“´¯¥¯`” (gönül...'s profileSALAT VE SELAM BASTA EFE...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    June 27

    REGAİP KANDİLİNİZ SİMDİDEN HAYIRLARA VESİLE OLSUN...



    "Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir. " (Tevbe Suresi, 128)
    ALLAH (c.c) katında zamanların değerleri birbirine eşittir. Ancak öyle zamanlar vardır ki o zamanlarda öyle hadiseler olur ki, o vakte diğer zaman dilimlerinden daha üstün bir değer kazandırır. Receb-i şerîfin ilk Cuma gecesine isabet eden Regâib Gecesi'de bu müstesna zamanlardan biridir. Cuma geceleri böyle kıymetli vakitlerden biridir. Regaib Gecesi gibi iki kıymetli gecede biraraya gelince, bu gece dahada bir kıymetli oluyor. Bu gece, yalvarış ve yakarışların Yüce Mevla'ya sunulduğu ve O'nun rahmetinden af istenildiği umut, huzur ve müjde gecesidir. ALLAH Teâla'nın kullarına lütfunun çokluğu, kereminin bolluğu ve pek çok günahkarı bağışlaması sebebiyle bu geceye Regaib Gecesi" adı verilmiştir. Bu gecenin bu değeri nereden kazandığı hususunda değişik rivayetler bulunmaktadır. Bunlardan biri; Hz.Amine validemizin böyle bir gecede Resulullah (s.a.v)'e hamile olduğunu anladığıdır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) Regaib gecesinin içinde bulunduğu Recep ayında çok dua eder, namaz kılar, oruç tutar, iyiliklerin her çeşidini yapar, sadaka vermeye özen gösterirdi. Resulullah (s.a.v)'in Receb'in ilk perşembe gününü oruçla geçirdiği ve cuma gecesinde, bu kandil gecesine mahsus olmak üzere on iki rekât namaz kıldığı kabul edilir. Regâib gecelerinde dua etmek, tevbe ve istiğfarda bulunmak, bu geceyi kutsal kabul etmek suretiyle çeşitli ibâdetlerle geçirmek, genel olarak alimler arasında kabul görmüştür. İdrak ettiğimiz mübarek Regaib Kandili vesilesiyle, ruhumuzu karartan kötü duygu ve düşünceleri kalplerimizden atalım. İbadetin zevkinden bizi mahrum eden nefsin kötü arzularını frenleyelim. Gönül dünyamızı bulandıran haset, kin, düşmanlık gibi kötü duygulardan temizleyelim.

    Bu geceyi nasıl karşılmak, nasıl ihya etmek gerekir?

    Bu gece, oruçlu olarak karşılanmalıdır. Bu gece, kazâsı olanın hiç değilse bir günlük kazâ namazı kılması, çok iyi olur. Kur'an-ı Kerim okunmalıdır. Bu gecenin ihyâsı, yatsı namazıyla sabah namazını camide cemaatle kılmakla olur. Bu, gecenin ihyâsıdır. Bütün günün ihyâsı bu... Yatsı namazı ile sabah namazını camide kılmak, o günün, o gecenin ihyâsı demektir. İnsan sabahlara kadar, akşamlara kadar ibadet etmiş gibi sevab kazanır.
    Bir başka ihyâ şekli zikir .....
    "Lâ ilâe illALLAH",
    "ALLAHümme salli alâ seyyidinâ MUHAMMEDin ve alâ âli seyyidinâ MUHAMMED",
    "Estağfirullah",
    "SübhànALLAH",
    "Elhamdülillâh",
    "ALLAHu ekber",
    "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm",
    "ALLAH" gibi sözler mübarek kelimelerdir, cümleciklerdir. Bunları zikretmek çok sevabdır..

    BU GECEDE KILINACAK OLAN NAMAZ
     
    Regaib namazi:
     
    Bazi rivayetlere gore Rasulullah Regaib gecesinde sukur icin 12 rekat namaz kilmistir.Bu namaz hakkinda Rasulullah'in soyle buyurduklari rivayet edilmistir:
    "Receb ayinin ilk cuma gecesinin namazindan gafil olmayin.Bir kimse o gecede namaz kilsa Allah Teala'nin emriyle gelecek yila kadar melekler ona dua ederler."
    Bir baska rivayette'de Rasulullah soyle buyurmuslardir:
    "Bir kimse Receb ayinin ilk persembe gununu orucla gecirirse ve ondan sonra cuma gecesi 12 rekat namaz kilsa Allah Teala her rekatina mukabil makam-i siddik'da yuz kosk ihsan eder."

    Bazı namazlar vardır, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kılmıştır. Bunlardan birisi de Tesbih Namazı'dır. Regâib gecesi, akşamla yatsı arasında: 12 rek'at "Hacet Namazı" kılınır. Hacet Namazı: 2 rek'atte bir selâm verilerek kılınır. Fâtiha-i şerîfe'den sonra her rek'atte 3 Kadir Süresi 12 İhlâs-ı şerîf okunur. Namazdan sonra 7 Salât-ı Ümmiye okunup secdeye varılır.
    Salât-ı Ümmiye: "Allâhümme salli alâ seyyidinâ MUHAMMEDinin-nebiyyil-ümmiyyi ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim"

    Secdede 70 defa: "Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbül-melâiketi ver- rûh" okunur.

    Secdeden kalkıp 1 defa: "Rabbiğfir verham ve tecâvez ammâ ta'lem. İnneke entel-eazzül-ekrem" okunur.
    Tekrar secdeye varılıp yine 70 defa "Sübbûhun kuddûsün rabbünâ ve rabbül-melâiketi ver-rûh" okunur.

    Secdeden kalkıp duâ yapılır. Duâda Hz. Allâh'a c.c şu şekilde de ilticâ etmelidir:


    "Allâhümme bârik lenâ recebe ve şa'bân. Ve bellığnâ ramazân" Unutmayalım! Regaib Gecesi, üç aylar içinde kendisinden sonra gelecek olan Miraç, Berat ve Kadir Gecesininde bir müjdecisidir. Onun için bu müjdeciye kulak verip bu geceyi ve üç ayları iyi değerlendirilmelidir. Resulullah (sav) buyuruydular ki: "Beş gece vardır ki, onlarda yapılan dualar geri dönmez, kabul olunur: Receb'in ilk gecesi, Şâban yarısı gecesi, Cuma gecesi, Ramazan Bayramı gecesi, Kurban Bayramı gecesi."
     
    RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH BİZLERE BU GECEYİ
    EN GÜZEL ŞEKİLDE İHYA ETMEYİ NASİP EYLESİN
    İNSAALLAH

    June 25

    imkansız ask


    Süre gelen zaman, akıp giden şehirler, üzerime geliyorlar..
    Fikrim kollarında ölmek...
    Nutkum susmak...
    Gözlerim ise ağlamaktan yana...



    Sabahları hiç olarak kalktım yatağımdan..
    Aşk yoktu yüreğimde artık,sadece yatağımdaki gözyaşlarım kalmıştı..
    İmkansızdı herşey artık..
    Çıkmaz sokağa girmiştik uzun yolculuktan sonra..
    Dönemezdik...
    Göremezdik...
    Gülemezdik...
    Ve tekrar sevemezdik...



    İmkansız aşktı bu..
    Ağlamak imkansızdı..
    Gülmek imkansız..
    Tekrar aşık olmak imkansızdı...
    Belki başka birini severiz diyerek avuttuk birbirimizi..
    Severek çoğalmayı denedik..
    Sevdik sonunda..
    Fakat imkansızı sevdiğimiz kadar sevemedik nicelerini...



    Ellerimiz kavuşamayacak diye oturup şiir yazdık birbirimize..
    Tarihi geçmiş zamanlara küfür ederdik..
    Sonra ayrılık dört bir taraftan saldırıverdi bize..
    Biz yenilirdik, savaşı kaybederdik..



    'Okyanuslar ağladı, güneş ağladı,yağmur ağladı gece ağladı bu ayrılığa..
    -Ve biz ağladık imkansızlığa...'

    03nf4dp8

    Sabah olurdu,güneş doğardı yüzümüze..
    Biz kıyamet sanardık günü..
    Yan yana gelemezdik bir türlü..
    Uzaktan severdik tenimizi..
    Gece olur ağlardık..



    'Sabahları neşe ile kalkmak, güleç yüzümüze seslenmek imkansız...
    Randevu saatine geç kalmak imkansızdı bizim aşkımızda..



    Saç telimize duygular yüklerdik..
    Seviyor,sevmiyor derdik birbirimize..
    Bilirdik imkansızı,ses çıkarmazdık yeni ufuklara..
    Ağzımız kururdu,öpüşürdük saf su ile..
    Sanardık ki Dudaklarımız birbirine değdi...
    Kandırırdık kendimizi öylece...



    Kusardık,isyan ederdik sessizliğe..
    Dayanamaz,arardık tanıdık kokuları..
    Zaman ilerler biz sesimize hasret kalırdık imkansızlıkta..
    Doyamadığımız tenden vazgeçip sese muhtaç olurduk..
    İmkansızdık başlı başına ...



    Koşan bir rüzgar olup savrulurduk..
    Bir o tarafa,bir de bu tarafa..
    Göremezdik gözyaşlarımızı..
    Çünkü biz hep imkansızdık bu hayatta

    her gün 5 ayet


     

     

     

     

     

     

    güzel bir hikaye

    y

    Adamın biri Musa Aleyhisselâm'a:
    — Ya Musa, ben bütün hayvanların dilinden anlamak istiyorum. Tur'u Sina'ya gittiğin zaman Allah'tan iste de benim duamı kabul etsin, diyordu.

    Musa Peygamber:
    — Her şeyi bilmek iyi olmaz. Senin hayvanların dilinden anlamaman daha iyidir. Bu sevdadan vazgeç, dediyse de, adam illâ öğrenmek istiyordu.

