esnada gözlerini dikmiş, iskeletinin üstüne deriden bir zırh giydirilmişcesine zayıf, çelimsiz, saçı sakalına karışmış, uzaklara dalıp dalıp giden, gözlerinde aşktan gayrısı kalmayan diğer çobanı süzüyordu. Sonra bir ah çekti, yüzünü nefes almadan konuşmasını sürdüren delikanlıya çevirip tebessüm etti. - Kolay evlat kolay, dedi, çaresizseniz çare sizsiniz. Ve tane tane anlatmaya başladı. İki genç çobanın, çökmek üzere olan bu kulübesinde dertlerine derman aradıkları ihtiyar adam, aslında padişahın bütün dertlerini paylaştığı, her meselesini danıştığı bir bilge idi. Yıllar önce padişah kendisini tanıyıp sevdiğinde bir tek şey istemişti ondan; burada yaşamaya devam edecekti ve kimsecikler bilmeyecekti kim olduğunu. O günden beri de bu kulübede yaşıyar, gelen geçene ikram edip, gül alıp gül satıyordu. Padişahın kızının aşkıyla eriyip muma dönen genç çoban ve yanındaki kadim dostu nereden bilsindi bu garip ihtiyarın padişahın gönlüne sultan olduğunu. Aşık genç, ihtiyar adamın anlattıklarını dinledikten sonra, her şeyin bittiği anda başlayan son ümide sımsıkı sarılanların o saf ve tertemiz teslimiyetiyle: - Sahiden bu kadar kolay mı efendim, dedi, yani o mağarada elimde tesbih, kırk gün Allah dersem sevdiğime kavuşabilir miyim, onunla evlenebilir miyim? - Evet, dedi bilge, kırk gün o mağarada gece gündüz Allah diyeceksin, kırk gün sonra padişahın kızı senindir. İki dost hemen yola çıktılar, aşık çobanın yüzüne kan, dizlerine derman, yüreğine yeniden can gelmişti. Arkadaşına sarılıp, elinde tesbih, gönlünde aşk, yüzünde ümit çiçeklerinden örülme bir tebessüm, mağaranın yolunu tuttu. Gelir gelmez hiç vakit kaybetmeden diz çöktü, dualar etti, gözlerini kapattı, kalbini padişahın kızına bağladı, eline tesbihi aldı ve dudakları kıpırdamaya başladı: Allah, Allah, Allah... Günler günleri padişahın kızının hayaliyle tespih taneleri gibi kovalayadursun, mağaranın yakınındaki köyleri bir söylenti çoktan sarmıştı. Herkes birbirine karşı dağdaki mağarada gece gündüz Allah diyen gençten bahsediyordu. Cami çıkışında ihtiyarlar, çeşme başında kadınlar, tarlada işçiler, top oynarken çocuklar, herkes onu konuşuyordu: - Şu karşı mağarada bir genç varmış, kendini Allah'a adamış, gece gündüz durmadan Allah diyormuş, Allah Allah..." Aşık dostunun ne halde olduğunu merak eden genç çoban, mağaraya geldiğinde üç hafta geride kalmıştı bile. Bizimkinin gözleri kapalıydı, dudaklarının da kıpırdamadığını görünce, uyuyakaldı herhalde diye düşündü. Tespih tanelerinin parmaklarının arasında dolaşmaya devam ettiğini görünce de, bu nasıl uyku diye sordu kendine. Bu sırada gözlerini açan genç adam, karşısında arkadaşını görünce, günlerdir yalnızlığıyla paylaştıklarını birbiri ardına anlatmaya başladı: Kırk günün yarıdan fazlası geçmişti, o durmadan Allah diyordu, ama ne padişahın kızı vardı, ne bir haber, ne bir ümit kırıntısı... Acaba, diyecek oluyor, yutkunuyor, hayır diyor, tespihine bakıyor, bir kalp gibi atan sağ el işaret parmağını sabitlemeye çalışıyor, avuçlarını sıkıyor, gözleri doluyordu. Vedalaştılar. Ay ışığında dostunun gözlerine yayılan başkalık dikkatini çekmişti genç çobanın. Aşık çoban yeniden eline tesbihini aldı, gözlerini kapattı, boynunu neye bağlayacağını bilemediği kalbine doğru büktü, dudakları kıpırdamıyordu artık, sustu gece, mağaranın duvarları sustu, tükendi her şey, hiç tükendi, an bitti, sadece bir söz kaldı: Allah... Kırk günün dolmasına üç-beş gün