“´¯¥¯`” (gönül...'s profileSALAT VE SELAM BASTA EFE...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    July 30

    Bir inşirah ayeti kadar sana yönelmeye geldim…

    babb35a6ffc3dcdda84dbb5xv6.jpg 

    Bir inşirah ayeti kadar sana yönelmeye geldim…

    İnşirâh…İnşirâh…İnşirâh…Hâra düştüm,dilime kan değdi yüreğime od.Dâra düştüm Ey Rab bana bir inşirah…Ah-u efgânımı bir dinleyiver, bu gece çok karanlık…katran karası olmuş göğsümü bir açıver…Daraldım…Bir bakıver..

    “Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?”(inşirah/1)

    Genişlettin ey yar! Dünyadan bunaldığım her vakit,yağmur yağmur yüreğime,damla damla gözlerime düştün.Semalarda yerim yok bilirim,arşlardan ta ki gönlüme düştün.Yaralar bedenimde yol çizerken adeta,tuz değil ,sen gönlüme tılsım sürdün.Dünya zemininde ayaklarım kayarken bir bilinmezliğe, tut n’olursun bırakma bilmediğim alemlere…Gece ve ben iki biçâre yine kapındayım.Soluklanmak istiyorum Ya Rab! Gece yeminli konuşmuyor benimle.Gece küskün bana, yalnız bıraktım onu gelirim diye.Gitmedim ona Ya Rab! Geceler bensiz geçti,seccadeler eşsiz,yıldızlar yoldaşsız kaydı.Geceye söz verdim gelirim diye,gitmedim.İhanetim var ona..Gece yeminli..Ben sana bugün yalnız geldim.Terkedilmiş sevdaların mekanından geliyorum.Yıllanmış sevgilerin koynundan.Ayrılıklardan geliyorum.Yalnızlıktan…Gönlümün tenhasından geliyorum.Gecenin günahlarımı örtmeyen mahremiyetinden geliyorum.Dünyanın arkamdan yırttığı gömleğimle.Kimsenin duymadığı ama kulağımı çınlatan aff sesleriyle geliyorum.Ademin utangaç bakışlarıyla,Nuh’un terk-i diyarıyla bir yunus affı edasıyla geliyorum.Daraldım Ya Rab! ‘kabul’ ümidinin ferahlığıyla geliyorum.Yüreğim üşüyor artık,mahşeri bir yalnızlıkla geliyorum.Aç Ya Rab n’olursun aç göğsümü tekrar bir köz değdir.İçimin vahalarından kurtar beni.İnşirah inşirah inşirah…ayet ayet genişlet beni.

    “Yükünü senden alıp atmadık mı? O senin belini büken yükü .”(inşirah/2)

    Attın ey yar! Ben bilemedim yükümün azaldığını ama sen hafiflettin beni.Dünyanın omuzlarıma yüklediği bu ağırlık, yüzümü yere düşürmeye başlamışken,bu yükü benden alarak belimi sen doğrulttun.Rükuya eğilen bir beden senin karşında yüce makama erdi.Secdeye değen baş,merhametinle sana erdi.Oysa ben bilemedim.Kirlenmiş yüreğimle,sözlerimi dünyaya aşina ettim kapıldım bu misafirhanenin işvesine.Şimdi temaşa bile edemiyorum masivayı.Aydınlanmıyor gözlerim,yeşermiyor kırık düşlerim.Yoksa Ey Rab ben,sen olan benliğimi çoktan mı tükettim…Züleyha kadar günahkarım,Yusuf kadar masum olmak isterdim oysa ama ben düştüğüm zindanda ezilecek kadar günah topladım.yüküm ağır…Tüm zerrelerim affına sığındı…Mecalsizim,hissizim,bir o kadar da cahilim…Al yükümü Ya Rab n’olursun al belimi büken bu yükü tekrar hafiflet beni.Doğrult ki beni,yüzüm sana dönebileyim.Elimi sana açabileyim.İnşirah inşirah inşirah…ayet ayet doğrult beni.

    “Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?”(inşirah/4)

    Yücelttin ey yar! En şerefli varlık olarak açtım dünyaya gözlerimi.Mahlukata halife eyledin.İns-an makamında ruhuma can verdin..verdin de ben kıymetimi bilemedim.Aklımı sürgün ettim mantığın hiç uğramadığı yalancı uğraşlara.Her mevsim yağmur yağarken ruhuma,nadasa bıraktım kurak gönlümü.Her insan ektiği biçer değil mi Ya Rab! Günah ektiğim bahçelerde kara güller büyüdü,kokusuz renksiz.Işığım bir mumun aydınlandığı kadar,verdiğim bir aldığım kadar fakat ben olamadım bir senin bana biçtiğin değer kadar.biraz mağrur,biraz bizâr,biraz da kendimi şekva ile geldim.Değersizliğimi bilerek,mecruh bir hal ile geldim işte…Sen şanımı yüceltirken,ben bir o kadar acziyetimle,nasır tutmuş ayaklarımla,kör olmuş gözlerimle,karalanmış hanemle geldim.Kalbimi avcuma sıkıştırarak,rengini kimse görmesin diye saklayarak getirdim.Amansızım,dermansızım,fermansızım.N’olurs un Ya Rab yeniden yücelt beni gönül gözümden geçir beni.Gözyaşına gark eyle beni eyle ki insan bileyim kendimi.İnşirah inşirah inrişah ayet ayet yücelt beni.

    “Yalnız Rabbine yönel.”

    Hayatın koylarından çıkıp senin limanına yöneldim Yar Rab!Sen ki sana gelmeyene dahi lütfederken,bilirim geri çevirmezsin beni kapından.Nihayetsiz acziyetimle,dünyevi arzuların kıvrımlarından,yokuşlu yollarından,ben kendimden geçerek sana geldim bu gece.’kün’ diyerek eyleyiverirsin diye bir ferman,ben ahvalimi dökerek sana geldim Ya Rab!.Benim sana anlatmaya halimi kelama ne hacet,sen beni bilirsin benim halim zaten aşikâr.Kurtar n’olursun bitsin artık bu esaret! Nefsanîyetin haysiyetini huzurda kırmaya geldim.Bakıp görmeyen gözlerimi sende açmaya,atıp yanmayan kalbimi sende yakmaya,her boşluğa sayan ama her daim seni anmayan dilimi konuşturmaya,sana muhtaçlığın şerefini başıma taç etmeye geldim.Sevdası her şeyden âlâ n’olursun aç yüreğimi ben senden bir inşirah istemeye geldim…İnşirah inşirah inşirah ayet ayet ferahlamaya geldim.N’ola ahh n’ola Ya Rab , ben sende kalmaya geldim.Bir inşirah ayeti kadar sana yönelmeye geldim…

    July 28

    namaz


    Bir ben bir yalnızlığım bir de seccadem
    bir de şu gizem dolu ıssız vakitler
    O’na yönelen isteyen kulları bekler
    uzatsam ellerimi âsumana doğru
    süzülse âlem-i ulviye yüreğimden dilekler..
    secdemin miracısın sen
    bize lutfedilen huzur limanım
    sende durulur en âsi dalgalar
    sessiz bir fırtına içimde senli duygular
    gönül kapımı çalarsın o mukaddes çağrıyla
    En yüce olanın huzuruna çıkma vakti
    önce ruhum serinlemeli abdestle
    sonra huzura çıkmalıyım tekbirle
    tüm sorgularımı hesaplarımı atmalıyım bir kenara
    riyâdan arınmalı bedenim
    Ve.. yüreğim ümitle korku arası
    huşûyla durmalıyım o yüce divâna
    tek seccadem anlamalı beni
    yalnız o şahit olmalı gözyaşlarıma
    ruhumun derinlerinde
    gönül ummanımdan çağlayan
    sevdamı katmalıyım namazım sana..
    işlemeliyim en güzel sözlerle dualarımı
    unutulmaz bir râyiha olmalı
    senli dakikalarım
    bir buse bırakmalıyım secdede
    Rabbim’e en yakın olduğum yerde
    katmer katmer açmalı umutlarım
    gönül çiçeklerime âb-ı hayat olmalı
    cennet bahçelerinin kokusu dolmalı odama
    solumda cehennem yaklaşırken alev alev
    azrail beklerken son nefesimi
    sağımda cennet bahçeleri
    Ve ben Sırat-ı Müstakimde olmalıyım
    huzura ermeliyim kızıl şafaklarda
    kurtuluşun adı namaz
    fermanı af olmalı
    ötelere uzanmalı âh-u figânım
    bilirim sendedir derdime derman
    kanayan yaralarıma tek ilacım
    gözümün nuru namazım
    seninledir Rabbim'e vuslatım..
    bir damla düşse ötelerden yüreğime
    arınsa kalbimden suveydâ
    filizlense yeniden körelmiş duygularım
    bir ruveydâ dokunuş özümde
    Ve ben.. seninle hayat bulmalıyım..

    Züleyha Özbay Bilgiç
    July 04

    basörtülü bir kız

     

     Allah'ın emri diye, başörtülü bir kızım,
    Ne katilim ne zalim, ne hain, ne hırsızım,
    Yeter artık çektiğim, dinmedi yürek sızım!

    At çamuru elinden, güneş böyle sıvanmaz,
    Hukuk herkese lazım, genleriyle oynanmaz!

    Tarih bizle yazıldı, coğrafyada biz varız,
    Kim vatanı severse, bağrımıza basarız,
    Koyduğun engelleri, azmimizle aşarız!

    At çamuru elinden, güneş böyle sıvanmaz,
    Hukuk herkese lazım, genleriyle oynanmaz!

    Babam atam şehittir, oğlumsa nöbet bekler,
    Vatan, bayrak, din için, çarpar bizde yürekler,
    Kızlarımız okula ne zaman gidecekler?

    At çamuru elinden, güneş böyle sıvanmaz,
    Hukuk herkese lazım, genleriyle oynanmaz!

    Benim inancım bana, seninki de kendine,
    Karışmadım kimsenin, inancına dinine,
    Nedir sebep bilinmez, içindeki kinine!

    At çamuru elinden, güneş böyle sıvanmaz,
    Hukuk herkese lazım, genleriyle oynanmaz!

    Ülkemin dertleri var, çözümsüz sürü sürü,
    Derdin büyüğü sende, azgın beyin tümörü,
    Tümörlü beyinde hiç, bulunur mu höşgörü?

    At çamuru elinden, güneş böyle sıvanmaz,
    Hukuk herkese lazım, genleriyle oynanmaz!

    Herkese cadde olan, bizim için tıkanık,
    Hep önümüze koydun, paslı demir parmaklık,
    Güneş her zaman parlar, senin gözün karanlık!

    At çamuru elinden, güneş böyle sıvanmaz,
    Hukuk herkese lazım, genleriyle oynanmaz!

    Nedendir bu özlemin, cahiliye çağına,
    Neden takıldın kaldın, şu başımın bağına?
    Hangi zulüm ebedi, bak soluna sağına!

    At çamuru elinden, güneş böyle sıvanmaz,
    Hukuk herkese lazım, genleriyle oynanmaz!

    cennetim olurmusun???


    Cennetim Olurmusun

    Elini tutsam, dünyanın öbür ucuna benimle birlikte gelir misin? bekle desem, dünyanın bir ucunda beni bekler misin?

    Denizimde fırtınalar çıktığında limanım olur musun? karanlık bastırdığında deniz fenerim, hava açınca yıldızlarım olur musun; bulutlar göğü kapladığında pusulam?

    Mihengim, turnusol kağıdım olur musun? yüreğimin suyu bulandıkça onu durultacak iksirim?

    Kapılar kapandığında kapım, yollar aşındığı vakit yolum, saklanmak istesem duvarım olur musun? özgürlüğüm ve mapusanem?

    Üşürsem evim olur musun? yorganım, ana kucağım? çölümde vaha olur musun? vahamda hurma ağacım?

    Dağın tavşanı, çölün ceylanı, gecenin hayalleri bağrına bastığı gibi beni bağrına basar mısın? şak şak yarılsa bile gökten umudunu kesmeyen kıraç tarlalar gibi umut bağlar mısın bana? gitmek istersem kanatlarım olur musun? kalmak istersem ayağımda prangam?

    Hurilerim olur musun? kudret helvam ve bıldırcınım? soğanda sarımsakta gözüm yok, tih çölü sürgününde gözüm yok. ateş almaya gidersem, kırk vakit sonra dönsem bile aynı yerde beni bekliyor olur musun?

    Kavmim beni terk ederse ve ben kavmimden kaçarsam, bir kez arkana bakmadan arkamdan gelir misin?

    Ot bitmeyen bir vadide yalnızca Allah (c.c)'a emanet edip gidersem, sen de beni kınamaksızın O'na güvenir ve sa'y eder misin?