    Bir gün Musa Aleyhisselâm Tur'a çıktığı zaman Cenab-ı Allah Musa Aleyhisselâm'a:
    — «Ya Musa! O kulumun duasını kabul ettim, bundan sonra bütün hayvanların dilinden anlayacak. Yalnız her şeye ehemmiyet vermesin, sonra onun için iyi olmaz.» buyurmuştu.

    Musa Aleyhisselâm, Tur'u Sina'dan geldikten sonra durumu bildirip her şeyle fazla ilgilenmemesini söyledi. Kendisine selâhiyet verilen adam, akşam ahıra hayvanlarını yemlemeye girmişti. Orada eşekle öküzün konuşmalarına şâhid oldu.

    Onlar aralarında şöyle konuşuyorlardı:
    Öküz:
    — Yahu eşek kardeş, senin işin ne iyi, bana yazın rahat yok, kışın rahat yok. Sabah olacak çifte koşacaklar, ama sense akşama kadar rahat gezeceksin, diyordu.

    Eşeğin öküze nasihati şöyle oldu:
    — Bunlar hep senin ahmaklığından… Sen sabah olunca hasta numarası yaparsın, akşamdan sahibimizin döktüğü yemi bile yemezsin. O da sabahleyin seni bu haliyle görünce çifte koşmaktan vazgeçer ve birkaç gün olsun istirahat etmiş olursun, dedi.

    Bu sözler öküzün hoşuna gitmişti. Hakikaten yem yemedi ve öyle aç karnına sabaha kadar yattı. Eşek ise öküzün yemlerini bile kendisi yemişti. Tabii bunların bu konuşmalarını sahibi duymuş ve gülerek ahırdan çıkmıştı.

    Sabah oldu, adam ahıra girdi ki, öküz aç. Kalkması için birkaç tekme vurdu ise de öküz hastalanmıştı.

    Adam:
    — Bu sefer de onun yerine eşeği koşalım, diyerek aldı tarlaya götürdü

    Akşama kadar eşekle çift sürdü. Eşeğin emdiği süt burnundan gelmişti. Akşam eve geldiği zaman öküz rahat rahat geviş getiriyor kendi kendine hakikaten bu iyi bir numara oldu diyordu. Eşek bu işin çekilemeyecek gibi olduğunu görünce öküze başka yoldan akıl verip kurtulmak istedi:

    -Öküz kardeş, sen böyle yatarsan sahibimiz seni satacak. Bu gün tarlada beni gören köylüler sordular. O da, zaten tembel bir öküzdü, şimdi de hasta oldu. Yarın kasaba vereceğim, dedi. Eğer yarın' da böyle yaparsan kendini bıçağın altında bil, diyerek sabahleyen çifte gitmekten kurtuldu.

    Adam bunların bu konuşmalarını dinledikçe kendi kendine gülüyor ve:
    - Gördün mü ne kadar iyi bir şeymiş hayvanların dilinden anlamak, diyordu.

    Ertesi sabah horozla köpeğin konuşmalarına şahit oldu.
    Horoz:
    -Yarın efendinin, öküzü ölecek. Sana müjdem var. İyi bir ziyafet olacak senin için, diyordu.

    Adam bunu duyar duymaz hemen pazara götürüp öküzünü sattı ve zarardan kurtuldu.

    İkinci gün oldu, köpek horoza:
    - Niye yalan söyledin? Hani ziyafet? Adam öküzü sattı kurtuldu, dediğinde, bu sefer horoz:
    -Hiç merak etme! Öküzü sattı ama, yarın kölesi ölecek ve onun hayrına mutlaka bir yemek yedirirler. Sen de artıklarından istifade etsen yeter, dedi.

    Adam bunu da duymuştu. Hemen pazara çıkarıp kölesini de sattı.
    Köpek gene ziyafete erişememişti. Horoza:
    -Beni ne kandırıp duruyorsun? diye çıkıştı.
    Horoz:
    -Ben yalan söylemem… Ziyafet var dediysem vardır. Efendimiz öküz ve köleyi satarak zarardan kurtuldu ama, yarın kendisi ölecek, işte o zaman ziyafetin büyüğü olacak, dedi.

    Adam horozdan bunları duyunca etekleri tutuştu. Ne yapacağını şaşırdı ve doğru Hazreti Musa'nın huzuruna çıkıp durumu anlattı:
    -Hakikaten ben yarın ölecek miyim? Bunun bir çaresi yok mu? diye yalvarmaya başladı.

    Musa Aleyhisselâm:
    -Ben sana demedim mi? Her şeye ehemmiyet vermeyeceksin diye… Eğer sen öküzü satmasaydın, o ölecek ve belâ atlatılmış olacaktı. Ama sen onları satmakla başkalarının zarar etmesini istedin. Kendi menfaatini düşünüp başkalarını kendisi gibi hesap etmeyenin hali budur, dedi.

    Kabağın Sahibi

     



     Vaktiyle bir derviş, nefsi ile mücadelenin, bundan sonra her türlü süsten,
    gösterişten arınarak, varlıktan vazgeçecektir.
    Fakat iş yamalı bir hırka giymekle olmamaktadır.Her türlü görünür süslerden
    arınması gereklidir...


    Saç, sakal, bıyık, ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket eder,
    soluğu berberde alır.

    Berberden kendisini traş etmesini ister.
    Berber dervişin saçlarını kazımaya baslar. Derviş aynadan durumu
    izlemektedir. Basının bir kısmı tamamen kazınmıştır.
    Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı
    bıçkın bir kabadayı girer içeri. Doğruca dervişin yanına gider, başının
    kazınmış kısmına okkalı bir tokat atar ve şaklabanlık yaparak:


    "Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım!"
    diye kükrer.

    Dervişlik bu... Sövene dilsiz, vurana elsiz olması gereltir. Kaideyi bozmaz
    derviş, hiç ses etmez, usulca kalkar yerinden.

     Berber mahcup olur ama,korkmuştur da. Sesini çıkartamaz.

    Kabadayı Dervişin kalktığı koltuğa oturur, berber traşa baslar. Traş
    sırasında da devamlı olarak dervişi aşağılayıp alay etmeye devan eder;

    - "Kabak aşağı, kabak yukarı....."

    Traş biter, kabadayı dükkandan çıkar.

    Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan
    aşağı hızla üzerine gelerek kabadayıya çarpar. Kabadayı orada yığılır kalır.
    Ölmüştür.

    Görenler çığlığı basarlar.
     Berber ise şaşkındır.
    Bir bu kötü manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyarî sorar:

    Biraz ağır olmadı mi derviş efendi??..

    Derviş mahzun ve düşünceli bir şekilde cevap verir:

    Vallahi asla gücenmedim ona.
    Hatta hakkımı da helal etmiştim...
    Gel gör ki kabağın bir sahibi var.
    "O" gücenmiş olmalı!..

    SEVGİYE DAİR NE BİLİYORUZ ???

    1abb5ea3bd4xq1jn1qm7xg8
     
    Bir kurdu avcılar fena halde sıkıştırmışlar. Kurt ormanda
     
    oraya buraya
     
    kaçmakta, ancak peşindeki avcıları bir türlü def edemez. Canını
     
    kurtarmak
    için deli gibi koşarken bir köylüye rastlar. Köylü elinde yabasıyla
    tarlasına girmektedir. Kurt adamın önüne çöker ve yalvarmaya
    başlar: "Ey
    insan, ne olur yardım et bana, peşimdeki avcılardan kaçacak nefesim
    kalmadı,
    eğer sen yardım etmezsen biraz sonra yakalayıp öldürecekler."
    Köylü bir an düşündükten sonra yanındaki boş çuvalı açar,
    kurda içine
    girmesini söyler. Çuvalın ağzını bağlar, sırtına vurur ve yürümeye
    devam
    eder. Birkaç dakika sonra da avcılara rastlar. Avcılar köylüye bu
    civarda
    bir kurt görüp görmediğini sorarlar, köylü "görmedim" der ve
    avcılar
    uzaklaşır. Avcıların iyice uzaklaştığından emin olduktan sonra
    köylü
    sırtındaki torbayı indirir, ağzını açar, kurdu dışarı salar. "Çok
    teşekkür
    ederim" der kurt, "Bana büyük bir iyilik yaptın.", "Önemli değil"
    der köylü
    ve tarlasına gitmek üzere yürümeye başlar. "Bir dakika" diye
    seslenir kurt:
    "Çok uzun zamandır bu avcılardan kaçıyorum, çok bitkin düştüm,
    açım,
    kuvvetimi toplamam için bir şeyler yemem lazım ve burada senden
    başka
    yiyecek bir şey yok."Köylü şaşırır: "Olur mu, ben senin hayatını
    kurtardım."
    "Yapılan iyiliklerden, verilen hizmetlerden daha çabuk
    unutulan bir şey
    yoktur" der kurt. "Ben de kendi çıkarım için senin iyiliğini
    unutmak ve seni
    yemek zorundayım." Bir süre tartıştıktan sonra, ormanda karşılarına
    çıkacak
    olan ilk üç kişiye bu konuyu sormaya ve ona göre davranmaya karar
    verirler.
    Karşılarına önce yaşlı bir kısrak çıkar. "Ne vefası" der kısrak,
    "Ben
    sahibime yıllarca hizmet ettim, arabasını çektim, taylar doğurdum,
    gezdirdim. Ve yaşlanıp bir işe yaramadığımda beni böylece kapıya
    koydu..."
    Bir sıfır öne geçen kurt sevinirken bir köpeğe rastlarlar.
    "Ben hizmetin
    değerini bilen bir efendi görmedim" der köpek, "Yıllardır sadâkatle
    hizmet
    ederim sahibime, koyunlarını korurum, yabancılara saldırırım, ama o
    beni her
    gün tekmeler, sopayla vurur..." Kurt köylüye döner, "İşte gördün"
    der. Köylü
    De son bir çabayla "Ama üç diye konuşmuştuk, birine daha soralım,
    sonra beni
    ye" diye cevap verir.
    Bu kez karşılarına bir tilki çıkar. Başlarından geçenleri,
    tartışmalarını anlatırlar. Tilki hep nefret ettiği kurda bir oyun
    oynayacağı
    için keyiflenir. "Her şeyi anladım da" der tilki, "Bu küçücük
    torbaya sen
    nasıl sığdın?" Kurt bir şeyler söyler, tilki inanmamış gibi yapar:
    "Gözümle
    görmeden inanmam..." İşin sonuna geldiğini düşünen kurt torbaya
    girer
    girmez, tilki köylüye işaret eder ve köylü torbanın ağzını sıkıca
    bağlar.
    Köylü eline bir taş alır ve "Beni yemeye kalktın ha nankör yaratık"
    diyerek
    torbanın içindeki kurdu bir süre pataklar. Sonra tilkiye döner
    "Sana
    minnettârım, beni bu kurttan kurtardın" der. Tilki de "Benim için
    bir
    Zevkti" diye cevap verir.
    O an köylünün gözü tilkinin parlak kürküne takılır, bu kürkü
    satarsa
    alacağı parayı düşünür ve hiç beklemeden elindeki taşı kafasına
    vurup
    tilkiyi öldürür. Sonra da
    torbanın içindeki kurdu ayağıyla dürter: "Haklıymışsın kurt,
    yapılan
    iyilikten daha çabuk unutulan bir şey yokmuş..."
     