kala, mağaradaki dervişin namı bütün ülkeyi sarmış, nihayet sarayın koridorlarında konuşulur olmuştu. Meselenin aslını merak eden padişaha, bu insanların bir yerde sürekli kalmadıklarından, bulundukları mekâna bereket getirdiklerinden, ne yapıp edip bu dervişi ülkelerinde yaşamaya ikna etmeleri gerektiğinden uzun uzun bahsetti başveziri. Ne yapması gerektiğini artık bilen padişah, nasıl yapması gerektiğini bilemediği bütün zamanlarda yaptığı gibi, dağ kulübesinin yolunu tuttu. Hürmetle diz çöktü bilge ihtiyarın önünde. Derdini anlattı, derman diledi. Sarayının yanına bir saray yaptırmaktan, o dervişi veziri yapmaya, sancak-tuğ vermeye kadar saydığı her şey, bilgenin: - Hünkârım, gönül erleri mala-mülke, makama-mansıba itibar etmezler, demesiyle son buldu. Kaderdi bu, padişahlarla köleleri aynı eteğin önünde diz çöktürür, birinin derdini diğerine derman eyler, ikisini de aynı tebessümle bahtiyar ederdi. Güldü ihtiyar: - Neden kerimenizin nikâhını teklif etmiyorsunuz sultanım, dedi. Şaşırma sırası padişaha gelmişti. - Nasıl yani, diyebildi, bu şerefi bize lütfederler mi, kabul ederler mi? Kırkıncı günün güneşi batmak üzereydi genç aşığın mağarasının üstünden... Padişah ve ihtiyar bilge en önde, arkalarında vezirler, onların arkasında halktan meraklı bir kalabalık ve en arkada da olup bitenlere bir mana vermeye çalışan aşık çobanın arkadaşı, mağaraya doğru yürümeye başladılar. Bu arada bizim aşık kendinden öylesine geçmiş, tesbihiyle öylesine bir olmuştu ki, gelenler içeri girseler ve bir tesbihten başka bir şey bulamasalar şaşırmazlardı. Padişah edepte kusur etmemeye çalışarak içeri girdi, ellerini birbirine bağladı, duyulması güç bir sesle; - Efendim, dedi, sizi ziyarete geldik. Yavaşça başını çevirdi aşık, sonra bütün vücuduyla döndü, gözlerinde en ufak bir şaşkınlık emaresi yoktu, sapsarı bir heykel gibiydi. Herkes heyecan içinde. Vezirler, halk, genç çoban, mağara, tespih, sessizlik, duvar... Hatta güneş bile batmaktan vazgeçmiş, kafasını mağaranın içine doğru uzatarak olan biteni görme telaşındaydı. Padişah meramını anlattı, türlü tekliflerde bulundu. Ne saray, ne vezirlik, ne tuğ ne de sancak, hiç birinde gözü yoktu dervişin. - Efendim, diyebildi en son, sessizce, benim bir kızım var efendim, zat-ı âlinize layık değil belki, ama lütfeder nikâhınıza alırsanız bizi bahtiyar edersiniz... Kırk günlük çile nihayet bitmiş, olmaz denilen olmuştu. İşte aşık maşukuna kavuşacak, murad hasıl olacaktı. Bizimkinin arkadaşı sevinçten ağlıyordu. Soru ve cevap sanki bu soru sorulsun, cevabı verilsin diye yaratılmıştı. Sessizlik ilk defa bağırmak, haykırmak istiyordu ve bütün gözler genç adamdaydı. Usulca doğruldu oturduğu yerden, etrafını şöyle bir süzdükten sonra, gözlerini padişahın gözlerine dikti, sarhoş gibiydi. Kendinden emin bir ifadeyle: - Hayır, dedi, kızınızı istemiyorum. Birden ortalığı bir sessizlik kaplayıverdi. Padişah mahzundu, halk hayret içindeydi, vezirler şaşkınlıkla birbirine bakıyor, bilge tebessüm ediyordu. Aşık çobanın genç arkadaşı yaşlı gözlerini silip, birden ileri atılarak bozdu sessizliği. Dostunun yanına geldi, kulağına eğilip: - Sen ne yapıyorsun, dedi, kırk gündür bu çileyi ne diye çektin sen, neyi reddettiğinin farkında mısın? Güldü aşık çoban gözleriyle ihtiyar bilgeyi arayarak: - A dostum, dedi, ben kırk gün padişahın kızı için Allah dedim, Allah padişahla vezirlerini ayağıma getirdi. Ya bir de Allah için Allah deseydim... |
|
|