    Ümidimi kaybettiğim anda ümidim, neş'emi kaybettiğim zamanlarda coşkum, kalbim işgale uğrarsa halaskârım ve rehberim olur musun?

    Arkadaşım, yoldaşım, sırdaşım, enîsim, huzûrum, sürûrum, nûrum, zînetim, nîmetim, cennetim olur musun?

     

    anladımki ask dosta erince





    Cennetti yurdumuz, ararız aşkı ister halk ister ece

    Sahtedir güneşler.. Zulmet hep! Karardı heryan gece



    İhtirastır sevgiler, kanarız döneriz boşlukta delice

    Aşkı yanlış tanıdık.. Yalandır sanki, sanal bir hece!



    Elimizle boğduk tüm maziyi, yırtıldı atimiz ince ince

    Bildik düşmanı uyandık. Ancak sağdan geldi Lain hince!



    Kimse görmedi, bağında vurdu namert! Dost�tan gizlice!

    Böyleydi halim ah nice! Sızladı kalbim.. Derdim derince!



    Derken sevdalandım boşluğa. Bir hal ki çözülmez bilmece

    Odun yok çakmak yok! Bir oda düştüm içten içe günlerce



    Allahım! Aşk var! Mutlak gerçek o büyülü, efsunlu hece

    Hoşnuttum, fakat korktum! Yanarım ah dedim mana esince



    Ağır muhabbetti! Taşırım sandım sanki faniye bürününce

    Aşkı böldü nefis ki hafifler dedi gafil, cisme girince



    İki kere iki eşittir yandım! Dünya hesabı; ince mi ince

    Yıkma dünyanı boşa alışıksın, ölmezsin ya sevda bitince



    Öyle oldu; unutursun dedi nefis, gitsin! Yoktu ömrünce

    Nihayet açıldı sırlar, sığınıp ateiste derdim dökünce!



    Dedi duyarım �Sevgini ver Allahım� dersin gündüz gece

    Ateistim tanımam, lakin anlatırlar Tanrıyı nasıl yüce



    Sana zor gelir! Kulunu sevemezsin! Olmaz vermeden akçe!

    Allah�ı nasıl seversin bu kalple! Söyle bana dürüstçe



    Teraziydi gönül iki kefe, biri kalkardı, biri inince

    Durdu dünya, uçtu us! İman-kalp ağırdı kefeye girince



    Doğru söyledi ate! Dürüstlük olmalıdır her şeyden önce!

    Aşk mert işi layık değil namerde. Dünya yıkıldı böylece



    Ölsem de dönmem, yoluna koyuldum vuramam aşkı öyle haince

    Ondan serdim yere istikbalim gönülden fakat gönülsüzce



    Basamak olayım dedi! Umarım çıkarsın, nasılsa yol yüce

    Sanaldı.. Aşk uğruna muamma! Allah�tan nasip niyetince



    Kurdu merdiven gönlüm arşa, anladım ki aşk Dost�a gidince

    Perde olamadı vesile, alevlenirmiş aşk, mecaz çürüdükçe



    Bildin bu yol nice! Ete-kemiğe bürünür aşk Dost�a erince!

    Açılır kapı mutlak erilir Baki Yar�e! Var mübarek sevince!

    gül`müş


    Gül yüzünden var olduk.

    Gül yüzü buluşma yeridir,
    En temel kavuşmalar gül yüzünde gerçekleşir.
    Çünkü gül yüzler bakışı aşka dönüştürür.
    Bakış ki, aşıkın maşuka dönüşüdür;
    İlk tanışma ve son ayrılıktır.
    Sonra mayelenir bakış;
    Bakış aşk olur, bakış vuslat olur.
    Aşık ve maşuk tanışmaktan öte geçerler,
    Geri döner ve sanki birbirlerini hatırlamış olurlar.
    İlk bakışma sonsuz beklemelerin durulduğu bir göl olur.
    Güzellik gül yaprağında beklemiştir aşkı.
    Aşk gül yüzünde güzelle buluşur.
    Aşk gül tenlerde görünür kılar kendini.
    Ve güzellik aşkın bakışında seyre dalar kendini.

    Yoksa biz dikenler idik,
    Yalnız bir gül hatırına bu bahçeye vardık.
    Varlık gülşeninde bir gül yüzünde ihyalandık.
    Ab-ı hayat öylece dolandı yüreğimizi,
    Tenimizde öylece kızıl utanç gülleri açtı.
    Edebi, iffeti gül yüzünde belledik,
    Tebessümü gül yaprağından dudağımıza devşirdik.
    Gülün son yaprağının sonrasına hayranlığımızı ekledik.
    Beğenimizle kuşattık gülü;
    Aşklarımızı gül yanağına devirdik.
    Gülün yüzünde güldük, güle baktık güle yazdık.
    Güller olduk, güldük.
    Güller açıldı, güle döndük.
    Gül yüzünde varedilen herşeyle yüzleştik.
    Varedilmişler gül yüzünden gün yüzüne çıktı.
    Öylece, gülün yüzünde buluştuk.
    Gül yüzünden tanış olduk.
    Sonra herkesi ve herşeyi oraya çağırdık.
    Herşeyi elimize aldık, herkese elimizi verdik.
    Gülün yüzüne vardık.
    Bildik ki,
    Aslında biz sadece gül yüzünden vardık.

    Senai Demirci

    hem düne hem bugüne yeten kelime




    BİR YAZDIM, bir güzdüm. Bir bilemedim; hangi mevsim olmalıydı adım.
    Bir yazdım, bir bozdum.
    Çizik çizik olan defterimi karalayıp durdum.
    Sağdaki ümit ışıltıları ve soldaki fırsat dellâlını duymadım pek çok zaman.
    Ben bir güldüm, bir diken.
    Diken acıttı, gül mağrurlaştırdı benliğimi.
    Ben hem gül, hem diken olmalıydım.
    Hem güz, hem yazı tadabilmeliydim ruhumda.
    Bir gülmedim ki kendime,
    Bir farketmedim ki sevginin rengini.
    Sol elimde tuttuğum, çizik çizik, pörsümüş defterde
    Neredeyse boş sayfa kalmamıştı ve ben farkında dahi değildim.


    Ve dönerken yine aynı düş ve düşüncelerle bir gün,
    Bir dilekçe tutuşturuldu elime.
    Yepyeni bir defter vaat ediyordu bana.
    Ve huzur veriyordu görünüşü bile.
    Bir dilekçe...
    Tuttum ucundan ben de...
    Yeni bir soluktu bu.
    Yeni bir ışık.
    Dünümü ve bugünümü apaydınlık eden
    Bir belge...


    Aldım bu bembeyaz belgeyi.
    Gönlüme bastırdım.
    Ve tekrar tekrar adını okudum.
    Her okumamda huzur doldu içime.


    Sağdaki ışıltının çevremde oluşturduğu
    Işıktan daire içinde okudum.
    ‘Tevbe’ yazıyordu belgede.
    Sadece bir kelime...
    Hem öyle bir kelime ki,
    Hem düne yetiyordu, hem de bugüne...
    June 27

    REGAİP KANDİLİNİZ SİMDİDEN HAYIRLARA VESİLE OLSUN...



    "Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir. " (Tevbe Suresi, 128)
    ALLAH (c.c) katında zamanların değerleri birbirine eşittir. Ancak öyle zamanlar vardır ki o zamanlarda öyle hadiseler olur ki, o vakte diğer zaman dilimlerinden daha üstün bir değer kazandırır. Receb-i şerîfin ilk Cuma gecesine isabet eden Regâib Gecesi'de bu müstesna zamanlardan biridir. Cuma geceleri böyle kıymetli vakitlerden biridir. Regaib Gecesi gibi iki kıymetli gecede biraraya gelince, bu gece dahada bir kıymetli oluyor. Bu gece, yalvarış ve yakarışların Yüce Mevla'ya sunulduğu ve O'nun rahmetinden af istenildiği umut, huzur ve müjde gecesidir. ALLAH Teâla'nın kullarına lütfunun çokluğu, kereminin bolluğu ve pek çok günahkarı bağışlaması sebebiyle bu geceye Regaib Gecesi" adı verilmiştir. Bu gecenin bu değeri nereden kazandığı hususunda değişik rivayetler bulunmaktadır. Bunlardan biri; Hz.Amine validemizin böyle bir gecede Resulullah (s.a.v)'e hamile olduğunu anladığıdır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) Regaib gecesinin içinde bulunduğu Recep ayında çok dua eder, namaz kılar, oruç tutar, iyiliklerin her çeşidini yapar, sadaka vermeye özen gösterirdi. Resulullah (s.a.v)'in Receb'in ilk perşembe gününü oruçla geçirdiği ve cuma gecesinde, bu kandil gecesine mahsus olmak üzere on iki rekât namaz kıldığı kabul edilir. Regâib gecelerinde dua etmek, tevbe ve istiğfarda bulunmak, bu geceyi kutsal kabul etmek suretiyle çeşitli ibâdetlerle geçirmek, genel olarak alimler arasında kabul görmüştür. İdrak ettiğimiz mübarek Regaib Kandili vesilesiyle, ruhumuzu karartan kötü duygu ve düşünceleri kalplerimizden atalım. İbadetin zevkinden bizi mahrum eden nefsin kötü arzularını frenleyelim. Gönül dünyamızı bulandıran haset, kin, düşmanlık gibi kötü duygulardan temizleyelim.

    Bu geceyi nasıl karşılmak, nasıl ihya etmek gerekir?

    Bu gece, oruçlu olarak karşılanmalıdır. Bu gece, kazâsı olanın hiç değilse bir günlük kazâ namazı kılması, çok iyi olur. Kur'an-ı Kerim okunmalıdır. Bu gecenin ihyâsı, yatsı namazıyla sabah namazını camide cemaatle kılmakla olur. Bu, gecenin ihyâsıdır. Bütün günün ihyâsı bu... Yatsı namazı ile sabah namazını camide kılmak, o günün, o gecenin ihyâsı demektir. İnsan sabahlara kadar, akşamlara kadar ibadet etmiş gibi sevab kazanır.
    Bir başka ihyâ şekli zikir .....
    "Lâ ilâe illALLAH",
    "ALLAHümme salli alâ seyyidinâ MUHAMMEDin ve alâ âli seyyidinâ MUHAMMED",
    "Estağfirullah",
    "SübhànALLAH",
    "Elhamdülillâh",
    "ALLAHu ekber",
    "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm",
    "ALLAH" gibi sözler mübarek kelimelerdir, cümleciklerdir. Bunları zikretmek çok sevabdır..

    BU GECEDE KILINACAK OLAN NAMAZ
     
    Regaib namazi:
     
    Bazi rivayetlere gore Rasulullah Regaib gecesinde sukur icin 12 rekat namaz kilmistir.Bu namaz hakkinda Rasulullah'in soyle buyurduklari rivayet edilmistir:
    "Receb ayinin ilk cuma gecesinin namazindan gafil olmayin.Bir kimse o gecede namaz kilsa Allah Teala'nin emriyle gelecek yila kadar melekler ona dua ederler."
    Bir baska rivayette'de Rasulullah soyle buyurmuslardir:
    "Bir kimse Receb ayinin ilk persembe gununu orucla gecirirse ve ondan sonra cuma gecesi 12 rekat namaz kilsa Allah Teala her rekatina mukabil makam-i siddik'da yuz kosk ihsan eder."

    Bazı namazlar vardır, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kılmıştır. Bunlardan birisi de Tesbih Namazı'dır. Regâib gecesi, akşamla yatsı arasında: 12 rek'at "Hacet Namazı" kılınır. Hacet Namazı: 2 rek'atte bir selâm verilerek kılınır. Fâtiha-i şerîfe'den sonra her rek'atte 3 Kadir Süresi 12 İhlâs-ı şerîf okunur. Namazdan sonra 7 Salât-ı Ümmiye okunup secdeye varılır.
    Salât-ı Ümmiye: "Allâhümme salli alâ seyyidinâ MUHAMMEDinin-nebiyyil-ümmiyyi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim"

    Secdede 70 defa: "Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbül-melâiketi ver- rûh" okunur.

    Secdeden kalkıp 1 defa: "Rabbiğfir verham ve tecâvez ammâ ta'lem. İnneke entel-eazzül-ekrem" okunur.
    Tekrar secdeye varılıp yine 70 defa "Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbül-melâiketi ver-rûh" okunur.

    Secdeden kalkıp duâ yapılır. Duâda Hz. Allâh'a c.c şu şekilde de ilticâ etmelidir:


    "Allâhümme bârik lenâ recebe ve şa'bân. Ve bellığnâ ramazân" Unutmayalım! Regaib Gecesi, üç aylar içinde kendisinden sonra gelecek olan Miraç, Berat ve Kadir Gecesininde bir müjdecisidir. Onun için bu müjdeciye kulak verip bu geceyi ve üç ayları iyi değerlendirilmelidir. Resulullah (sav) buyuruydular ki: "Beş gece vardır ki, onlarda yapılan dualar geri dönmez, kabul olunur: Receb'in ilk gecesi, Şâban yarısı gecesi, Cuma gecesi, Ramazan Bayramı gecesi, Kurban Bayramı gecesi."
     
    RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH BİZLERE BU GECEYİ
    EN GÜZEL ŞEKİLDE İHYA ETMEYİ NASİP EYLESİN
    İNSAALLAH

    May 20

    HAMD VE SÜKÜR ANCAK SANA`DIR EY RABBİM...

    y1psxqU5XEc2FpUb_6zRMXL4HOuVuIu7IKaFtx-B406p1O_6aEV66xY0bY9XTqSTqnOrFkiSdCJRk8

    Kulun yaptigi en muhim is,hic suphesiz Allah'a hamd etmektir.

    Resulullah,hamd'in faziletini bildiren bir hadis-i serif'lerinde soyle buyururlar:

    Allah'in kullarindan bir kul:

    "Ya Rabbi! vechinin (yuzunun) celaline,

    kudret ve hakimiyet'inin azametine layik sekilde

    sana hamd olsun." dedi.

    Bu hamd,kulun amelini yazmakla vazifeli iki melegi aciz birakti.Onlar bu hamd'in sevabini nasil yazacaklarini bilemediler.Semaya ciktilar ve:

    "Ey Rabbimiz! Senin kulun oyle bir soz soyledi'ki,

    sevabini nasil yazacagimizi bilemiyoruz" dediler.

    Allah Teala Hazretleri,kulun soyledigi sozu en iyi bilen oldugu halde:

    "Benim kulum ne soyledi?" diye sordu.

    Melekler soyle cevap verdi: "Ey Rabbimiz! O kul su sekilde hamd etti:

    "Yarabbi lekel hamdu kema yenbagi

    licelali vechike ve liazimi sultanike."

    Bunun uzerine Allah Teala o iki melege buyurdu'ki:

    "Kulum bana kavusup'da ben onu,soyledigi soze (hamd'e) karsilik,

    mukafatlandirincaya kadar,siz o sozu kulumun soyledigi gibi yaziniz!" buyurdu.

    (Ibn-i Mace,Edep,55)

    May 14

    kalp hastalığına ilaç

    y1pSJ5oQcICHEr5d1UZg7bMZpQhqUY3-mllqsMQwgk5GlUt_x6XD3UpJECkb0FKl7jf7bZnT6Ioo0w
     
    Genç bir abid ile beraber Basra'nın Sokak ve çarşılarında gezerken karşımıza bir tabib çıktı. Bir kürsüye oturmuştu. Yanında erkek, kadın, çocuk birçok kişi vardı. Herkes elinde su dolu bir kap tutuyor, hastalığına deva olacak ilaç soruyorlardı. Yanındaki genç de ileri atılarak tabibe dedi.
    –Ey tabib! Yanında günahları yıkayan ve kalp hastalıklarına şifa veren bir ilaç var mı ? Tabib:
    –Var, deyince genç:
    –Getir, dedi. Bunun üzerine tabib şunları söyledi:
    –Benden şu on şeyi al:
    Fakirlik ağacının köklerini.
    Tevazu ağacının kökleriyle birlikte al.
    İçine tevbe eriğini koy.
    Rıza havanına at.
    Kanaat tokmağı ile döv.
    Takva tenceresine boşalt.
    Üzerine hayâ suyunu dök.
    Muhabbet ateşi ile kaynat.
    Şükür bardağına dök.
    Ümit yelpazesi ile soğut.
    Ham kaşığı ile iç.
    Bu söylediklerimi yaparsan, dünya ve Ahiret hastalık ve musibetlerine karşı sana faydalı olur.

    insaallah derse yakaran,insa eder Yaradan...

     64186
    Can çekişiyorum zamanın kıskacında,sancılarım bana unutturuyor kendimi
    Kayboluyorum ağrılarım içinde,etime bıçak gibi saplanıyor sızılarım.
    Ne gelecek hayallerim aklımda ne bitmez telaşlarım…
    Bazen sadece bir baş ağrısı yenik düştüğüm,bazen bir kaç derece fazlalık;ateş…
    Bu kadar yeter çok önemli planlarımı (!) alt üst etmeye
    Sonrasını geç !

    Kıvranırken,ellerimi sıkıca bağlamışım kendime.
    Elim uzanmıyor sevdiklerimin ellerine,onların ellerinde tutunamıyor.
    Kendime anlatıyorum dertlerimi.Yalnız kendim anlıyorum kendimi.

    Ruhumda el çekmiş bel bağladıklarından.
    Şimdiden devriliyor gibi “sarsılmaz” fikirleri
    Boşuna yük etmişim aklıma bu zifirleri
    Yeni yeni anlıyorum neden bu denli inlediğimi:

    Baş ucunda beklerken hastalığın,farkettim de bir kaç şeyi:
    Sahi! Nerdeler hayallerim ? Nereye kaçtılar sicim gibi ?
    Hele o ! O rutin işlerim. Hani olmazsa olmazlarımdandı.
    İtiraf etsin hadi , gitti , gitti işte hepsi !
    Umutlarım bile mi ? Ah evet ! Onlar yiteli çok olmuştu zaten.

    Ve nihayet yalnızım işte !
    Şimdi ne altında ezildiğim o bitmez telaşlarım
    Ne kendisi gelmeden yorulduğum “gelecek hayallerim” yanımda.
    Sadece ben varım hayatta.
    Pek de yalnızlık değil aslında,”yalınlaşmak” denir buna.
    Ve kendime geliyorum yakınlaştıkça aslıma.

    Benimle olduğunu zannettiklerim…
    Benden izin almadılar ki hayatıma girerken,izin alarak çıksınlar…
    İzin alarak sahiplenmedim ki izin vererek bırakayım.
    Kıtlıktan çıkmış ırgat gibi saldırırken tarlaya
    Düşünmeliydim,bunların bir sahibi olacaktı aslında.
    Gelip el koyacaktı tarlasına.Ki ben kim olduğumu hatırlayayım.
    Ve böylece tarladan çıkıp kalakalınca ortada
    Aslıma dönüp kendime geldim haddimi bildim.
    Her olayın merkezi sandığım ,başrol oynadığıma kandığımdan beri
    İşsiz güçsüz bir ırgattan pek de farklı değilmişim meğer.
    Gözümde büyütüp kendimi işe yarar bildiğim ben
    O ahmak adamın yaptığını yapmışım yıllarca.
    Hani gemiye binmiş yüküyle de yol boyunca sırtından indirmemiş..
    Benim yaptıklarım da o kadar ahmakçaymış aslında.
    Dert edindiklerim,yük bildiklerim bırakıversem kendi hallerine gideceklermiş.
    Sahiplenmeseymiş onları,sadece “emanet bırakıldıklarını” hatırlasaymışım.
    Bu kadar yükün altında ezilmeyecekmişim.

    Aciz olan benim,
    Bir kollayanım olacaktı elbet kendimi dev sanmasaydım.
    Emanet ağır yük! Değil ki sahiplik…
    Bu yüzden ezildim işte,bir düzine cahillik
    Kaldıracağım kadar verildi bana.
    Daha fazlasına karışarak kendime eziyet eden benim.

    Bunca şeyi anlayınca,”inşaallah”,
    Çoktan dilimin en zarif duası oldu bile.
    Yeniden kabul edilmenin beklentisiyle “inşallah” derken içten içe
    Ne sunulan tarlalara baktım ne de başka bir şeye.

    Zaten iyisinden bir tevekkül borçluyum rabbime

    “inşaallah” dedikten sonra başlayan işe
    Ruhum uyanıverdi,hani o yıllardır durmadan kıvranan
    Sen de yeter ki onu an ,çünkü
    İnşallah derse yakaran inşa eder Yaradan.