     
     
    YORUM:::Kendinize dikkat edin her an herkes tarafından satılabilirsiniz. 
    Bilmiyorum neden; hikâye bana çok gerçekçi geldi, ibret almak lazım. Dikkat 
    etmek lazım. Bu devirde kimseye güvenmeyceksin.
     
    EĞER...ÇÜNKÜ...RAĞMEN...
     
    Birincinin adi "Eğer" türü sevgi!..
     Belli beklentileri karşılarsak bize 
    verilecek sevgiye bu adi takmis yazar.. Örnekler veriyor: Eğer iyi olursan 
    baban, annen seni sever. Eğer basarili ve önemli kisi olursan, seni severim. 
    Eğer es olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim.(Altı çizilmeye 
    değer bir cümle !!!) Toyotome "En çok rastlanan sevgi türü budur" diyor. Bir 
    şarta bagli sevgi.. Karsilik bekleyen sevgi.. "Sevenin, istedigi birseyin 
    saglanmasi karsiligi olarak vaad edilen bir sevgi türüdür bu" diyor yazar.. 
    "Nedeni ve sekli bakimindan bencildir. Amaci sevgi karsiligi birsey 
    kazanmaktir." Yazara göre evliliklerin pek çogu "Eger" türü sevgi üzerine 
    kuruldugu için cabuk yikiliyor. Gençler birbirlerinin o anki gerçek 
    hallerine degil,hayallerindeki abartilmis romantik görüntüsüne asik oluyor 
    ve beklentilere giriyorlar. Beklentiler gerçeklesmediginde, düs kirikliklari 
    basliyor. Sevgi giderek nefrete dönüşüyor. En saf olmasi gereken anne baba 
    sevgisinde bile "Eğer" türüne rastlanıyor. Yazar bir örnek veriyor. Bir genç 
    Tokyo Üniversitesi giris sinavlarini kazanarak babasini mutlu etmek için, 
    çok çalisiyor. Okul disinda hazirlama kurslarina da gidiyor. Ama basarili 
    olamiyor. Babasinin yüzüne bakacak hali yok. Üzüntüsünü hafifletmek için bir 
    haftaligina Hakone kaplicalarina gidiyor. Eve döndügünde babasi öfkeyle 
    "Sinavlari kazanamadin. Bir de utanmadan Hakone'ye gittin" diye bagiriyor. 
    Delikanli "Ama baba, vaktiyle sen de bir ara kendini iyi hissetmediginde 
    Hakone kaplicalarina gittigini anlatmistin" diyor. Baba daha çok kizarak, 
    delikanliyi tokatliyor. Çocuk da intihar ediyor. "Gazeteler intiharin anlik 
    bir sinir krizi sonucu oldugunu söylediler, yaniliyorlardi" diyor yazar.. 
    "Delikanli babasinin kendisine olan sevgisinin yüksek düzeydeki 
    beklentilerine bagli oldugunu anlamisti!.." Insanlar "Eger" türü sevginin 
    üstünde bir sevgi arayisi içindeler aslinda.. "Bu sevginin varligini ve 
    nerede aranmasi gerektigini bilmek, bu genç adamin yaptigi gibi, yasami 
    sürdürmekle, ondan vazgeçmek arasinda bir tercih yapmakla karsi karsiya 
    kaldigimizda önemli rol oynayabilir" diyor, Masumi Toyotome.. Ilginç degil 
    mi?..
     
    ikinci türe geçiyoruz. "Çünkü" türü sevgi.. 
    Toyotome bu tür sevgiyi söyle 
    tarif ediyor: "Bu tür sevgide kisi, birsey oldugu, birseye sahip oldugu ya 
    da birsey yaptigi için sevilir. Baska birinin onu sevmesi, sahip oldugu bir 
    nitelige ya da kosula baglidir." Örnek mi?.. "Seni seviyorum. Çünkü çok 
    güzelsin. (Yakisiklisin!)" "Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar 
    zengin, o kadar ünlüsün ki.." "Seni seviyorum. Çünkü beni üstü luks 
    arabanla, o kadar romantik yerlere götürüyorsun ki.." Yazar, Çünkü türü 
    sevginin, Eger türü sevgiye tercih edilecegini anlatiyor. Eger türü sevgi, 
    bir beklenti kosuluna bagli oldugundan büyük ve agir bir yük haline 
    gelebilir. Oysa zaten sahip oldugumuz bir nitelik yüzünden sevilmemiz, hos 
    birseydir, egomuzu oksar. Bu tür, oldugumuz gibi sevilmektir. Insanlar 
    olduklari gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu tür sevgi onlara yük getirmedigi 
    için rahatlaticidir. Ama derin düsünürseniz, bu türün, "Eger" türünden 
    temelde pek farkli olmadigini görürsünüz. Insanlar hep daha çok insan 
    tarafindan sevilmek isterler. Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha 
    fazla sahip biri ortaya çiktigi zaman, sevenlerinin, artik ötekini sevmeye 
    baslayacagindan korkarlar. Böylece yasama sonsuz sevgi kazanma gayretkesligi 
    ve rekabet girer. Ailenin en küçük kizi yeni dogan bebege içerler. Sinifin 
    en güzel kizi, yeni gelen kiza içerler. BMW'si ile hava atan delikanli, 
    Ferrari ile gelene içerler. Evli kadin kocasinin genç ve güzel sekreterine 
    içerler. "O zaman bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi?" diye 
    soruyor, Toyotome.. "Çünkü türü sevgi de, gerçek ve saglam sevgi olamaz" 
    diyor. Bu tür sevginin güven duygusu vermeyisinin iki ayri nedeni daha var.. 
    Birincisi.. "Acaba bizi seven kisinin düsündügü kisi miyiz?" korkusu.. Tüm 
    insanlarin iki yani vardir. Biri disa gösterdikleri.. Öteki yalnizca 
    kendilerinin bildigi.. "Insanlar sandiklari kisi olmadigimizi anlar ve bizi 
    terkederlerse" korkusu buradan dogar. Ikincisi de.. "Ya günün birinde 
    degisirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa.." endisesidir. Japon yazar 
    "Toplumlardaki sevgilerin çogu 'Çünkü' türündendir ve bu tur sevgi, 
    kaliciligi konusunda insani hep kuskuya düsürür" diyor.. Peki o zaman, 
    gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne?.." Ve iste sevgilerin en gerçegi!..
     
    "Üçüncü tür sevgi benim "Rağmen" diye adlandirdigim türdür" 
    diyor yazar. Bir 
    kosula bagli olmadigi için ve karsiliginda birsey beklenmedigi için "Eger" 
    türü sevgiden farkli bu.. Sevilen kisinin çekici bir niteligine dayanip, 
    böyle bir seyin varligini esas olarak almadigi için "Çünkü" türü sevgi de 
    degil. Bu üçüncü tür sevgide, insan "Birsey oldugu için" degil, "Birsey 
    olmasina ragmen" sevilir. Esmeralda, Qusimodo'yu dünyanin en çirkin, en 
    korkunç kamburu > olmasina "ragmen" sever. Asil, yakisikli, zengin delikanli 
    da Esmeralda'ya çingene olmasina "ragmen" tapar!.. "Kisi dünyanin en çirkin, 
    en zavalli, en sefil insani olabilir. Bunlara 'ragmen' sevilebilir. Tabii bu 
    sevgiyle karsilasmasi sarti ile.." Burada insanin, iyi, çekici ya da zengin 
    konum edinerek sevgiyi kazanmasi gerekmiyor. Kusurlarina, cahilligine, kötü 
    huylarina ya da kötü geçmisine "ragmen" oldugu gibi, o haliyle 
    sevilebiliyor. Bütünüyle çok degersiz biri gibi görünebiliyor ama en degerli 
    gibi sevilebiliyor. Japon yazar "Yüreklerin en çok susadigi sevgi budur" 
    diyor. "Farkinda olsaniz da, olmasaniz da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, 
    içecek,giysi,ev, aile, zenginlik, basari ya da ünden daha önemlidir." Bunun 
    böyle oldugundan nasil emin?.. Hakli oldugunu kanitlamak için sizi bir teste 
    davet ediyor.. "Su soruma cevap verin" diyor. "Kalbinizin derinliklerinde, 
    dünyada kimsenin size aldirmadigini ve hiç kimsenin sizi sevmedigini 
    düsünseydiniz, yiyecek, elbise, ev, aile, zenginlik, basari ve üne olan 
    ilginizi yitirmez miydiniz?.. "Diyelim siradan bir yasaminiz var.. Günlük 
    yasiyorsunuz. Günün birinde gerçek, derin ve doyurucu bir sevgi 
    bulacaginizdan umudunuz olmasa, kalan hayatinizi nasil yasardiniz?.." diye 
    soruyor ve yanitliyor: "Böyleleri ya iyice umutsuzluga kapilip intihar 
    ediyorlar ya da iyice dagitip yasayan ölü haline geliyorlar." Toyotome, hem 
    de nasil iddiali savunuyor "Ragmen" sevgiyi.. "Bugün yasaminizi 
    sürdürebilmenizin nedeni 'Ragmen' türü sevgiyi su anda yasamaniz ya da 
    birgün bu sevgiyi bulacaginiza inancinizdir." Son sözlerinde biraz umutsuz, 
    Toyotome.. "Bugün yasadigimiz toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak 
    zor.Çünkü herkesin sevgiye ihtiyaci var.. Kimsede baskasina verecek fazlasi 
    yok" diye açikliyor.. Anlatiyor.. "Yakinimizda olan birinin bu sevgiyi bize 
    vermesini bekleriz. Ama o da ayni seyi baskasindan beklemektedir." Peki bu 
    dünyada sevgi ne kadar var?.. Yazara göre, açligimizi biraz bastiracak 
    kadar.. Ve de yemek öncesi tadimlik gelen istah açicilar gibi.. Bu minnacik 
    tadim, bizi daha müthis bir sevgi açligina tahrik ve tesvik ediyor. Bu 
    minnacik tadim sevgiye ne kadar muhtaç oldugumuzu anlatiyor. Büyük bir 
    hirsla ana yemegin gelmesini ve bizi doyurmasini bekliyoruz.. Hani nerede?.. 
    Ve asil çarpici cümle en sonda.. "Dünyadaki en büyük kitlik, 'ragmen' türü 
    sevginin yeterince olmayisidir!.."

    üzme yüreğini,üşürüm

    28849331mf1


    Üzme yüreğini üşürüm;

    Sen ki kıyamazsın bana,

    Ben ki üzülen yüreğinde zindan hayatını yaşarım gecelerce.

    Her ne sebep olursa olsun üzme yüreğini yada üşütme beni.

    Sen kıyamazsın bana ;

    Üşüdüğümü duysan kendini ateşlere atarsın belki, yanıp yanıp beni ısıtmak için.

    Üzme yüreğini; eririm sensiz sokaklarını arşınladığım bu diyar-ı İstanbul da.

    Emniyeti sonsuz olana emanet edip, gözüme son bakışını nakışladığın bu diyarda eririm üzülürsen.

    Üzme yüreğini üşürüm, üşüdükçe dua ile ısınsam da, duama duanı katmadan sevindiremeyiz melekleri ruhum.

    Çünkü onlar aşığın duasını maşuğun kine harmanlamadan mutlu olamazlar ki.



    Sen bana “-Üzülme sen, ben dertlenirim.” dediğinde Efendim(s.a.v) gelir aklıma, sen ki ondan hal almaya talip güzel insan, eşinin derdiyle dertlenen Hatice’n olmak benim gaye-i hayalim bilmez misin ?

    Biz tek yürekmiyiz ki sen yanarken ben yanmayayım,

    senin yüreğin savrulurken ben üşümeyeyim?!

    Üzme yüreğini üşürüm canımın canı, sen bana kıyamazsın, kıyma ki üzülme,

    Sen ki kıymetlimsin, cennetim, ahiret yoldaşım dünya da şifa tiryakımsın benim,

    Ya üzme, yada beraber üzülme fırsatı ver bana, daha doğrusu ağlayıp ağlayıp sönelim beraber

    Allah diye zikredilmez sadece bilirsin, “Allah “ diye ağlanır birde yâr dediğin cânanın ile

    Üşümemi istemiyorsan “Allah” deyip ağlayalım seninle, O ki yalnız bırakmaz bizi

    O ki üşütmez O’na müştâk bir olmuş yüreklerimizi,

    Üzülme emi mavi hayalim, üzülmek Allah ‘ın var ettiği bir “duygucuk” ama benim derdim tek başına üzülmen,

    Üzme “kendini”, üzüleceksek beraber yanalım, beraber üşüyüp duayla ısınalım,

    Teslim olalım, ” aşkı bize teslim edene”

    Üşümeyeyim ben, çift kanalı tek yüreğimizle takdiri sabır ile buyur edelim hanemize.

    Cennete merdiven inşa etmeye çabaladığımız yürek hanelerimize aşk ile sabır büyütelim .

    Üzme yüreğini üşürüm

    Aklım yürüyüş yaparken bazen kalbimle arkadaş olur.”(Mesnevi-i Nuriye)



     94598128tc7                                      94598128tc7
     
     

    Uzun zaman oldu kendimle baş başa vermeyeli. Uzun zaman oldu; büyürken kaybettiklerimizin kazandıklarımızdan çok daha fazla olduğunu itiraf etmeyeli. Zirvelerde öteleri düşünmeyeli; derin bir uçurumdan her an uçuruma koşanların arasında yaşadığımızı fark etmeyeli…

    Hızlı trenlerinle beraber taş gibi kalpler getirdin bize. Duymayan, hissetmeyen, anlamayan ve ağlamayan kalpler… Cep telefonları ile gurbeti getirdin bize, Ey (me)deniyet. Gurbeti yerleştirdin ta içimize. Tanınmaz hale getirdin ruhumuzu, günahlara daldırdın her bir uzvumuzu. Unutturdun heyecanı, şevki, gerçek neşeyi.

    Uzun zaman oldu kainatın ve kalbimin sesini dinlemeyeli. Eskiden soğuk, evlerin içerisindeydi; insanların içerisinde, kalplerinde değil. Soğuk günleri ısıttık, sıcacık evlerde oturduk. Böylece soğuğun hevesatımızı dondurmasına engel olduk. Uzaklaştık topraktan ve fıtrattan. En son toprağa gideceğimiz halde niye uzaklaştık topraktan; evlerimiz niye hep soğuk betondan?

    Gökten rahmetin gelmesi için dua eder insanlar.Karıştırıyorum mazimin tozlu sayfalarını ,hatırlamıyorum rahmetin gözyaşları ile ruhumu sarması ve sarsması için dua ettiğimi.Hıçkırıklarımızı hep bastırmayı öğrettin bize.Ağlamamamızı,ebede bakan  arzularımızı susturmak istedin uğursuz hediyelerinle.

    Geri verin ruhumu. Geri verin heyecan ve coşkumu. Göz yaşlarımı verin sadece ve heyecanlar akıp gitsin ebede. Aksa damarlarımdan kan oluk oluk, ebediyeti yudumlasam her soluk. Bilsem zirvelerin, ötelerin kıymetini. Son bulsun kâh süreyyadan seraya, kâh seradan süreyyaya olan gelgitlerim…

    Ruhum nerelerdesin bunca zamandır? Manana ahenk katan kudsiyet nerelerdedir şimdi? Kalbim ve vicdanımla el ele verip mavi semalara, dağların zirvelerine çıkmak istiyorum. Ötelere, ta ötelere… Bilinmez alemlerden haber getiren Nebilere dönsün yönüm. Müjde veren, ümit veren kelamlarla dolsun dilim. Nurlansın herbir alemim. Latifelerim ve zerrelerim; ebede ait olmayan hiçbir şey kalmasın bende. Dönsün bütün latifelerimin yönü ebede.

    Kalemimi istiyorum, dünyayı verseler gözü davasından başkasını görmeyecek azmimi. Masumca bakışımı istiyorum, gönülden bir tebessümümü. Kainatı kitap gibi okuyan gözlerimi arıyorum nicedir… Sadece kalemimi istiyorum. Kömür karasıyla sayfaların ruhuna nüfuz eden kalemimi. Ebediyet heyecanıyla farkında olmadan sıkıca kavradığım, masumca tuttuğum kalemimi. Hıçkıra hıçkıra ağlayan gözlerimi soruyorum, gözyaşlarımı istiyorum sadece.

    Kaç zaman oldu yeryüzünde heyecanla yürümeyeli? Kaç zaman oldu kendimle baş başa vermeyeli…

    94598128tc7                                          94598128tc7

    ben

    02qu2aw2


    Ben…”

    Diye sızlanmaya başladığımızda; “ben”in dışındaki her şeyi unuturuz.

    Kâinat “ben”den ibaret olur.

    Ne kadar önemliyizdir o an…

    Ve ne kadar vazgeçilmez!

    Topu topu bir hayatlık canımız varken…




    Bir hayat…

    Doğumla ölüm arasında…

    Gittikçe daha hızlı geçen…

    Her an bitmeye doğru giden…

    Bir hayat…

    Ve “Ben” duygusu…

    İstediğin kadar “ben” diye sızlan…

    Herkes sorar içinden ve asla sezdirmez karşısındakine; “Kimsin sen? Senden bana ne?”

    Sahtekâr tebessümler… Sahtekâr dinleyişler…

    •••

    Sen ilk kandırılan değilsin.

    Sen ilk yaralanan değilsin…

    Sen ilk yarı yolda bırakılan değilsin…

    Sen ilk “ayrılık” yaşayan değilsin…

    Sen ilk derde ve belâya düşen değilsin…

    Ve sen ilk aşık olan değilsin…

    Sen ilk “üzülen” değilsin.