    ahir zamanda genc olmak

    120981327210ew5rc5zg3
     
    Bir ilkbahar günü artık orta yaşlılığa terfi etmiş biri olarak yollardaydım.
    Gözüme ilişen kareler arasında ‘gençliğimiz acınacak halde ‘ gibisinden
    hükümlere ulaşmak istemiyordum. Hem gençliği eğitmek lazım gibi pedogoji
    özürlüsü cümleleri oldum olası sevmiyordum. Gençler kötü durumda demek
    kolay. Ama genç olmak zordu. Bunu çok iyi biliyordum. Rudyard Kiplink gibi
    bende I know what it is to be young ‘ diyebilirdim .Zira vaktiyle bende
    gençtim, gençliğin ne demek olduğunu iyi bilirdim.
    Genç olmak her zaman zordu ama,ahir zamanda genç olmak zorun zoruydu. Ahir
    zamanda genç olmak bir bakıma her şeyin maddeye indirgendiği birçağda,
    maddenin olanca ağırlığı ve duygusuzluğu ile üzerine çöktüğü bir
    karabasan yaşamaktı. Lisede yahut üniversitede okuyan yahut şu veya bu
    işyerinde çalışan yahut çalışacağı iş arayan genç,genç olarak heveslerin ve
    heyecanın zirveye tırmandığı bir süreci yaşarken ,her gün bir üst modeli
    çıkan arabaların metalik ağırlığı altında eziliyordu mesela. İnsanların
    araba modeli ,gömlek markası ve beden ölçüsü ile değerlendirildiği bir
    zamandı yaşanan.Böyle bir zamanda genç denince anlaşılan şeyin ne olduğun gençlik adına
    çıkarılan dergilerin ruj-blucin-jöle-parfüm-gömlek reklamları arasına
    serpiştirilmiş bol resimli yığınla şarkıcı-manken-oyuncu kim kiminle
    inl’ler ve out ‘lar haberinden rahatlıkla anlaşılabilirdi. Dergilerin
    gazetelerin ,TV ‘lerin ,internet sitelerinin gençlikle ilgili yayınlarında
    gençliğin cinsel sorunlardan öte bir derdinin olmadığını pekala sanılabilir.
    Sergilenen ,gençliği cinselliğe indirgemekten ibaretti.
    Meydanda dolaşan blucinli yahut mini etekli kızların ,göz ucuyla onlara
    bakan delikanlıların ,hatta o kızlar gibi giyinmeye utanan genç kızlar ile o
    şekilde giyinmiş kızlara bakmaya utanan delikanlıların sorunları arasında
    ‘cinsellik’in olmadığı söylenemez elbette. İnsanların parası kadar değerli
    olduğu şu ortamda kendisine parasızlıktan dolayı değersiz bilen kaç genç
    vardı acaba;
    bilemezdiniz. Hem kaç gencin hayatının gayesi, “
    bu zamanda herşeyin anahtarı” olduğu hükmünden hareketle,
    paraya kilitlenmişti kim bilir?
    Dün caddeden son model Ferrari ile lastikleri öttüre öttüre yol alan züppe
    kaç gencin aklını çelmemişti acaba. Babası kapıcı olduğu için kendisini
    değersiz zannederek okula giden kaç genç vardır. Babasının
    dürüstlüğünün,yumuşak huyluluğunun,
    dindarlığının,temizliğinin beş para
    etmediğini hissederek kendi geleceğini böylesi gerçek değerlere bedel
    “hakim değerlere” göre kurma yönünde şeytani isteklere maruz kalan genç
    sayısı acaba ne kadardı?
    Hem bu sabah kaç genç kız aynaya bakarken siyah
    saçı ve esmer teni için üzülmüştü?
    Bu gün kaç genç kız saçını sarıya boyatmak
    üzere kuaföre uğramıştı? İnsanlar nazarında “değerli” , yani “manken gibi”olabilmek için
    fazladan on santim boy kazanmaya kendini mecbur bilen oyüzden her türlü ortapedik
    felaketi göze alarak on santimlik topuklu
    ayakkabılarla yollara düşen genç kızın sayısını kim biliyordu? Bu gençlerin
    her birinin yüreğinde kopardığımız hoyrat fırtınaların bedelinden haberdar mıydık?
    Gençliği cinselliğe, genç kızları sarı saçlı, beyaz tenli 1.70 ‘lik manken
    görüntüsüne, delikanlılığı ise asgari 1.75 ‘lik atletik bedene ve spor
    arabaya indirgeyen hakim anlayışın yol açtığı sorunların her biri başlı
    başına bir inceleme konusuydu. O sorunların her biri dünyanın her yerinde
    her gün binlerce yüz binlerce hatta milyonlarca genci mutsuz ediyor.
    Binlerce yüz binlerce aileyi kavga ve öfke gözyaşı içinde mutsuzluğa sevkediyordu.
    Babası kendisine Reebok ayakkabı alamadı diye intihara yeltenen
    gençlerin olduğu bir dünyadaydık. Durumun bu hale geldiğini analiz
    edebilmiş miydik? Ahir zamanda genç olmak zor hem de çok zordu. Zira ahir zamanın despotizmi
    evvel zaman despotları gibi doğrudan dayatmalara kalkışıp direnç
    üretmiyordu, kendi tercihini size sizin kendi tercihinizmiş gibi
    hissettirerek dayatan sofistike teknikler kullanıyordu. Özgür olduğunuzu
    hisseden bir köle kendi kararını verdiğini zanneden bir güdümlü kılıyordu
    sizi,fark edemiyordunuz. Ahir zamanda genç olmak zor,ahir zamanda arayan genç olmak daha zor,
    ahirzamanda aradığını bulabilmiş genç olmak daha zordu.
    O günüm karamsar sorgulamanın getirdiği mahzun ve müessif ruh haliyle
    geçmiş;sıkıntılı ve muzdarip bir hal ,gece yarısı gözümü kapayıncaya kadar
    bana eşlik etmişti. O sıkıntı yüzünden pek uykumu alamamış olmakla birlikte
    ertesi gün sabah namazına kalkabilmiştim neyse ki. Gözüm yorgun ruhum daha da
    yorgun olsa bile namazdan sonra yatma isteği hissetmedim ve bir günü
    daha sıkıntıyla geçirmeyi de istemediğim için daha önce kaldığım yerden
    Kur’an okumayı sürdürerek uyanık kalmayı yeğledim.
    Kehf suresine gelmiştim!
    İlk anda,yaşadığım ruh haliyle sıranın bu sureye gelişi arasındaki
    tevafuku hissedebilmiş değildim gerçi. Ne ki, ayetler arasında ilerleyip
    sayıları bizce meçhul gençlerin anlatıldığı kısma geldiğimde, uyanmış
    sayılırdım. Bütün bir toplumun şirkten yana durduğu bir zamanda hidayet üzere
    kalabilmiş Ashabı Kehf’in tamamının genç olması bir tesadüf müydü?
    Yoksa, şartlar ne kadar ağır, küfür, şirk ve şehevat ne kadar baskın olursa olsun,
    bunların üstesinden gelerek hakikati bulmanın imkanına en yakın olanın
    herşeye rağmen gençler olduğuna dair bir ders, iz , işaret yok muydu bu
    surede? Kehf suresinin karamsarlık iklimini dağıtan bir ümit ışığı olarak karşıma
    çıktığı o günle birlikte yine Kur’an dan gençliğe dair başkaca ümit ışıklarıda girecekti dünyama.
    Kavminin topluca putlara taptığı bir zamanda hakikatı
    bulan İbrahim,ateşler içine atılıp ateşler içinde yanmayan İbrahim, Firavun
    sarayında Musa Züleyha karşısında Yusuf ,sapanlar ve saptıranlar arasında
    Yahya ve İsa ...Her birinin sergilediği hal, mutlak derecede ümitsiz bir durumun asla söz
    konusu olmadığını delilleri değil miydi? Put yapıcı babanın evinde puta
    tapmayan,putperest bir toplumun içinde putperestliğin zerre miktarı
    bulaşmayan ortamların her biri ve de ateşler içinde olup ateşte yanmayan
    İbrahim’in bir orta yaşlı veya yaşlı değil de bir genç olması ahir zamanda
    genç olmanın zorluğuna dair gözlemlerle bunalan zihnime bir yol ,bir iz
    sunamaz mıydı?Ahir zamanda genç olmanın zorluğuna mukabil, ahir zamanda mü’min genç olarak
    sapasağlam durmanın pekala mümkün olduğuna işaret eden, yalnızca bu Kur’ani
    örnekler de değildi.
    Onların yanı sıra ,Asr-ı Saadette de buna dair bir dizi
    örnek vardı. Hz.Peygamber (s.a.v. ) ,biiznillah ,kötülüğün her türlüsüne
    bulaşmış Cahiliye toplumunun gençleri arasından cihana ve asırlara örnek
    olacak şahsiyetler çıkarmıştı.
    Ali, Cafer, Zübeyr, Talha, Ammar, Abdullahb. Mes’ud, Zeyd, Mus’ab,
    Sa’d b.EbiVakkas bu vakıanın
    Mekkedeki en parlak
    örnekleriydi.Bu tablonun Medine cephesinde de Zeyd b.Sabit, Muaz b.Cebel,
    Sehlb. Sa’d, Cabir b.Abdullah ,Zeyd b.Erkam,Seleme b.Ekva gibi yüzlerce,
    binlerce isim vardı. Hasan, Hüseyin, Üsame, Abdullahb.Ömer, Abdullah b.Zübeyr,
    Abdullahb.Abbas, Enesb. Malik,Abdullah b. Cafer gibi örnekler de
    Hz.Peygamber (s.a.v.) ‘in elinde yetişmiş gençler olarak, bize onun gençlerle
    nasıl muhatap olduğuna ,dolayısı ile bizim bir gence nasıl ne şekilde
    muhatap olmamız icap ettiğine dair ip uçları sunuyorlardı. Bütün bu isimleri
    HZ.Peygamber’in yanına çeken unsur, elbette onun elçisi olduğu
    hakikatti. Ancak burada dikkat gerektiren bir husus,HZ. PEYGAMBER’in o kutsi
    hakikati hakikatlı bir biçimde gençlere sunmuş olmasıydı.
    Zorlayan, dayatan, suçlayan, hor gören biri değildi Res’ul-i Ekrem. Amcası ABBAS’IN oğlu FADL,
    Veda haccı esasında HZ.PEYGAMBER'İN şefkat ve hilmet yüklü terbiyesinin bir
    örneğiyle karşılaşmıştı.Fadl’ın gözü az ötede gördüğü bir genç kıza kaymış,
    karşılıklı bakışmışlardı. Bunu fark eden Resul’u Ekrem ‘in.’’Sözde hacca
    gelmişsin ,yaptığın işe bak” kabiliden bir sözü asla sarf etmemiş,FADL’IN
    yanağına elini koyup yüzünü hafifçe başka tarafa çevirmişti. Namaz ve
    Kur’an öğrenmek için kabileleri tarafından gönderilmiş bir grup genci ,ana
    ve babalarını özlediklerini hissettiği gün, başlarını okşayıp sırtlarını
    sıvazlayarak, memleketlerine göndermişti. Kendisi henüz Mekke ’de iken
    Mus’ab b. Umeyr’i İslam’ı tebliğ için Medine’ye gönderdiğinde, Mus ‘ab 24yaşındaydı ve
    Medineli kalpler onun vesilesiyle İslam’ la
    tanışmışlardı.Üsame b. Zeyd’i hazırlaığı son sefere kumandan yaptığında
    Üsamenin yaşı yalnızca ondokuzdu. Attab b.Esidi Mekkeye vali tayin ettiğinde
    ya yirmi yada yirmi birdi.Kısacası Resulü Ekremin cahilyeyi Asrı Saadete
    çeviren süreçte bize verdiği derslerden biri,gençlere nasıl ve ne şekilde
    muhatap olunacağının dersiydi.
    O heyecanlı taze ruhlardan iman kahramanları çıkması için nasıl bir
    incelikle, hangi hikmetli üslupla kendileriyle ilgilenileceğinin dersiydi.
    Gençliğin hislerin ve heyecanın zirvede olması toyluk,tecrübesizlik gibi
    bir dizi zorluğu olduğu gibi bu zorlukların üstesinden gelmeyi mümkün
    kılacak karşı ağırlıkları da vermişti Rabbi Rahim.Genç demek öte yandan
    arayan adam demekti.Genç olmak arayış içinde olmaktı. “Ben bileceğimi zaten
    biliyorum kimseden öğreneceğim bir şey yok “türünden bir tavır bir gencin
    tavrı olamazdı.İsyan çağı idi gençlik.Ergenlik dönemi denilen şey ,o güne kadar kendisineöğretilen
    her şeye karşı kuşku ve itiraz dönemiydi. Rabb-i Rahim gençliğe
    adım atarken böyle bir halet-i ruhiye veriyordu ki aklını başka akılların
    cebine koymasın,kendisi düşünüp tartsın, hakikate gitmesini engelleyen bütün
    engelleri ve dayatmaları aşsın.Putperest bir kavimde ,put yapıcı Azer’in evinde
    İbrahim ‘in bir tevhid eriolarak belirmesi bu sırdandı.Firavun sarayında Musa’nın bir peygamber
    olarak yükselişi de bu sırdandı.
    Yine bu isyan ruhu doğrunun yanlış biçimde sunulduğu yerde ters sonuçlargetirebilmekteydi.
    Sunulan bu doğru, doğru biçimde sunulmamış ; dayatmayla
    zorla, zorbalıkla kabulüne çalışılmış ise aynı genç ruh bu kez doğruyu rededilebiliyordu da.
    Nitekim mesela şu topraklarda ,dini hayatın uzağındaki birçok ailenin çocukları
    dine yönelebilmişken doğruyu doğru bir biçimde
    sunamamış olan dindar ailelerin çocukları dindarane bir hayatın uzağına
    düşebiliyordu. Yaşadığımız çağ kalplerin esir ,nefislerin ise vezir edildiği bir dönem olsa
    bile ,şu zamanda köpekler serbest bırakılıp taşlar bağlanmış olsa bile; akıllı uslu durmanın çılgınlık,
    çılgınlar gibi eğlenmenin ise akıl bilindiği bir dönemde yaşanıyor olsa bile ahir zaman genci hakikati gene de
    bulabilir. Ahir zamanın şartlarını en yoğun biçimde yaşıyor olan;
    nefislerin en ziyade serbest olduğu ve istediğini yapabilecek maddi
    imkanlara en ziyade kavuştuğu batıda şu halde bile milyonlarca gencin
    İslam’ı seçmiş olması ,sayıca daha da fazlasının ise gerçeği bulmak için
    yollara düşmesi bize bu gerçeği haykırıyor.Dindar olamamanın maddi ve manevi horlanma sebebi
    olabildiği şu ülkede
    dahi,böylesi binlerce,yüz binlerce, milyonlarca genç aramızda dolaşıyor.
    Bu ülkede kapı kilitlense kendisine deli muamelesi yapılsa dahi namazından
    vazgeçmeyen ; ulaşabildiği ve ancak gizlice okuyabildiği kitaplar saklandığı
    yerlerden bulunup yakılsa dahi iman yolunda yolculuğunu sürdürebilen gence
    rkekler; üniversite kapısında bin bir mihnetle yüzyüze kalabileceğini
    bildiği ve ailesinde tek bir tesettürlü olmadığı halde Rabbinin rızasını
    gözeterek örtünebilen ;çok severek yaptığı işten bu sebeple ayrılabilen
    hanımlar bulunuyor.Ahir zamanda genç olmak zor biliyorum.
    Ahir zamanda mü’min genç olmanın daha
    kolay olmadığını da biliyorum.
    Ama doğuda batıda yaşanıp nazarımıza ilişen
    böylesi milyonlarca örnek bize zor olmanın imkansız da olmadığını açıkça
    gösteriyor.
    AHİR ZAMANDA GENÇ OLMAK ATEŞLER İÇİNDE OLMAKTIR.
    AHİR ZAMANDA MÜ’MİN GENÇ OLMAK ATEŞLER İÇİNDE YANMAMAKTIR.
    AHİR ZAMANDA MÜ’MİN GENÇ ,ATEŞLER İÇİNDE İBRAHİM MİSALİDİR.
    FİRAVUNSARAYINDAKİ MUSA,
    ÇAĞIN ZÜLEYHALARI KARŞISINDA YUSUF MİSALİDİR.
    VE ATEŞLER İÇİNDE İBRAHİM’İ YAKMAYAN,
    FİRAVUN SARAYINDA MUSAYI SAPTIRMAYAN,
    ZÜLEYHA KARŞISINDA YUSUFU KANDIRMAYAN SIRRA ERİLDİĞİNDE,
    AHİR ZAMANDA MÜ’MİN OLMANIN YOLU ELBETTE GÖRÜLECEKTİR.
    May 05

    nakşibend

    untitled10

    NAKŞİBENDİLİK NEDİR?

    Nakşibendi terbiye okulu, hicri: 791, miladi: 1389 taihinde vefat eden Hace Muhammed Bahauddin Nakşibend Hz.'lerinin temel usullerini belirlediği bir manevi terbiye sistemidir. Onun adına nispet edilerek "Nakşibendilik" diye anılmaktadır.

    Bu terbiye yolu ve usûlü, Şah-ı Nakşibend Hz.leri ile başlamış değildir. Kendisi bu yolun usul, adap ve feyzini önceki büyüklerden almıştır. Bu terbiye yolunun usul ve adabı, silsile yolu ile Hz. Ebu Bekir Sıddık'a (r.a) ve ondan Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimize ulaşmaktadır. Terbiyenin başında ve merkezinde alemlere rahmet olan Hz. Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bulunmaktadır. Bu terbiye yolunun temel özelliği gizli zikir ve ilahi muhabbetir. Bu zikir ve terbiye yolu, tarih içinde gelen mürşidlerin ismiyle farklı adlarla anılmıştır.