    Ve aslında “sen” bir baksan aynaya…

    “Ben” bir baksam…

    Hiç…

    •••

    İlk insan ve ilk kandırılan… Kandırılma acısını ondan daha fazla kim yaşamıştır?

    Ve bedeli cennetten çıkmak kadar büyük olmuştur? Ve Kabil Habil’i, yani, bir evladı, diğer evladını kıskançlıktan katlederken, kim onun kadar üzülmüştür?

    İki türlü evlat acısı… Kim çekmiştir?

    Ve evladın Baba’ya güvenmemesi. Ve bir eşin, kocasını yarı yolda bırakması… Nuh Aleyhisselamın imtihanı… Oğlu Kenan’ın gemiye binmemesi… Eşi Vaile’nin kavminin reisine, Nuh Aleyhisselâm’ı çekiştirmesi…

    Kim böylesine yaralanmıştır? İhanete uğramıştır?

    Ya Hazret-i İbrahim?

    Sevgili eşini ve sevgili oğlunu ilâhî bir buyrukla çölün ortasında bırakmak zorunda kalışı…

    Hazreti Hacer’in, arkasından “Bizi burada yapayalnız kime bırakıyorsun?” sorusu…

    Ama “ilahî bir buyruk” olduğunu öğrendiğinde, tevekkülle teslimi…

    Hangi anne bebeğiyle çölün ortasında kalmaya razı olmuştur.

    Yapayalnız…

    Hangi baba bırakmaya?

    Ve kardeşlerin yanlışta birleşip, bir başka kardeşi kuyuya atmaları… Yani ölüme…

    Kim Hazreti Yakup kadar hasret çekmiştir.

    Kim Hazreti Yusuf kadar meşakkat?

    Ve kim Züleyha gibi aşık olmuştur; üstelik yaratılmışların en güzeline…

    Ve kim onun gibi mahcup olup, onun gibi kavuşmuştur?

    Kim?

    Sonra…

    Hazret-i Eyyub…

    Malını, mülkünü ve evladını bir anda kaybedip…

    Derdin, belânın, hastalığın en ağırına…

    Kim onun gibi sabretmiştir?

    Kim onun sevgili hanımı Rahime gibi, şehirden kovulduklarında yıkılmamış, eşine bakmaya devam etmiştir.

    Hangi kadın?

    Ve kavminin Hazret-i Musa’ya çektirdikleri?

    Her an vazgeçmeleri…

    Her an şüphe duymaları…

    Her an akıl almaz ve edep dışı isteklerle bunaltmaları…

    •••

    Ve yaratılmışların en üstünü… En güzeli…

    En…

    Sevgili Peygamberim…

    En çok çile çekeni…

    Anlatamam…

    •••

    Rabbimizin bütün elçileri, bütün sevgilileri, doğmakla ölmek arasındaki kısacık hayatları kurtarmak için gelmişler…

    Ve o hayatlara ibret olsun diye acıyı, ihaneti, kandırılmayı, terk edilmeyi, hastalığı, derdi, belâyı yaşamışlar…

    “Ben” değil, “hiç” olduğumuzu anlatmışlar…

    “Hiç” olunca “sevgili” olunacağını anlatmışlar…

    •••

    Anlamış mıyız?

    •••

    Acı, çile, ihanet, ayrılık, aşk, hüzün, hastalık, zarar, ziyan, hasret, felâket…

    Anlayalım diye, en zorunu, uygulamalı olarak göstermişler…

    Hiç “Ben…” dememişler…

    Anlamış mıyız?

    'Yalniz hüznü vardir kalbi olanin..Çünkü hep vurulan odur...

     

    6btdu9jyn2


     
    Yüreğimde kopan fırtınayı gönderiyorum sana sevgili, çocuksu bakışlarımın ardından,… Ellerimi kesen ayazlarımı gönderiyorum sana; aşkın akıp gidişini seyret diye iç ülkemden iç ülkene.… Her şeyi koca bir yokluk gören gözlerimi gönderiyorum sana, yeşile çalan yanından umut bul diye.… Koca şehri bomboş gören kalbimi gönderiyorum sana, içindeki ateşle ısıt diye.…

    Bütün mektuplarım geri dönüyor sevgili şehrime,… yoksun. Bu koca yoksunluğun içinde kaybolmuşsun. Hayat bizi terk edeli çok olmuş, ben aynalarda kaybolmuşum, sen hayallerime bile uğramaz olmuşsun. Bir masalmış her şey bir bakmışım uyumuşsun. Ne masalın sonunu dinleyecek kadar uyanık kalmayı başarabilmişsin, ne de bana yeni masallar anlatacak kadar âşık olmayı.

    Hasret yüklü gemilerim yollarını bulamadı. Ben Leyla'nın cisminde taşıdığım mecnun kalbi ile bir başına kalıverdim aşk diyarında.… Ne gemilerimi indireceğim sahillerim oldu, ne de karadan yüzdürebilecek cesaretim. Aşk bitti. Toprak oldu bakışlarımda ki umut.

    “Kalmak, gitmekten vazgeçmektir” derdi atam. Be ne gitmeyi becerebiliyorum topraklarından ne de yaşamayı senin kurallarına göre… İsyanlarım var, eylemsiz, sessiz isyanlarım.
    Bir gök düşlüyorum, mavisi adam gibi mavi , siyahı adam gibi siyah.. Ama gündüzleri gri bulutlar kaplıyor göğümü, geceleri şehrin isi. Mavisi griye çalıyor hüzünle gökyüzümün, yıldızları gam yansıtıyor puslu bakışlarla.

    Her şey bir tebessümünde gizli kalıyor bazen. Züleyha' nın gülümsemesi kadar sıcak, Yusuf'un duruşu kadar soğuk. Aşk sana da bana da ne uzak sevgili.…
    Şimdi sukut limanlarına demirledim gemilerimi. Sadece bekliyorum.… Güneşin doğuşunu nasıl beklerse yüce dağlar, yağmurun yağışını nasıl beklerse çiçekler, öylece hasret gemilerimi aşk denizine indireceğin anı bekliyorum.

    'Beklemek sabretmektir'. Dedi ustam, 'kalbim üstüne ' dedim, büküldü boynum


    Kalbi olanlarin çok az oldugu bu yitik çagda hüzünlenmek bir ayricaliktir..

    Hüznü tasimak ta..

    sustum...

     

             
     
     
     
     
     
    Sustum… Öylesine… Bir nefeste… Aheste… Varsın güller açılmasın bundan sonra… Varsın olsun! Eksik olsun… Çoklar aza, anlar hiçliğe, canlar ecele devrile dursun… Koygar şahinler uçurmam bundan gayrı, turna kanadıyla yaralanmış göklerimde… Kıyılmış ne varsa beyhudedir bundan böyle… Sustum… Dertli kalem… Artık sen söyle!

    Sustum… Bu vakte kadar, söz kalesinin burçlarında niçin mahpustum? Viran olmanın noksan kıldığı bir tutam acıyla, mürekkep renginde içimi kustum… Siyahın üstüne renk tanımakla yapılan hatayı, saçımda an be an artan aklardan öğrendim… Ve öğrendim susmayı, akıtmaya kıyamadığım sağanaklardan… Uyan ey zaman! Bedel iste bitirdiğim yarınlardan…

    Sustum… Kelamın koridorlarında infilak eden sedamı, yunmuş yıkanmış kızıllıklara yar eyledim… Sustum ve nihayet kar eyledim… İncecikten bir sızıyla inlerken neyler, son sözümü, sona ermeden evvel suskunluk alfabesiyle söyledim… Evet! Belkide bir zamanlar meyustum… Ama korkmayın artık… Sustum… Sustum…

    Sustum… Cana, canana, zamana, mekana, zekana, korkana, yürek burkana, gökten sarkana, yerle bir olan arkana… Tuş oluşunu gördüm, sustum… Yaratık mesabesine indirgenmişlerin haliyle sustum! Tersine açan bir çiçek gibi, topladım yapraklarımı gün ışığından, goncamın içine pustum… Sustum… Sustum…

    Sustum… Olmayan saygının kaygısını çekerek… Bağrımdaki çorak toprağa Mecnun’un efkarını ekerek… Bir ceylanın toynaklarıyla ezildim, geçip gitti sekerek… Ormanlar uğuldadı gözümdeki son billuru da dökerek… Hıçkırmak istedim olmadı, sendeledim olduğum yere çökerek… Harman vakti bir başak kesildim, biçmekten imtina etmeyen kader adlı orağın önünde boyun bükerek… Sustum…

    Sustum… Konuş deseler de… Söz gümüşünü biriktiririm artık yamalı keselerde… Özüm her ne kadar kavrulsa da, Leyla menşeli vesveselerde… Veya… Kısıtlamış hülyalarım, açı ortayını yitirse de lüzumsuz hendeselerde… Söz dedim ya… Hani ağlamaklı baktığında kelam kesilen mevzu… İşte o artık bundan böyle, sözü geçmez köselerde… Sustum… Hakikatte susmak dil çeliğini örseler de… Neyse… Sustum…

    Sustum… Gemiler kalkıyordu limandan… Fora yelkenlerin kirlettiği simandan, bir hüzün aksetti sonra… Küçük bir çocuk çehresiyle kanadı ufkun derinlikleri… İçimdeki ateşler terk ederken o ıtri serinlikleri… Yaseminler de bivefa, kokmayınca bu bahar! Hanımeli saltanatını devirince Akdeniz’in rutubet kokan nefesi… Ansızın yıkılınca zincirlere hükmeden aslanların kafesi… Sustum…

    Sustum… Sebepsiz yere… Ruhum yara bere… Eyvahları yollamadan mutebere… Biliyor musun ah aziz dostum… Ben sustum

    June 24

    GÜLERMİSİN-AGLARMISIN


    Çizgilerle başörtü sorunu / Karikatür



    Başörtüsü yasağı ile ilgili pek çok yorum gündeme geldi.

     Pek çok şey yazıldı çizildi. İşte farklı bir bakış açısını

    gündeme getiren birbirinden ilginç karikatür

     galerisi. İbrahim Özdabak'ın çizgileriyle.

    Çizgilerle başörtü sorunu / Karikatür 

    Başörtü hakkında bu güne kadar pek çok şey söylendi pek çok şey yazıldı. Karikatürist İbrahim Özdabak'ın çizdiği karikatürler başörtüsüne farklı bir bakış sunuyor.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     


    BU HALİMİZE GÜLELİMMİ AGLAYALIMMI NE DERSİNİZ

    SELAM E DUA İLE...

    (tesekkürler kemal kardesim
    Rabbim yar ve yardımcın olsun insaallah)


    June 22

    ask-ı hüsna...



    AŞK-I HÜSNA

    Bir damla gözyaşı olup gözlerden akmasa bile; belki bir zerre tefekkür olup, yüreklerden akar ümidiyle Evet ben aşktan söz edeceğim bu yazıda. Ama aşkların en güzelinden, aşkların en büyüğünden, aşkların en anlamlı olanından Yani; Aşk-ı Hüsnadan Dinlemek ister misin? O zaman birkaç dakikanı ayır ve aşağıdaki yazıyı oku. Ama sadece gözlerinle değil, yüreğinle de oku. Çünkü bu sadece bir yazı değil, bir Aşk. Ve unutma Aşk gözle değil, yürekle okunur !!!

    AŞK-I HÜSNA


    Hidayet Evet, görünürde tek bir kelime belki ama aslında öyle çok şey ki!... Bu tek kelime; her türlü kötülükte yarışan, işe yaramaz, Rahman dan bihaber, iyilikten bihaber, hatta sevmekten bile bihaber bir avareye bile aşkı öğretiyor. Şu belki de hiçbirimizin hak etmediği halde, En Cömert olanın, cömertliği ile yüreklerimize karşılıksız olarak konuluverilen aşkı ...

    Yani; Aşk-ı Hüsna yı !!! Ve o avare insan bir anda, yaşamın anlamını, ölümün manasını, hayatın değerlerini, her iyiliğin bir hayır ve her hayrın bir sevap olduğunu öğrenip,hayırda yarışanlardan, yani o yüce zikirde bahsedilen insanlardan biri oluveriyor bu aşkla. Yaşamı baştan sona değiştiren ve belki de, yaşanılanları ve yaşanacakları tümüyle doğrudan etkileyecek olan tek şey bu aşk.

    Evet..Günahkarlığının farkında bile olamayan aciz herhangi bir İNSAN olmaktan,
    Cennette onların altlarından ırmaklar akarken, kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız. Ve onlar derler ki: Hidayetiyle bizleri bu nimete kavuşturan Allah a hamd olsun! Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik. Onlara: İşte size cennet; yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık ona varis kılındınız. diye seslenilir. (Araf Suresi-43)
    ayetine muhatap olarak, cennetine girebilme ümidine sahip olabilen,
    kimi de hidayetten uzak tutarsa, artık onlara, Allah tan başka dost bulamazsın.Kıyamet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun haşrederiz.Onların varacağı ve kalacağı yer cehennemdir ki, ateşi yavaşladıkça onun alevini arttırırız... (İsra Suresi-17)

    ayetini okuduğu anda, bahsedilen cehennem azabının korkusundan ve bu gazaptan korunabileceği hidayeti kendisine bahşeden Rabbine duyduğu şükraniyet duygusunun yoğunluğuyla, GÖZYAŞLARI nı tutamayan bir KUL olma bahtiyarlığına

    Fark ettiniz mi? Ne kadar da şanslıyız
    Evet, belki cennetine giremedik henüz ama ümidimiz var. Evet, cehennemden azad olunmadık belki ama Rabbimin bizleri teselli edici bir çok ayeti, Resüllullah(a.s.)ın da, kurtuluşumuz için önerdiği bir çok tavsiyesi var.

    Ve en önemlisi, Rabbimizin bizlere bahşettiği İMAN var yüreklerimizde.
    Daha ne isteriz ki şanslı olabilmek için;
    La ilahe illallah deyip de, kalbinde bir zerre ağırlığınca İMAN bulunan kimse cehennemden çıkacaktır. hadisindeki müjdeyi duyduktan sonra ?!!

    Evet, En Büyüğe kul olma şerefine nail olan şanslı insan,
    eğer sen de,
    kendisine verilen en büyük nimeti İMAN bilip, şükrünü eda etmekte, dünyada hiçbir şeyin hiçbir şey karşısında kalmadığı kadar aciz kaldığını düşünenlerden;
    eğer sen de,
    kendisine: < Hayatının sonuna kadar Allah zikrini bir kez olsun edemeden ölecek insanlardan ne farkın vardı da sana iman nasip edildi? Ya da bırak yaratıcısını, Onun en sevdiği kulunu, Resulünü tanıyamadan, bilemeden son nefesini verecek insanlardan ne farkın vardı da sana, bu insanların tanımaktan bile aciz bırakıldığı sevgilinin sözünden çıkmaman nasip edildi?>

    sorularını sorduğunda, o en güzel mahcubiyet duyguları içinde, gözyaşlarını sadece Onun rızası için dökmek luftedilen kullardan;
    eğer sen de,
    karşılıksız olarak verilen bu nimetin değerinin, anlayamayacağı kadar büyük olduğunu fark edip, Ne yaptın da bu nimeti hak ettin? sorusunu kendisine sorduğunda, cevap vermekten ne kadar uzak olduğunu idrak edip, ellerinden, utanç içinde gözyaşı dökmekten başka bir şey gelmeyenlerden;
    eğer sen de, Rabbinin sınırlarını aşmaması gerektiği kendisine öğretildiği halde günah işlediğinde bile, karşısında Onu, Rabbini yine, El-Gaffar ve El-Gafur isimleriyle gördüğünde, utanmak kelimesinin yanında hiç kaldığı bir hicab duygusunu, vücudunun her hücresinde, en üst seviyede hissedebilenlerden;
    eğer sen de,
    işlemediği amelleri aklına geldikçe, hala lutfedilen Hidayet nimetine layık olamadığını idrak eden ve bu aklına geldikçe, hıçkırıklara boğulabilenlerden;
    eğer sen de,
    en büyük nimete, Müslüman olma nimetine sahip olduğunu geç anlayıp, daha öncesinde bir sürü günah işlediğini fark edip dünyadaki en büyük pişmanlığı yaşadıkları anda, işlediği tüm günahlara rağmen, Rabblerinin, kendilerine tevbe kapısını her zaman açık tuttuğunu bildirdiği ayetlerini okuduklarında,o küçücük yüreklerine, yeryüzündeki tüm aşklardan daha büyük ve güzel olan aşkı, Allah aşkını sığdırabilenlerden;
    eğer sen de,
    o alnı secdeye vardığı halde, Allah a en yakın olduğunu ve Onun önünde eğilmenin en büyük şeref olduğunu düşünerek, kendini yücelmiş hissedenlerden;
    eğer sen de,
    Lütfun da hoş, kahrın da düsturunu kendine siper edinerek daima mesud olmayı başarabilen bahtiyarlardan;
    eğer sen de,
    İşittik ve itaat ettik. ayetini rehber kılıp, duyduğu her emirde, başka hiçbir şey düşünmeden bu zikri edebilenlerden;
    eğer sen de;
    -Ey Rabb-imiz,affına sığındık.Dönüş sanadır. ayetindeki dönüşü en güzel şekilde yapmak için çalışan, has niyetlilerden;
    eğer sen de,
    bu zamanda, sadece inancından dolayı, hiç sevilmeyen, hor görülen ve hiç haketmediği pek çok çirkin sıfatla anıldığı halde, bu nimete sevinebilen müslümanlardan;
    eğer sen de,
    Rabbini en güzel vekil bilip, El-Vekil ismini zikredip, bu zamanda insanların çoğunun bilmediği bir kelimeyi: Tevekkülü, sığınak bilenlerden;
    eğer sen de,
    yapılacak her türlü zulme, işkenceye ve elinden alınacak her türlü özgürlüğüne rağmen, kendini şanslı görebilecek olanlardan;
    eğer sen de,
    yaratıcısının; verdiği tüm güzel nimetlerine karşı, günah işleyerek, Ona karşı büyük bir saygısızlık eden kulunun cezasını hemen vermeyip kendisine mühlet veren, manasına gelen El-Halim ismini öğrendiğinde, Sana gereğince hamd etmekten acizim Allah;ım! Sen Yüceler Yücesisin diyebilenlerden;
    eğer sen de,
    işlediği günah yükünün ağırlığı altında,ümidini yitirmek üzereyken, Allah ın rahmet deryasındaki bunca genişliği kafirler bilseydi, cennetten ümidlerini kesmezlerdi. Hadis-i şerifini okuyup, Rabbinin kafirler için göstermiş olduğu bu rahmeti gördükten sonra, Allah;ım senin sonsuz rahmetinden sual olunmaz, Sen merhametliler merhametlisisin, Sana sonsuz hamd-ü senalar olsun diyebilenlerden;
    eğer sen de,
    tevbe etmesi için pek çok gecenin, Rabbi tarafından mübarek diye adlandırılarak kendisine lutfedildiğini ve affa bahane ararcasına, tek bir damla gözyaşının bile bağışlanmaya vesile kılındığını öğrendiğinde, dilleri sustuğu halde, gözleri ve yürekleri ile Rabbim BENİ AFFET!! AFFET BENİ...
    diye nida edebilen nadir insanlardan olmak lutfedilenlerden biri isen;

    NE MUTLU SANA!!! NE MUTLU YÜREĞİNE Kİ : Yüreğinde En Güzeli taşıyabiliyorsan, en güzel yürek senin demektir...