    Hz. Ebu Bekir Sıddık'tan (r.a.) sonra bu yola "Sıddıkiyye" ismi verildi. Hz. Beyazid-i Bistamî'ye (k.s) kadar bu isimle anıldı. Ondan sonra "Tayfûriyye" ismi verildi. Tayfir, Beyazid-i Bistami'nin bir diğer adıdır. Hace Abdulhalik Gücdevani Hz.lerine kadar bu isimle anıldı. Ondan sonra, "Hâcegâniyye" ismi verildi. Bu yol bu isimle İslam alemine yayıldı, meşhur oldu. Diğer kollardaki isimler zamanla unutuldu. Bu yol, Mevlana Halid Bağdâdi'den sonra "Nakşibendî Hâlidiyye" ismiyle de anılıp yayıldı. Bu gün Anadolumuzda yagın olan kol "Halidiyye" koludur. Bu yol, günümüzde Şah-ı Nakşibend Hz.lerine nispet edilen meşhur ismiyle "Nakşibendîlik" şeklinde anılmaktadır.

    Nakşibend, "nakş" ile "bend" kelimelerinden oluşmuş bir terkiptir. Bir isim değil sıfattır; ancak isim gibi meşhur olmuştur.

    Nakş, bir şeyi bir yere nakşetmek, nakış gibi işlemek, hiç çıkmayacak hale getirmek, mühür gibi kazımaktır.

    Bend, Farsça bir isim olup, dilimizde hem isim, hem sıfat olarak kullanılmaktadır. isim olarak, bağ, kelepçe, baraj, bent, kemer gibi manalara gelmektedir. Sıfat olarak, sıkıca bağlı, iyice bağlayan, kuvvetlice bağlanmış manalarına gelir.

    Kalbe Allah zikrini hiç çıkmayacak şekilde nakış gibi işledikleri ve ondan hiç kopmadıkları için, gizli zikir sahiplerine Nakşibendi denmiştir.

    Tarikat yol ve usul manasındadır. Tarikat bir din ve mezhep değil, dini anlama ve yaşama şeklidir. İnsanı terbiye için kurulmuştur. Tarikatlar terbiye için tercih ettikleri usullere ve zikirlere göre farklı adlarla anılmışlardır. Tasavvufun kaynağı, doğunun felsefesi, batının batıl dinleri değil, Kur'an ve sünnettir.

    Bütün manevi terbiye yollarına kısaca "tasavvuf" denir.

     

    Nakşibendi terbiyesi, gizli zikir usulü üzerine kurulmuştur. Bu usulü benimseyen büyük veliler tarafından geliştirilerek günümüze kadar gelmiştir. Bu usul ve adaplar bizzat Kur'an ayetlerinden, rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizin sünnetinden ve O'nun şerefli ashabının (r.anhüm) hallerinden alınmıştır. Her şeyi ile Kur'an ve sünnete bağlıdır. Bu yolun usul ve adapları, Kur'an ve sünnette ya açıkca belirtilmiş, ya da işaret, delalet ve sükût yoluyla kabul edilmiştir. Yani, İslam'ın ruhuna uymayan hiçbir şey yoktur.

    Fakihler nasıl fıkıh alananda içtihat yapma yetkisine sahiplerse kâmil mürşidler de, ahlak ve terbiye alanında içtihat etme, yeni usuller belirleme yetkisine sahiptirler.

    Bu terbiye sistemi yeni bir din değildir; dinin ahlak derslerini talim ve tatbik eden bir okuldur. Hedefi, insanı güzel ahlaka ve Allah rızasına ulaştırmaktır. Metodu, muhabbetle kalpleri Yüce Allah'a bağlamaktır Temel usulü gizli, zikir, toplu zikir, muhabbet, sohbet, rabıta, teveccüh, tasarruf, hizmet ve edeple nefsin çirkin sıfatlarını ıslah etmektir.Dinimizin bize öğrettiği amel ve edepler iki kısımda özetlenebilir:

    1-) Zahiri Hâller: Vücudumuzun dış azaları ile yaptığı bütün ibadetleri içine alır. Yeme içme, temizlik, alış-veriş, aile hukuku gibi vazifeler de bu kısma girer. Bu vazife ve edepler fıkıh kitaplarında anlatılmaktadır. Hangi vazifeyi yapıyorsak, onunla ilgili ilahi emri ve edebi öğrenmemiz gerekir.

    2-) Batıni Hâller: Kalbin gafletten uyanması ve zikirle ihya edilmesi, nefsin manevi hastalıklardan arındırılması, ruhun ilahi huzura yükselmesi, böylece insanın ilahi nur, ilim, aşk, edep ve güzel ahlaka ulaşmasıdır. Zahiren ve batınen terbiye olan insanın elde edeceği en büyük inmet güzel kulluktur. Bu hale kısaca ihsan mertebesi denir. İhsanı yukarıda tarif ettik. Bu yol herkese açıktır. Bütün insanlar bu edeplere ve nimetlere davet edilmiştir.

    Zâhirî ve bâtınî edepleri koruyan kimse ihsan mertebesini elde eder. Bu mertebeyi elde eden kimse Yüce Allah tarafından sevilir, O'nun huzurunda kabul görür. Kalbi ilahi sevgi, huşu, haya ve haşyet ile dolar.

    ___________________

    Bu bölüm Semerkand Yayınları - Arifler Yolunun Edepleri - S. Muhammed Saki Haşimî - Sayfa : 24- 27 den alınmıştır.

    untitled19

    BIZIM TARIKATIMIZ "ÜRVETÜL-VÜSKA"DIR.

    HZ. RESULULLAH (S.A.V)´IN ETEGINE YAPISMAK VE SAHABEI KIRAMIN (R.A)´IN ESRLERINE IKTIDA ETMEKTIR.

    BU TARIKATTA AZ AMELE COK FETIHLER OLUR.AMMA SÜNNETE RIAYET GEREKMEKTEDIR.

    SAH-I NAKSIBEND (K.S.A.)

    menzilde bir gün

    240920050078wy

    MENZİLDE BİR GÜN

    Menzil de zaman bir başka geçer.
    Öğlenin sıcağı sabahın serinliğini almaya başladığında girersiniz menzil kavşağından.
    Köyün girişinde bir biriyle yükseklikte yarışan iki minare selamlar sizi
    Üçüncü minare tevazuyu temsil eder sonradan selam verir sultanına gelen sofilere.
    Arabadan indiğinizde sizin günahlarınıza kefaret gelecek sıcağını gönderir yüzünüze güneş.
    Eğer içinizde yanıyorsa o güneş kadar,işte o zaman güneş size tesir edemez.
    Zamanın mekanın sıcağın ehemmiyeti kalkar.
    Öğleyi beklersiniz.Öğlen geldiğinde bir sevinç kuşağı kalbinize sarılır.Heycanı tadarsınız sıcağın altında.
    Sultanı beklersiniz tüm heybetiyle.Sultan size sanki asr-ı saadeti hatırlatır.
    Bazen sultan Menzil de yoksa halifesi gelir namazı kıldırmaya.
    Gönül sultanını beklerken halifesini gören kalp tekrar şahlanır.Halifede sultanını görür sanki kalp.
    Gönülden namaz kıldırışı insanı cezbeder.Ötelere dilbeste olur gönül.Yelken açar bilinmezliğe.
    Geçmişini düşünür ne olacağını,neler yaptığını.Kayda değer bir şeyde bulamaz geçmişte.
    Yazık bana der nasıl da dalıyoruz dünyaya.
    Öğlen namazı bitince yeni bir heycan belirir kalbinde insanın.Markat yoluna çıkar kişi.
    Sultanların yanına,büyüklerin yanına,evlad-ı rasula ve sadat-ı kirama.
    İkindiye kadar dükkanlarda geçer hayat.Kimisi mübarek mescitte yatmaya gider.
    İkindi olduğunda sevda yüreğine düşer sofinin.
    Seydasına kavuşacağını haber alır bir kısmı.Bir kısmıda halifeyi bekler yine namazda.
    Yol açıldığında yine ümitvari gözlerle bakar kapıya.Gözler hasret kaldığı sultanı görmeyi özler.
    Kapıda ilk önce halifeler gözükür.Ağızlar kalplere dayalı cezbeye hazırdır artık.
    Ne zaman görünürse sultan sanki patlayacak bir bombayı andırır halleri.
    Sofiler sağa ve sola yığıldığında kızıldenizi anımsatır.Sanki Musa asayı vurduda deniz yarıldı
    Sultan da bu yoldan Musa timsali heybetle geçer halifelerden sonra.
    Sultanın selam vermesiyle pimi çekilir sanki sofilerin.Hepsi olan gücüyle alır selamı.
    Sultan geçtikten sonra arkadan firavunlar gelmesin dermişcesine kapanır bir birine insanlar.Açılmaz bir kilit olurlar sanki.
    İkindi bittiğinde herkesin gözü ön saftadır.davet var hatme-i hacegana.Hatme yapılır koca camide.
    Hatme bitince sultana koltuk hazırlar birisi.
    Sultan elini verir sofilerine herkes eline kilitlenir sultanın.Elini görür birtek gözler.
    Eline sarılanlar hem öpüp hem koklamaya hemde yumuşaklığını hissetmeye çalışırlar.
    Sultan kaşını bile çatmaz kimseye.sultanın halinden anlayan vekiller ikaz gönderir kendini kaybeden sofilere.
    Sonra Gavsın elinden nasibini alanlar camiden çıkarlar.Gavs yolculara tevbe vermektedir.Yorulma bilmez ellerini ipe dolar.
    Sanki her söylediği tevbede bize bir nasihat verir.Söz alır sofilerden bir daha yapmayacaklarına dair yaptıkları hataları.
    Akşam olduğunda artık dışarıda saf tutar cemaat.Öncelikle sultanın geçeceği yere oturur sofiler.
    Akşam ezanı bittiğinde herkes yavaş yavaş toplanır.Ve ayağa kalkar cemaat.Kapıdan sultanın gelmesini beklerler.
    Sultan gelirken sofiler yine kendinden geçer.Bir heybet görürler tam ihtişamıyla.
    Serin havada kılınan namazda insanların duyguları değişir.Sanki dünyayı menzil köyü gibi görmeye başlar insanlar.
    Akşam bittiğinde tevbe verilmeye başlanır.Yatsıya kadar devam eder tevbe.Tevbe alan vekilin yanına koşar.
    Henüz vekilden talimatı alınca yatsı okunur.İçten okunan ezan insanı ruh alemine taşır.
    Yatsıda bitince sultan evine doğru yol alır.Herkes ayağa kalkar ve onu uğurlar.
    Sofiler artık talimatı uygulamak için biraz zamanın geçmesini beklerler.
    Ve banyo sırasına girer sofiler.Banyoda suyun altına girenler bilirler.yukarıdan akan suyla vücutları serinler.
    Banyodan çıkınca konuşma orucuna başlanır.Etrafta hep işaretle anlaşan kişiler boy gösterir.
    Sabah olunca herkes kalkar.Hemen,herkes avluya yönelir.Kimisi uykunun tesirindedir.Kimiside kalkıp teheccüt kılmaya başlamıştır bile.
    Sultan kapıda görününce herkes ayağa kalkar.Uyuklayanların uykusu gider.Pür dikkat sultana bakarlar
    Onun rahmet pınarı kaynaklı gözlerini yudumlar,nazarlarını gözleriyle ab-ı hayat gibi içerler.
    Seyda geldiğinde selam verir.Tevbeli olanlar selamı almak isterler fakat bir engel vardır boğazlarında.
    Onlarda içlerinde depremler yaparcasına alırlar selamı.Ve sabah namazıda kılınır.
    Sabah namazından sonra kimisi tesbihini çeker kimiside gecenin yorgunluğunu atmak için avluya yatar.
    Sabah olduğunda artık ayrılma vakti gelmiştir.Hiç kimse ayrılmak istemesede uğurlar onları üç tane arşa yükselen minare.
    Ve kendi kendine söz verir her ayrılan menzilden "nasipse seneye..."

    April 21

    İLKBAHAR DİRİLİŞ GÜNÜNE BENZER

    1766387-c01e4220dd6552e1

    İlkbaharda;yağmurla ölü arzdan ekin ve taneler bitirmesi,

    sonbaharda da kurutması,düşüneneler için Allah`ın bir olduğuna

    ve O`nun dilediğini işleyip,dilediğine hükmettiğine delildir.

    Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurdularki:

    --Muhakkak ilkbahar on cihetle nüşùr (diriliş) gününe benzer.