     

     

    http://grup.mynet.com/gruplar/info/0islamiplatform
    islami paylaşım ve tartışma platformu

                        

    tesekkürler kemal kardesim...

     
    June 20

    Strese girenin imanından şüphe ederim!

    y1pXPrKlFtW7Co81bG2X9A-QOlfiV3PnbnhAvnr5-wbfzWG0MoUJm73ebFSauQSY9Xv1FRXLHyY2Fqrkxm6vz3TJ8Qim6Eq0jPA

              
    'Az' konuşan fakat 'öz' konuşan büyükler vardır. Babam da bunlardan
    biridir. Çok sık bir arada olamadığımız için benim için bu 'öz'
    konuşmalar daha kısa olur. Birkaç yıl önce öyle bir laf söyledi ki
    sustum kaldım. Uzun süre kafamın içinde dolandı söylediği cümle.
    'Strese girenin imanından şüphe ederim!' demişti babam.
    Stresle ilgili kitaplar okuyan, zaman zaman 'stresle mücadele'
    konusunda seminerler veren biri olarak, cümleyi çok ağır bulmuş olsam
    bile, kafamın içinde cümle dönüp durdu uzun zaman. Yaşadığımız
    yüzyılın en önemli problemlerinden biri olan stres hakkında bu kadar
    kesin ve keskin bir ifade duymamıştım.
    Geçen yıl memlekette bir arkadaşla otururken hayatın sıkıntıları ve
    zorlukları konuşulmaya başlanınca bende kendisine stres ve stresle
    mücadele hakkında bildiklerimi anlatmaya başladım. Arkadaşım da
    benimle birikimlerini paylaşıyordu. Bir ara babamın söylediği 'Strese
    girenin imanından şüphe ederim!' lafını attım ortaya. Arkadaşım 'doğru
    bir cümle' dedi. 'Hatta bir insan stres yüzünden hasta olursa Allah o
    insana bunun hesabını bile sorar' dedi.

    * * * * * * * * *

    Stres, halkın bildiği ve kullandığı anlamıyla, sıkıntıları kafaya
    takmak demektir. Sıkıntılar insanı mutsuz ediyor. Mutsuzluk insanı
    hasta ediyor.
    Kimisi hastalıklarla mücadele etmekten yoruluyor. Mutsuz ve hasta oluyor.
    Kimisi ailesiyle problemler yaşamaktan bunalıyor.
    Kimisi çocuklarıyla baş edememenin sıkıntısını yaşıyor.
    Kimisi maddi sıkıntılarla boğuşuyor.
    Kimisi çevresindekilerin kendisini anlamadığından dert yanıyor.
    Kimisi bir sevdiğini toprağa verince hayata küsüyor.
    Hayatta insanı strese sokan o kadar çok şey var ki. Herkes kendisine
    dert edecek bir sıkıntı bulabilir.
    Stresle iman arasında bir bağlantı var mı dersiniz?
    Sıkıntılarla dolu bir hayat denilince benim aklıma hep Peygamberler
    geliyor. Allah Peygamberlerin kıssalarını ayrıntılarıyla bize niçin
    aktarıyor dersiniz? Okuyup, ibret almamız için değil mi?
    Peygamberlerin hayatlarından yola çıkarak bazı sorular sormak istiyorum.
    Hz. Eyyüb'ü hastalıkla imtihan eden Allah, bizi de aynı imtihana tabi
    tutma hakkına sahip değil mi?
    Hastalığı kafaya takıp bunalıma giren insan 'Allah'ım beni niçin
    hastalıkla imtihan ediyorsunuz ki?' demiş olmuyor mu?
    Hz. Nuh'u oğluyla imtihan eden Allah, sizi evlatlarınızla imtihan edemez mi?
    Hz.İbrahim'i babasıyla imtihan eden Allah, sizi öz babanızla imtihan edemez mi?
    Hz. Lut'u eşiyle imtihan eden Allah'a, 'Beni niçin eşimle imtihan
    ediyorsun ki?' deme hakkına sahip olduğunuzu mu düşünüyorsunuz?
    Hz. Yusuf'u kardeşiyle imtihan eden Allah, belki sizi de
    kardeşlerinizle imtihan ediyordur!
    Tüm peygamberlerin hayatları sıkıntı (imtihan) dolu olduğuna göre,
    bizim hayatımızda da bazı sıkıntıların olması hayatın bir parçası
    değil mi?
    Anne veya babasını kaybedince bunalıma giren bir insan Allah'a 'Benim
    annemi / babamı niye alıyorsun ki?' deme hakkına sahip olduğunu mu
    sanıyor?
    'En büyük acı evlat acısıdır!' denir. Bu acıyı yaşayan anne babalar
    'Allah kimseye yaşatmasın!' derler.
    Alemlere rahmet olarak yaratılan Hz. Muhammed Mustafa'ya bile torpil
    yapmayan Yaratıcının, bize torpil yapmasını beklemeye hakkımızın
    olmadığını hiç düşündünüz mü? Beş defa evlat acısıyla imtihan edilmiş
    bir Peygamberin ümmeti olduğumuzu bilmek zorundayız.
    'Kardeşim onlar Peygamber, biz insanız' diye kimse itiraz etmesin.
    Peygamberler de bizler gibi üzülen, ağlayan, Allah'a sığınan
    insanlardı. Allah tarafından özel seçilmiş oldukları gerçeği 'insanı'
    acılara tepkisiz kalacakları anlamına gelmez. Bize düşen hayatı doğru
    anlamaktır. Unutmamalıyız ki, Peygamberlerine torpil yapmayan Allah,
    bize de torpil yapmaz.

    * * * * * * * *

    Stres ile iman arasında ki ilişki kafamın içinde uzun zamandır
    dolanıyordu. Bir okuyucum bana öyle bir söz gönderdi ki, o sözü
    okuyunca kafamın içinde dolanan cümleler köşe yazısına dönüştü. Bu
    yazıyı da o güzel sözle bitirmek istiyorum.
    Çok sıkıldığınız zaman bu cümleyi hatırlayın. Hatta bana kalsa pano
    haline getirilip ev veya işyerinin duvarlarına asılması gereken bir
    söz.
    Bir gün dünyaya ait büyük bir derdin olursa Rabbine dönüp, 'Benim
    büyük bir derdim var!' deme, derdine dönüp 'benim büyük bir Rabbim
    var!' de.

    Sait ÇAMLICA
    Eğitimci – Yazar

    June 18

    LÜTFEN DUYARSIZ KALMAYALIM


    EsSelamünAleyküm
     
    Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammed
    Kıymetli kardeşlerimiz el birliği ile
    kadir gecesine kadar peygamber efendimize
    salavatları gönderiyoruz...

    Salavat getireni bir melek videoya çeker ve
    hemen peygamberimize izletmek üzere
    efendimize yetiştirir...

    Peygamber efendimiz ise mahşerde
    o salavat çekenleri simalarından tanır.
     Çünkü onları videoda izlemiş idi...

    Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin
    ve ala âli seyyidinâ Muhammedin vesellim
    Sevgili spaces arkadaşım biz bu salavat-ı şerifeden 700.000 kadarını aldık
    inşallah sizde bize yardım ederseniz nice 700.000 ler okuruz amaç
    Allah c.c. rızasını kazanmak Allah c.c. sizden razi olsun okuyabildiğiniz kadar okuyun
     okuduğunuz salavat sayısını bize ((http://gulmuhammedim.spaces.live.com/) 
    adresine bildirirseniz seviniriz

    ESMAU-UL HÜSNA

     
    RABBİM ESMAUL HUSNASININ HÜRMETİNE
    GÖNLÜMÜZDEN GECENLERİ HAKKIMIZDA HAYIR EYLESİN.
    HAYIR OLANA GÖNÜLLERİMİZİ RAZI EYLESİN İNSAALLAH
    June 16

    SEVDİKLERİNİZE AYIRACAĞINIZ ZAMANI ERTELEMEYİN

    Eğer bir anne iseniz veya bir anneniz varsa burada yazdıklarımı gayet iyi anlayacaksınız: Evet, düşündüğümde babalar da ne demek istediğimi anlayabilirler ama ancak anneler burada yazılanları gerçekten hissedebilirler. 21 senelik evlilikten sonra "aşk ışıltısını" canlı tutmanın yeni bir yolunu buldum.

    Bir süre önce, başka bir kadınla çıkmaya başladım ve bu aslında eşimin fikriydi. Bir gün eşim, beni çok şaşırtarak: "Biliyorum ki onu seviyorsun" dedi . Şiddetle itiraz ettim: "Ama ben seni seviyorum!!!" "Biliyorum ama aynı zamanda onu da seviyorsun. Ona da zaman ayırman gerekiyor"

    Karımın, ziyaret etmemi istediği "öbür kadın" , 19 yıldır dul olan annemdi. İşimin yoğunluğu ve üç çocuğumun beklentileri sebebiyle annemi görme fırsatım pek olamıyordu.

    O akşam annemi yemeğe ve ardından sinemaya davet ettim.

    Endişelendi ve hemen "İyi misin, her şey yolunda mı" diye sordu. Annem de geç saatte gelen bir telefonun veya sürpriz bir davetin mutlaka kötü bir anlamı olacağından şüphelenen tipte kadınlardandı. "Seninle beraber ikimizin biraz zaman geçirmemizin güzel olacağını düşündüm" diye yanıtladım. "Sadece ikimiz mi?" Biraz düşündü ve "Çok isterim" diye cevap verdi.