    1-Ölü ve definelerin diriliş gününde yerden çıktıkları gibi

    taneler ve bitkiler topraktan çıkarlar

    y1p5k6Zx9H81yEsHW10YdF2DWXUIAPwZ3NsWoeqFfvv5LqlEA_nZ9jw1JYwmWQHuH-Cp_o1tgEKUho.

    2-İlkbaharda bazıları için rahat ve sevinç,bazıları için de

    hastalık,acı ve elem zamanıdır.Diriliş günüde

    bazı insanlar hakkında sevinçtir,

    bazı insanlar hakkında üzüntüdür.

    y1p5k6Zx9H81yEsHW10YdF2DWXUIAPwZ3NsWoeqFfvv5LqlEA_nZ9jw1JYwmWQHuH-Cp_o1tgEKUho

      3-Kim kış mevsiminde fazla miktarda kurutulmuş yiyecek yerse,

    şüphesiz ilkbaharda onun vücudu kanın damarlarda

    hareket etmesiyle hastalanır,

    çiçek hastalığı ve yara olur.

    Aynı şekilde kim dünyada isteyerek haram lokma

    yerse diriliş günüde azaba uğrar,zelil olur.

    y1p5k6Zx9H81yEsHW10YdF2DWXUIAPwZ3NsWoeqFfvv5LqlEA_nZ9jw1JYwmWQHuH-Cp_o1tgEKUho

      4-Bazıları ilkbaharda topraği meşakkatle sürer ve ve tohumları

    saçar ama tohumlar soğuktan mahvolursa,

    sahibide mahrum olduğu gibi

    bazılarının ibadetleri,günahlarının hararetinden veya küfür

    ve riyalarının soğukluğundan heba olur.

    y1p5k6Zx9H81yEsHW10YdF2DWXUIAPwZ3NsWoeqFfvv5LqlEA_nZ9jw1JYwmWQHuH-Cp_o1tgEKUho

      5-İnsanlar ilkbaharda dostlarıyla,bostan ve bahcelerde ,

    nehir kenarında oturdukları gibi diriliş gününde de

    halis kullar salihlerle beraber haşır olurlar

    (diriltilirler)

    y1p5k6Zx9H81yEsHW10YdF2DWXUIAPwZ3NsWoeqFfvv5LqlEA_nZ9jw1JYwmWQHuH-Cp_o1tgEKUho

      6-İlkbaharda esen rüzgarlar,bazı insanlar için faydalı,

    bazı insanlar içinde zararlı olur.

    Diriliş gününde saàdet ve şekàvet rüzgarı hazırlandığı

    zaman insanların bazıları said,bazılarıda şaki olur,

    y1p5k6Zx9H81yEsHW10YdF2DWXUIAPwZ3NsWoeqFfvv5LqlEA_nZ9jw1JYwmWQHuH-Cp_o1tgEKUho

      7-Kuru ağaçların baharda çiçek ve meyveleri olmaz.

    Diriliş günü de böledir.

    Abidler ve zahidler taat ve ibadet elbiselerini giyerler.

    Kuru ağaç gibi olanlar ibadet meyvelerinden mahrum olurlar.,

    iman elbisesinden soyulur,mahlukat arasında rezil olur.

    y1p5k6Zx9H81yEsHW10YdF2DWXUIAPwZ3NsWoeqFfvv5LqlEA_nZ9jw1JYwmWQHuH-Cp_o1tgEKUho

      8-İlkbaharda ekin bittiği zaman sahibi sevinçli (mesrur) olur.

    Ekmeyenler pişman olur.

    Diriliş günüde böyledir.Abidlere ibadetlerinin

    karşığı ikram olunduğunda,ibadet etmyenler pişman olurlar.

    y1p5k6Zx9H81yEsHW10YdF2DWXUIAPwZ3NsWoeqFfvv5LqlEA_nZ9jw1JYwmWQHuH-Cp_o1tgEKUho

      9-Muhakkak sonbaharda ekilen şey ilkbaharda büyür.

    Diriliş gününde de böyledir.Eğer dünyada hayır işlenirse ahirette hayır,

    şer işlenirse ahirettede şer bulur.

    Çünkü dünya ahiretin tarlasıdır.

    y1p5k6Zx9H81yEsHW10YdF2DWXUIAPwZ3NsWoeqFfvv5LqlEA_nZ9jw1JYwmWQHuH-Cp_o1tgEKUho

      10-İlkbaharda toprakta çeşitli renk ve şekillerde çiçekler görülür.

    Diriliş gününde de ihlas,tevekkül,korku,küfür ve nifak ortaya çıkar..

     

    y1p5k6Zx9H81yHLTbTlZ6ePhQ1Ts8LrnxXENkGIi6J1qq4qRhP4xjfqm2OFdC1Rqhs-tR-oMXSK5Qw

    April 17

    konus yüregim

     

    KONUŞ YÜREĞİM...!

    Hayatımızın hayallere kaldığını
    Ve hayallarin de namlularla ürkütüldüğünü...
    Konuş yüreğim !
    Bu dünyayı,
    Suskun bırakılmış kuşları,
    Paletlerle ezilmiş gülleri,
    Bir de ölümleri,ölüm mahkumlarını
    Azrail'i ! her gün düşünde görmeyi,
    Ve her gün ölmeyi...
    Konuş yüreğim !
    Direnişi,Kırılışı,Ardından yine dirilişi,
    Ve mescidi Aksa'yı...
    Konuş !
    Babaların çaresizliğini,
    Kollarında çocuklarının vuruluşunu,
    Ve öfkenin bilenişini,
    Konuş !
    Annelerin acısını,
    Yürekleri dağlayan ağıtlarını
    Konuş yüreğim !
    Sessiz kalan dünyayı,
    Masa başı pazarlıkları,
    Ve yalandan barışları...
    Konuş !
    Bir avuç düşmanla başa çıkamayan kralları,
    Özden uzak kalışı,
    Ve bizi satanları...
    Konuş yüreğim ,

    Konuş !
    "SEN SUSTUKÇA" hep böyle döner devran...
    April 15

    uyanmak zamanı şimdi

    AMERİKAN KATLİAMLARI.....


    Amerikanın insanlık dışı
    hareketleri o kadar fazla ki, saymakla bitmez!

    Bir de kalkmış, bize dil uzatıyorlar!
    Tam bir rezillik...

    Bu, Amerikanın yaptığı acımasız

     katliamları anlatıyordu.
    Türkiyeyi soykırımla suçlayan at gözlüklü Amerikalı parlamenterler

    oturup kendi soykırımlarını, vahşete varan işgallerini, insanlık dışı
    katliamlarını düşünmeliler.Amerikanın insanlık dışı
    hareketleri o kadar fazla ki, saymakla bitmez!

    Bakınız son 109 yıl içinde,
    iki Dünya Savaşı ile Kore Savaşının dışında,

     Amerika neler yaptı,
    ne cinayetler işledi?

    1898 de Meksikayı işgal etti,

     aynı yıl Kübaya girdi,
    kanlar ırmak gibi aktı...

    1921 de Nikaraguayı işgal etti.

    Ulusal Muhafızlar adlı terör
    örgütünü kurdu,

    birçok kişiyi vahşice öldürdü.

    1945te Japonyanın Hiroşima ve

     Nagazaki kentlerine atom
    bombası atarak 250 bin kişiyi katletti.

    Bu, dünya tarihinin en büyük facialarındandı.

     Saldırıda canını kurtarabilen on binlerce kişi de
    sakat ve hastalıklı kaldı.

    1954 te binlerce Guatemala'lıyı makineli

    tüfeklerle tarayarak öldürdü.

    1955 te Endonezya, Laos ve Kamboçya da

     kanlı CIA operasyonları düzenledi.

    20 yıl sonra yine Kamboçya ve Laos ta

    binlerce kıyım
    yaptı, sel gibi kan aktı.

    1956-59 arasında Küba da 60 bin kişiyi katletti.

     Çoğu kadın ve çocuk olan sivillerdi...

    1965 te işbirlikçi Suharto,

    bir milyon komünist ve
    Endonezyalıyı yok etti.

    Yine 1965te paraşütçülerini indirip

    10 bin Dominikliyi acımasızca
    öldürdü.

    1973 te Şili de CIA nın düzenlediği darbe ile 30 bin
    kişi öldürdü. Aynı yıl Arjantin de 30

    bin kişiyi öldürttü, Azrail
    gibi can aldı.

    1975 te Vietnam dan kovulduğunda,

     geride milyonlarca ölü ve
    sakat bıraktı.

    1983 te 14 bin deniz piyadesiyle yapılan

     Lübnan müdahalesinde
    binlerce Lübnanlı katledildi.

    Yine aynı yıl, Grenada yı işgal

    edip yüzlerce yurtseveri katletti.

    1989 da asker çıkarttığı Panama da

     5 bine yakın insan
    öldürttü.

    1991 de Körfez Savaşında Irak üzerine

    12 bin sorti yaptı ve
    yağdırdığı bombalarla çok sayıda

    sivilin ölümüne neden oldu.

    Yıl 2007... Amerika, yalan ve uydurma

    bahanelerle işgal ettiği
    Irakta zorbalık yapmayı sürdürüyor

    ve her gün çok sayıda insan
    ölüyor. Ortadoğuyu kana bulayan ABD, milyonlarca

     Iraklıya cehennem hayatı yaşatmaya devam ediyor.

    İşte, Amerikalıların marifetleri...

     Savaş, ölüm ve katliam!
    Bir de kalkmış, bize dil uzatıyorlar!

    Tam bir rezillik, tam bir utanmazlık

     örneği!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

    Siyonist Amerika ve İsrail,Allah belanızı versin...

    Katlettiğiniz insanların kanlarında boğulun...............................

    ABD, İsrail ve İngiliz emperyalistlerinin Irak’taki katliam, vahşet, işgal ve yağması

    “Demokrasi getiriyoruz” safsatasıyla yapılan bu katliam, soykırım, vahşet ve işgal unutulmayacak. Nasıl diğer yaptığı katliamlar, soykırımlar  ve vahşetler unutulmadıysa. ABD ilişkiye girdiği hangi ülkeye demokrasi götürmüş?  Götürdüğü sadece sefalet, sömürü, yoksulluk, soykırım, vahşet ve işgal olmutur. Evet demokrasi (!). Yani, ABD ve İngiltere’nin istediğini yapma demokrasisi. Hiç bir sınır ve engel tanımadan herşeyi yapma özgürlüğü. Yani vahşet, yani işgal, yani soykırım, yani talan.  Televizyonlarda izledik. Bağdat, Kerkük ve Irak’ın bazı şehirlerinde, kürt peşmergeler-çapulcular, ABD ve İngiliz paralı askerlerinin gözleri önünde ve onların izni ile yağma hareketine girişti. Yağmalayanların otomobilleri, minibüsleri vardı çoğunlukla.

    Kimisi su bidonu, kimisi koltuk yağmaladı! Bağdat’taki yağmayı kürt peşmergelerinin-çapulcularının Kerkük ve Musul’da yaptıkları yağma ve talanı izledi.

    Bu yağma ve talanı bütün dünya televizyonlardan izledi. Yağma ve talan yapan kürt peşmerge-çapulcular hakkında mutlaka bir izlenim edinmiştir izleyenler.

    ABD, İsrail ve İngiliz emperyalistleri, büyük yağmayı yapacakları için böyle küçük yağmalara (!) göz yumdu. Bazı eşyaları götürmelerine izin verdi.

    ABD, İsrail ve İngiltere’nin büyük yağması, talanı için korku ve gözyaşı olmalıydı.

     ABD 1991 yılından beri oniki yıldır bunu yapıyordu Irak’ta.

    Hiç bir şeye izin vermiyordu ABD. Tam bir baskı-zulüm uygulanıyordu.

     Yiyecek yoktu, ilaç yoktu. Irak’ın toprakları ABD tarafından fiilen üçe bölünmüştü.

    Oniki yıldır Irak halkı bu baskılar ve yoksulluklar, saldırılar altında yaşamaya mecbur kılındı.

    Oniki yıldır esir alınmış olan Irak’ta 20 Mart 2003 günü gece yarısı başlayan vahşet ve katliam,

     21 gün sonunda, 9 Nisan 2003’de Bağdat’a tanklarla, bombalarla,

     uçaklarla girilmesiyle bir anlamda tamamlandı.

    Eli kolu bağlı Irak’a bütün dünyayı işgal edecek asker ve silah gücüyle giren

    ABD ve İngiltere, dünyaya gözdağı veriyorlardı böylece. Gücünü gösteriyordu. Sakın çıkarlarımıza karşı gelmeyin diye.

    ABD, İsrail ve İngiltere’yi “insan hakları” ve “demokrasi”nin kâbesi gibi gösterenler,

     veya görenler umarım dersler almışlardır.

    “Demokrasi getiriyoruz” safsatasıyla yapılan bu katliam, soykırım, vahşet ve işgal unutulmayacak.

     Nasıl diğer yaptıkları katliamlar, soykırımlar ve vahşetler unutulmadıysa.

    ABD ilişkiye girdiği hangi ülkeye demokrasi götürmüş? Götürdüğü sadece sefalet, sömürü,

    yoksulluk, soykırım, vahşet ve işgal olmuştur.

    Evet demokrasi (!). Yani, ABD ve İngiltere’nin istediğini yapma demokrasisi.

     Hiç bir sınır ve engel tanımadan herşeyi yapma özgürlüğü.

     Yani vahşet, yani işgal, yani soykırım, yani talan.

    “Beyaz bayrak” kaldırmış iki Iraklı asker siperdeyken İngiliz askerleri tarafından çok acımasız

     bir biçimde öldürülmüştü saldırının başladığı gün.

    Çok acımasız diyorum çünkü iki askerin kafatasları kurşunlarla paramparça edilmişti.

    Gözaltına alınan çok sayıda Iraklı sivil vatandaşa vahşice davranıldı.

    Kafalarına çuvallar geçirildi. Çırılçıplak soyuldu. Elleri arkadan bağlandı.

    Numaralandı. 4 yaşındaki çocuk bile babasıyla rehin alınıp kafasına çuval geçirildi.

    Necef kentinde kendilerine teslim olmak isteyen sivil vatandaşlar vahşice öldürüldü.

    Herşey dünyanın gözü önünde yapılıyordu.

    Saldırılarında yeni silahlarını deniyordu ABD, İsrail ve İngilizlerin paralı askerleri.

    Bütün dünya vatandaşları ayaktaydı.

    Öğrenciler, gençler, çocuklar, yaşlılar, işçiler, köylüler, esnaflar, öğretim üyeleri, yazarlar, sanatçılar.

    Herkes ayaktaydı. ABD, İsrail ve İngiltere’nin saldırılarına ve vahşetine karşıydılar.

    Kimisi “canlı kalkan” oldu. ABD, İsrail ve İngiliz mallarını almama kampanyası başlatıldı.

     Büyük gösteriler, eylemler yapıldı.

    Ama, devlet yöneticileri seyrediyorlardı.

    ABD, İsrail ve İngiliz devletlerinin vahşetleri korkunçtu. Yağma ve çapulculuk ruhlarına

     öylesine sinmiş ki, bağımsız haber yapan gazeteciler bile öldürüldü.

    Bağdat’taki Filistin Oteli’ne bilerek atılan ABD’liler ve İngilizler tarafından açılan tank ateşi

     sonucu Taras Protsyuk ile Julio A. Parrado adlı iki gazeteci öldürüldü. Aynı gün, ayrıca,

    El Cezire ve Abu Dabi TV büroları bombalandı. El Cezire muhabiri olan ve “Arapların Peter Arnett”i dedikleri gazeteci

     Tarık Eyüp öldü.

    Yağma ve çapulculuk ruhlarına öyle sinmişti ki, saldırı ve vahşet hakkında yaptığı karikatürler

     nedeniyle Salih Memecan tehdit edildi.

    Karikatürist Salih Memecan, katıldığı bir tv programında bu tehdidi özetle şöyle açıklamıştı,

    “İnternet sitesindeki karikatürlerimi gören bazı Amerikalılar ‘Keşke sizi de bombalasaydık’ diyorlar.”

    Gazeteci Peter Arnett, Irak devlet televizyonundan ABD’nin planlarının çöktüğünü söyleyince Pentagon,

    Beyaz Saray yönetimi, tarafından sert şekilde eleştirildi. Bunun sonucu olarak Arnett çalıştığı NBC kanalındaki işinden atıldı.

    Eleştiriye hatta gerçeği aktaranlara bile tahammüllleri yoktu.

    Irak’ta insanlar ABD, İsrail ve İngiltere’nin paralı askerleri tarafından öldürüldü, sakat bırakıldı. Evlerinden, işlerinden edildiler. Bunun dışında ülkelerinden edilmek isteniyorlar.

    ABD, İsrail ve İngiltere’nin paralı askerleri, katliamlarına başladığı günlerde Irak bayrağını indirmiş yerine ABD bayrağı asmışlardı.

    Bu davranış biçimi ABD, İsrail ve İngiltere’nin işgalci zihniyetinin açığa çıkması ve yansımasıdır. Avrupa Birliği (AB)’ne karşı Amerika Birleşik Milletleri yaratma zihniyetidir.

    İnsan toplulukları sürü değilde “halk” olmuşsa onlar hiç bir zaman teslim olmaz ve yenilmez. Teslim olanlar ve yenilenler

     “halk” olmayan, sürü halinde yaşayanlandır.

    Davul-zurna çalarak ABD, İsrail ve İngiliz işgalini destekleyen, yaşadığı topraklara ihanet eden

    komşusunun katliamına göz yuman Iraklı kürtler tarih önünde her anlamda suçludurlar.

    Irak halkı, ABD, İsrail ve İngiliz işgalini er ya da geç kıracaktır.

    Bunun örneğini yine televizyonlardan izledik.

    Gazetecilerin bilerek öldürüldüğü Filistin Oteli’ne pervasızca giren ABD’nin ve İngiltere’nin paralı

    askerlerine karşı, orada bulunan küçük kız çocuğu, “Yankee go home” diye bağırdı bir kaç kez.

    Bu küçük kız her şeyi göze alarak yapmıştı bunu.

    Evet . Bu küçük kız gibi hareket edenler yenilmez ve teslim olmazlar.

    Bu küçük kızın haykırışı, bütün dünyaya Irak’taki halkın onurunu ve direnişini gösterdi ve duyurdu.

    Bu haykırışında her zaman seninle beraberiz küçük kız.

    April 10

    HAYIRLI CUMALAR

    gizemli7806_524034cumaaabh3eh7
    CUMA GECESİNDE NELER OKUNMALIDIR
    45bvj5
     

    Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

    (Cuma gecesi Kehf suresi okuyan, Kıyamette, yerden göğe kadar bir nurla aydınlanır.

    İki Cuma arasında işlediği günahlar da affolur.) [Tergib]

    blmrdrose2za8qr7

    (Cuma günü 80 salevat getirenin, 80 yıllık günahı affolur.) [Dare Kutni]

    y1pSJ5oQcICHEqsXcgMhwhHHYlEayVBdx3aMXIwsB7jVjLRzRLPqK8d6aYOMYgNMizX42t4lgPCLms

    (Cuma günü veya gecesi Duhan suresini okuyana Cennette bir köşk ihsan edilir.) [Taberani]

    blmrdrose2za8qr7

    (Cuma gecesi Yasin suresini okuyanın, günahları affedilir.) [İsfehani]

    y1pSJ5oQcICHEqsXcgMhwhHHYlEayVBdx3aMXIwsB7jVjLRzRLPqK8d6aYOMYgNMizX42t4lgPCLms

    (Cuma günü gusledenin günahları affolur.) [Taberani]

    blmrdrose2za8qr7

    (Cuma günü sabah namazından önce, "Estağfirullahelazim ellezi la ilahe illa hüvel

    hayyel kayyume ve etubü ileyh" okuyanın, deniz köpüğü kadar da olsa günahları affolur.)

    [İbni Sünni]

    y1pSJ5oQcICHEqsXcgMhwhHHYlEayVBdx3aMXIwsB7jVjLRzRLPqK8d6aYOMYgNMizX42t4lgPCLms

    (Cuma namazından sonra, yedi defa ihlas ve muavvizeteyn okuyanı,

    Allahü teâlâ, bir hafta, kazadan, beladan, kötü işlerden korur.) [İ.Sünni]

    y1pSJ5oQcICHEqN_uGJuxHQQZngi5nflCH89LIVKQd28NXC1tKtcd7iiLK9Os0LeaTO3M38uCrZEMQ

     

     

     

    KUR`AN-I KERİMDEN MUCİZELER

    Ana Sayfa | Kuran Çevirileri | Kuran'da Arama | 19 Mucizesi | Kelime Uyumları | Güzel Yazılar


    YOKLUKTAN YARATILDIK

    O (Allah) Evren'i (Gökleri) ve yeryüzünü yoktan yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse yalnızca "Ol" der, o da hemen oluverir.

    2-Bakara Suresi 117

    Ayette geçen "ibda" kelimesi bir şeyin, herhangi bir şeyden değil, yoktan var edildiği anlamına gelir. Ayrıca bu kelimeye yüklenen anlamlara göre bu kelime bir şeyin bir örneğe göre değil de, eşi ve benzeri olmadan yaratılması anlamına gelir. Yaratılışın büyük harikası var olan tüm kavramların yoktan yaratılmasıdır. örneğin, var olan renkleri düşünelim. Hiçbirimiz görmediğimiz bir rengi düşünemeyiz de, icat da edemeyiz. Var olan renkleri bilmemize rağmen, yeni bir renk yaratamayız. Oysa Allah tüm renkleri de, renk kavramı yokken renk kavramını da, renkleri ve her şeyi kaplayan Evren'i de yoktan yaratmıştır. Bir kavram hiç yokken o kavramı ve o kavramın içindeki çeşitliliği yaratmak ne büyük güç ve ne büyük bir sanattır...

    Allah'ın varlığını inkâr eden ateistler maddenin sonsuzdan beri var olduğunu, maddenin başlangıcı bulunmadığını, var olan her şeyin tesadüfler sonucunda oluştuğunu iddia ederler. Bu görüşe göre madde yaratılmamıştır, madde hep vardır. Ateist filozoflardan Georges Politzer "Felsefenin Başlangıç İlkeleri" kitabında bunu şöyle belirtir: "Evren yaratılmış bir şey değildir. Eğer yaratılmış olsaydı, o takdirde Evren'in Tanrı tarafından belli bir anda yaratılmış olması ve Evren'in yoktan varedilmiş olması gerekirdi. Yaratılışı kabul edebilmek için her şeyden önce Evren'in var olmadığı bir anın varlığını, sonra da hiçlikten (yokluktan) birşeyin çıkmış olduğunu kabul etmek gerekir."

    Ateizm, Tanrı'nın varlığının reddedilmesi, materyalizm ise maddecilik anlamına gelir, fakat her iki kelime birçok zaman birbirinin yerine kullanılır. çünkü Allah'ın varlığını reddeden ateistler, maddenin sonsuzluğunu kabul ettiklerinden otomatik olarak materyalist (maddeci) olurlar. Ateistler kaçınılmaz olarak maddenin yaratılmadığını ve sonsuzdan beri var olduğunu kabul etmek zorunda kalırlar. Eski Yunan'daki bazı felsefeciler ise Tanrı'nın varlığını kabul etmelerine karşın maddenin yaratıldığına dair hiçbir açıklama yapmamışlardır. Her ateist doğrudan materyalistken, her materyalistin doğrudan ateist olduğunu söylemek doğru değildir.

    Hem Allah'ın varlığının, hem maddenin yaratıldığının beraberce ve açıkça savunul-masının kökleri tek Tanrı'lı dinlere dayanır. Tüm tek Tanrı'lı dinler hem Allah'ın varlığını, hem maddenin Allah tarafından yaratıldığını açıkça savunurlar. Böylelikle maddenin yaratılması konusu öyle bir konuma gelmektedir ki; maddenin yaratılmasının ispatı Allah'ın varlığının ispatı olduğu gibi, aynı zamanda Museviliğin, Hıristiyanlığın, İslam'ın Allah tarafından gönderilen dinler olduğunun da delilidir.

    03_1

    Gününümüzde de bazı insanlar Güneş'e, Ay'a, ateşe tapıyor olabilirler. Bu insanlar akılcı, bilimsel, felsefi bir dayanağa sahip olmadan bu inançlarını sürdürmektedirler. Aklı, mantığı, bilimi bir kriter olarak kabul etmeyen bu inançlara karşı akılcı, mantıksal ve bilimsel bir açıklama yapmak fayda etmemektedir. Bu kimselerin önyargıları kırıcı, saplantıları yok edici açıklamalara ihtiyaçları vardır. Tüm insanlık tarihindeki üç ayrı görüşün akla ve bilime uyma iddiasında olduğunu görüyoruz. Bu görüşler en azından aklı, mantığı ve bilimi kriter olarak kabul ettiklerini iddia etmişlerdir. Bu yüzden bu kitapta bu fikirleri ele alıp, bu fikirlerden hangisinin doğru olduğunu ortaya koymaya çalışıyoruz. Bu üç görüş şöyledir:

    1) Tek Tanrıcılık : Tek bir Allah vardır. Maddeyi yaratan, bu muhteşem Evren'i, canlı-cansız her şeyi ile yaratan O'dur.

    2) Ateist Materyalizm : Madde sonsuzdan beri vardır. Herşey tesadüflerin arka arkaya gelmesi ile bu maddeden oluşur.