    O Cuma, iş çıkışı onu almaya giderken kendimi biraz gergin hissediyordum. Eve vardığımda fark ettim ki o da, randevumuzdan ötürü hafif gergin görünüyordu. Kapısının önünde, paltosunu çoktan giymiş bir şekilde bekliyordu. Saçlarını yaptırmıştı ve üzerinde babamla kutladıkları son evlilik yıldönümlerinde giydiği elbise vardı. Bana melekler kadar ışıltılı bir yüzle gülümsedi.

    Arabaya bindiğimizde "Arkadaşlarıma oğlumla dışarı çıkacağımı söyledim ve gerçekten çok etkilendiler" dedi, "Randevumuzun nasıl geçtiğini duymak için sabırsızlanıyorlar."

    Gittiğimiz restoran, çok şık olmasa da sevimli, sıcak ve servisin kaliteli olduğu bir mekândı. Annemse, bir kraliçe edasıyla koluma girdi.

    Yerimize oturduktan sonra ona menüyü okumam gerekmişti, çünkü küçük yazıları göremiyordu. Ben daha menünün ortalarındayken annemin nemli gözlerle ve nostaljik bir gülüşle bana bakmakta olduğunu fark ettim:

    "Eskiden, sen küçükken, menüleri okuyan bendim, sense meraklı bakışlarla beni dinlerdin" dedi. Ben de gülümsedim: "O zaman, şimdi senin rahat rahat oturma sıran ve ben de okuyarak borcumu ödeyebilirim" dedim. Yemek boyunca muhabbetimiz çok güzeldi, sıra dışı hiçbir şey olmadı ama eskilerden ve hayatlarımızdaki yeniliklerden bahsederek kaybettiğimiz zamanın birazını telafi etmeye çalıştık.O kadar çok konuştuk ve eğlendik ki film saatini kaçırdık.

    Akşam annemi bırakırken; "Seninle tekrar çıkmak isterim ama ancak bu sefer benim seni davet etmeme izin verirsen" dedi ve bir akşam tekrar buluşmakta karar kıldık. Eve geldiğimde eşim yemeğin nasıl geçtiğini sordu: "Çok güzeldi" dedim "Düşünebileceğimin çok üstündeydi"

    Birkaç gün sonra annem aniden ciddi bir kalp krizi sonucu vefat etti. Bu o kadar ani gerçekleşmişti ki onun için bir şey daha yapma şansım olmamıştı.

    Birkaç zaman sonra evime, annemle yemek yediğimiz restorandan, ödenmiş iki kişilik bir yemek faturası ve üzerine iliştirilmiş bir not yollandı:

    Oğlum, bu faturayı önceden ödedim, çünkü seninle kararlaştırdığımız randevu gününe gelemeyeceğimden neredeyse yüzde yüz emindim. Yine de iki kişilik bir yemek ayarladım çünkü bu sefer eşinle beraber gitmenizi istiyorum. Seninle olan o günkü randevumuzun benim için ne anlam ifade ettiğini bilemezsin. Seni Seviyorum.

    O esnada, "Seni Seviyorum" demenin ve hayatta değer verdiğimiz insanlara hak ettikleri zamanı ayırmanın önemini anladım.

    Hayatta hiçbir şey ailenizden daha önemli değildir. Onlara hakları olan zamanı ve ilgiyi verin çünkü böyle şeyleri erteleyebileceğiniz "başka bir zaman"ı her istediğinizde yakalayamayabilirsiniz.


    SİZDEN GELENLER

    ÜSTAD NECİP FAZIL'IN GENÇLİGE HİTABESİ

    GENÇLİĞE HİTABE


    Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik...
    "Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!"

    şuurunda bir gençlik...
    Devlet ve milletinin 7 asırlık hayatında dört devre...
    Birincisi iki buçuk asır...

     Aşk, vecd, fetih ve hakimiyet...İkincisi üç asır...

     Kaba softa ve ham yobaz elinde sefalet ve hezimet..
    Üçüncüsü bir asır... Allahın, Kur'an'ında

    "belhümadal - hayvandan aşağı"

    dediği cücetaklitçilere ve batı dünyasına esaret...
    Ya dördüncüsü ?... Son yarım asır!..

    İşgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle,

     madde plânında kurtarıldıktan sonra ruh plânında

    ebedi helake mahkumiyet...

     İşte tarihinde böyle dört devre bulunduğunu gören...

    Bunları,yükseltici aşk, süründürücü satıhçılık,

    çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür

    diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi...

     Beşinci devrenin kapısı önünde nur infilakı yeni

     bir şafak fışkırışını gözleyen bir gençlik...
    Gökleri çökertecek ve son moda kurbağa diliyle

    bütün "dikey"leri "ya tay" hale getirecek bir çığlık kopararak

    "mukaddes emaneti ne yaptınız?"

    diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik...
    Dininin, dilinin beyninin, ilminin, ırzının,evinin,

    kininin, kalbinin dâvacısı bir gençlik...
    Halka değil, Hakka inanan,

     meclisinin duvarında "Hakimiyet Hakkındır"

     düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan

    ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bilen bir gençlik...
    Emekçiye "Benim sana acıdığım ve seni koruduğum kadar

     sen kendine acıyamaz, kendini koruyamazsın.!

    Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla,

    kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan

     daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta

    başı boş bırakılamazsın!" diyecek...
    Kapitaliste ise "Allah buyruğunu ve Resul emrini

    kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça

    serbest nefes bile alamazsın!" ihtarını edecek...
    Kökü ezelde ve dalıi ebedde bir sistemin, aşkına,vecdine,

    diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir gençlik...
    Bir buçuk asırdır türlü buhranlar içinde yanıp kavrulan

    ve bunca keşfine rağmen başını yarasalar gibi taştan taşa

    çalarak kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığı,

    Türk'ün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta batı

    adamında bulduğunu sandığı şeyi,

    o mübarek oluş sırrını,her sistem ve mez hebe ortada

     ne kadar illet varsa devasının

     ve ne kadar cennet hayâli varsa hakikatinin,

    İslâmda olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna,

     İslâm âlemine ve bütüıı insanlığa model teşkil edecek bir gençlik...
    "Kim var?" diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan

    fert fert "ben varım!" cevabını verici,

     her ferdi "benim olmadığım yerde kimse yoktur!"

    fikrini besleyici bir dâva ahlakına kaynak bir gençlik...
    Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi

    cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nispette usule,

    stratejiye uygun bir gençlik...
    Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle zifiri karanlıkta,

    ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin;

    ve gerçek kahramanlık madeniyle sahtesini ayırdetmekte

    kuyumcu ustası bir gençlik...
    Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü,

    yalancı ders kitabı,dema gog politikacısı,çıkartma kâğıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı,takma diş fabrikası,

     fuhuş albümü gazetesi,mümin zindanı mâbedi,

    temeli yıkık ailesi, hasılı kendisini yetiştirecek

    bütün cemiyet müesseselerinden

    aldığı zehirli tesiri üzerinden atabilecek,

    kendi öz talim ve terbiyesine memur vasıtalara kadar

    nefsini koruyabilecek, destanlık bir meydan savaşı

    içinde ve bu savaşı mutlaka kazanmakla vazifeli bir gençlik...
    Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa,

    gelmiş ve geçmiş bütün eski mümin nesillerden hiçbirini

     beğenmeyecek, onlara "siz güneşi ceplerinizde kaybetmiş

    marka müslümanlarısınız !

    Gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden

    hiçbiri başımıza gelmezdi!" diyecek ve gerçek

     müslümanlığın "na sıl" ını ve "ne idüğü" nü

    her haliyle gösterecek bir gençlik...
    Tek cümleyle, Allahın, kâinatı yüzü suyu ,

    hürmetine yarattığı Sevgilisinin fezâyı bütün yıldızlariyle

     manto gibi saran mukaddes eteğine tutunacak,

    ve O'ndan başka hiçbir tutamak,dayanak, sığınak

     tanımayacak ve O'nun düşmanlarını ancak kubur

    farelerine lâyık bir muameleye tâbi tutacak bir genç lik...
    İşte bu gençliği, bu gençliğin ilk filizlerini karşımda görüyorum.

    Şekillenmesi,billurlaşması için 30 küsur yıldır, devrimbazlık kodamanların viski çektiği kamış borularla kalemime

    ciğerîmden kan çekerek yırtındığım, paralandığım ve

    zindanlarda süründüğüm bu gençlik karşısında,

    uykusuz,su suz, ekmeksiz,başımı secdeye mıhlayıp bir ömür

     Allaha hamd etme makamındayım.
    Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim şudur:
    Tabutumu öz ellerinle musalla taşına koyarken,

     Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da

    gediğine koymayı unutma ve bunu tek vasiyetim bil!

    Allahın selâmı üzerine oIsun...

    Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!
    Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!..


    Necip Fazıl KISAKÜREK

     
    SELAM VE DUA İLE EN YÜCE EMİNE EMANET OLUN...
    (KEMAL )


    DİNİ GİFLER

    [Resim]

    [Resim]

    [Resim]

    [Resim]

    [Resim]


    [Resim]

    [Resim]



    [Resim]



    [Resim]

    [Resim]
    [Resim]
    [Resim]

    [Resim]

    [Resim]

    [Resim]

    [Resim]

    [Resim]

    [Resim]

    [Resim]

    [Resim]

    [Resim]

    [Resim]

    [Resim]

    [Resim]

      (TESEKKÜR EDERİM KEMAL KARDESİM BU GÜZEL MESAJIN İÇİN)
    June 13

    insan,farkına varmalı artık...


     
     
    .
     
     
     
     
    SELAM VE DUA İLE ALLAH YAR OLSUN İNSAALLAH