    3) Agnostisizm, şüphecilik : İki görüşten hangisini doğru olduğunu bilemeyiz. İkisi de doğru olabilir.

    Aslında temelde iki şık vardır. üçüncüsü ise yeni bir görüşten çok iki inançtan hangisinin doğru olduğunun bilinemeyeceğini ifade eder. Bu şıkta yer alanların iddiası maddenin ve diğer varlıkların yaratılıp yaratılmadığının anlaşılamayacağıdır. örneğin David Hume (1711-1776) "Doğal Din üzerine Diyaloglar" adlı eserinde Cleanthes ve Philo'yu karşılıklı konuştururken, Philo'nun sözlerinde agnostik yaklaşımlar ifade edilir. Kant (1724-1804) da "Saf Aklın Eleştirisi" adlı eserinde maddenin yaratılıp yaratılmadığını, insanın yaratılıp yaratılmadığını bilemeyeceğimizi, bunların anlaşılamayacağını söyler. (Kant'ın fikirleri agnostik olmasına rağmen, Kant Tanrı'ya inanırdı. Hume'un diyaloglarında hangi karakterin Hume'un görüşlerini tam yansıttığı tartışma konusu olabilir.)

    BIG BANG HEM ATEİZMİ, HEM AGNOSTİSİZMİ GEÇERSİZ KILMIŞTIR

    Agnostik yaklaşım "Biz bunu anlayamayız." demekle aslında bir iddia sahibi olmaktadır. Eğer "Maddenin başlangıcı vardır." tezi doğrulanırsa "Maddenin başlangıcı yoktur." tezinin yalanlanacağı gibi "Maddenin başlangıcı olup olmadığını anlayamayız." tezi de yıkılacaktır. Böylelikle maddenin başlangıcının ispatı ateizme olduğu kadar agnostisizme (şüpheciliğe, bilinemezciliğe) de bir darbedir. Maddenin başlangıcı ve yaratılışı ortaya konduğunda aslında ateistlerin inançsızlıklarından, agnostiklerin şüpheciliklerinden vazgeçmeleri gerekir. 21Enbiya Suresi-30. ayetteki ifadeyi hatırlarsanız, ayette "Yine de onlar inanmayacak mı?" diye sorulmaktadır. Big-Bang'i tarif eden bir ayette bu ifadenin geçmesi aslında birçok ateistin ve agnostiğin gerekeni yapmayacaklarının işaretidir. Fakat artık agnostiklerin şüpheciliğinin ineği tanrı kabul eden bir Hindu'dan, ateistlerin inkârının ise ateşi tanrı kabul eden bir ateşe tapardan farklı olmadığı, yani felsefelerini salt delilsizlik, salt kuruntu, salt mantıksızlık ve salt bilimdışılık üzerine kurdukları anlaşılmıştır. Artık ateistlerin ve agnostiklerin akılcılık ve bilimsellik iddiaları suya düşmüştür. Hem de daha maddenin yaratılması safhasında... (İleride Kuran'daki mucizevi ayetleri incelerken Evren'de, Evren içi yaratılışlarda ve canlıların yaratılışında bilinçli bir yaratılışın hüküm sürdüğünü ve bunun tersini savunmanın, agnostisizm, septisizm denen şüpheciliğin sadece boş bir kuruntu olduğunu göreceğiz.)

    Bazı materyalist bilim adamları Big-Bang'in ispatından sonra yaratılışı kabul etmeye mecbur olduklarını itiraf etmek zorunda kalmışlardır. örneğin İngiliz materyalist fizikçi H.P. Lipson, Big Bang teorisini ister istemez kabul etmek zorunda olduklarını şöyle itiraf etmiştir: "Bence, bu noktadan daha da ileri gitmek ve tek kabul edilebilir açıklamanın yaratılış olduğunu onaylamak zorundayız. Bunun ben dahil çoğu fizikçi için son derece itici olduğunun farkındayım, ama eğer deneysel kanıtlar bir teoriyi destekliyorsa, bu teoriyi sırf hoşumuza gitmediği için reddetmemeliyiz."

    BIG BANG'TEN ÖNCE

    David Darling "Deep Time(Derin Zaman)" adlı kitabının başlangıç bölümünde Big Bang'i öncesinden alıp şöyle tarif eder: "Zaman yoktu, Uzay yoktu...Madde ve enerji de yoktu... Hiçbir şey yoktu...En küçük bir nokta, boşluk bile yoktu. Bu yokluktan küçücük, olağanüstü küçüklükte bir kıpırtı belirdi... Ufacık bir titreme... Hafif bir dalgalanma, belli belirsiz bir gir-dap...Bu kozmik kutunun kapağı açıldı ve altından yaratılış mucizesinin filizleri belirdi..."

    Colarado üniversitesi'nden Gerrit L. Vershuur ise "Starscapes" adlı kitabında tüm diğer tezlere karşı dinin tezinin doğru çıktığını şu cümleleriyle ifade eder: " Big Bang teorisi, dini inançların gösterdiği, Dünya'nın ve gökyüzünün yaratılmış olduğu gerçeği ile uygunluk göstermektedir. Bu astronominin dinle beraber olduğunun sürprizli bir sonucudur."

    Zamanın maddeye, maddenin hareketlerine göre var olduğu anlaşılmıştır. Big Bang'ten önce madde ve maddenin hareketi söz konusu olmadığına göre Big-Bang'ten önce zaman da söz konusu değildir. Big Bang ile beraber madde de, zaman da yaratılmıştır. Zaten bunlardan biri diğerine bağımlıdır. Oxford üniversitesi'nden Roger Penrose, Stephen Hawking ile beraber yaptıkları çalışmalarda zamanın Evren'in başlangıcı ile başladığını matematiksel olarak da ispatladılar. Big-Bang teorisi ateistlerin "Evren yaratılmış olsaydı başlangıcı olması gerekirdi." diye kendilerinin de ileri sürdükleri anın varlığını ispat etmiştir. Kısacası ateizm bilim, mantık ve akıl platformunda çökmüştür, fakat inada, kuruntuya ve keyfiliğe dayanarak devam etmektedir.

    Mantığın temel kuralları açısından sadece iki tane tez varsa, birinin yanlışlığının ispatı diğer tezin doğrulanması demektir. Ateizmin madde sonsuzdan beri vardır tezi yalanlanınca, maddenin yaratılışını kabul etmek otomatikman geçerli olmakta, böylece ateizmin de, bu konu çözülemez diyenlerin de yanıldığı ortaya çıkmaktadır. Bu açık delillere karşın yaratılışı inkâr etmek gerçeğe karşı yapılan bir zulümdür ve inattır.

    Hayır, o kendilerine ilim verilenlerin göğüslerinde apaçık delillerdir. Bizim delillerimizi zalimlerden başkası inkâr etmez.

    29-Ankebut Suresi 49

    BIG BANG'İN ÖĞRETTİKLERİ

    Big Bang teorisi her şeyden önce Evren'in ve zamanın bir başı olduğunu, maddenin sonsuzdan beri var olmadığını, maddenin yaratıldığını bize öğretti. Böylece materyalistlerin, ateistlerin tarih boyunca savundukları Evren'in sonsuzdan beri var olduğu fikri çürütüldü.

    2

    Big Bang, Evren'in yaratıcısı olduğunu gösterdiği gibi, Evren'in yaratıcısının Evren'in içinde arandığı, Evren'in, Güneş'inin, Ay'ının, dağının ayrı tanrılara paylaştırıldığı ilkel fikirlerin yanlışlığını da gösterdi. Big Bang ile ilk birleşimi yaratan kim ise, her şeyi yaratanın o olduğu, Evren'i ayrı güçlerin değil, tek bir gücün yönettiği anlaşıldı. Evren tek bir noktadan başlamıştı, o ilk noktanın sahibi kimse, insanın da, nehirlerin de, yıldızların da, kelebeklerin de, süpernovaların da, renklerin de, acının da, mutluluğun da, müziğin de, estetiğin de sahibi O'ydu. Herşey, “birde” ayrıldığına göre, o “birin” sahibi, her şeyin sahibidir.

    Big Bang ile, putlaştırılan maddenin, hem de tüm Evren'in maddesinin başta tek bir nokta kadar değersiz olduğu anlaşılır. Böylece bu değersiz noktadan insanların, hayvanların, bitkilerin, muhteşem renkleriyle Evren'in çıktığını görenler, kabiliyetin bu noktada değil, bu nok-tanın Yaratıcısında olduğunu anlarlar. Gözünüzü kapatıp, karanlığı bile barındırmayan yokluğu bir düşünün, sonra etrafınızdaki ağaçlara, denizlere, gökyüzüne, aynadaki görüntünüze, yiyeceklere, sanat eserlerine bir bakın. Tüm bu muhteşem eserler nasıl karanlıktan, yokluktaki tek bir noktadan kendi kendine çıkabilir? İyice düşünenler için yaratılış hem matematiksel incelikle, hem sanatsal estetikle kendini göstermektedir. Evren'in genişleme hızı o kadar kritik bir nok-tadadır ki; Big Bang'ten sonraki birinci saniyede bu oran bir bilim adamının ifadesine göre: "Yüz bin milyon kere milyonda bir daha küçük olsaydı Evren şimdiki durumuna gelmeden içine çöker, tek noktaya dönerdi." Aynı şekilde Evren'in madde miktarı biraz daha az olsaydı Evren gezegenlerin oluşamayacağı şekilde dağılacaktı. Evren'in ilk yaratılış anında tek birleşimin parçalanışında uygulanan kuvvet hem çok büyüktür, hem de çok ince tasarlanmıştır. Aynı şekilde, oluşan madde miktarı da çok ince bir şekilde tasarlanmıştır. Görüldüğü gibi her şey Evren'imizin var olacağı tarzda bir amaca göre Yaratıcımız tarafından ince bir şekilde yaratılmıştır. Tüm bu oluşumlar Yaratıcımızın kuvvetinin sonsuzluğunu, her şeyi en ince ayrıntısıyla planladığını, mükemmel bir şekilde her şeyi oluşturduğunu inattan körelmiş gözlere göstermektedir. Ayrıca tüm bu oluşumlar göstermektedir ki; bu Evren'in Yaratıcısı için zorluk kavramı yoktur, o isteyince her şey olur, onun sadece "Ol" demesi yeterlidir.

    ((www.mucizeler.com)

    ziyaret etmenizin faydalı olacagına inanıyorum.

    April 09

    Bir Annenin Kızına nasihatı

     

      001clip2

     

    Yavrum, şimdi sana kırk yıllık evliliğimin tecrübelerine dayanarak bazı nasihatlerde bulunacağım.Bu nasihatlerime uyarsan dünyada mutlu bir evlilik gecirdiğin gibi,ahirette de ebedi saadete ulaşırsın.

    1 - Kanaatkâr ol ! Yâni, kocan tarafından getirilen yiyecek ve giyecek herşeyi memnuniyetle kabul et ! Çünkü,          kanaat, kalbi huzûra kavuşturur.

    2 - Söylenenleri dâima iyi dinle ve kocanıin meşrû (islama uygun) emirlerine itaat et !

    3 - Evin ve her şeyin her zaman, temiz, muntazam ve düzenli olsun !

    4 - Eşinin yemek saati ile uyku saatine dikkat etmelisin ! Açlık insanıi
    huysuz eder, uykusuzluk ise, öfkelendirir.

    5
    - Evinin mallarını ve eşyasını iyi koru ! Yaptığın işleri, iyilikleri başa kakma ! iyiliğe karşı iyilik çabuk unutulur       fakat kötülüğe karşı yapılan iyilik unutulmaz.

    6 - Eşinin yakınlarına güzel muâmelede bulun ! Kocanın hatâlarını, yalnız iken, yumuşak bir şekilde söyle !

    7 - Kocanın sırlarını hiç kimseye söyleme ! Karı-koca arasındaki
    sırlar kabre berâberlerinde gömülmelidir.

    8 - Eşinin üzüntüsünü ve neşesini paylaş ! Ona her yönüyle iyi bir hayat arkadaşı ol ! Yalan, yuvayı içten içe               yıkan bir kurttur.

    9 - Aranızdaki problemleri kendiniz hâlledin ! Sakın bunları, bize ve başkasına taşıma ! Kimseden medet umma !

    10-Kocandan, almakta zorlanacağı, gücünün yetmeyeceği şeyleri isteme !

    11-Kadının güzel huylusu, eşine Cennet nîmetidir. Sen kocana Cennet nîmeti ol ! Azap çektirme !
     

    Yavrum, bunları yapabilmen, ancak, onun isteklerini kendi isteklerine, onun rızasını kendi arzularına tercih etmenle mümkün olabilir.Hep kendi istek ve arzularını ön plana çıkartırsan, bu nasihatleri tutman mümkün olmaz.