“´¯¥¯`” (gönül...'s profileSALAT VE SELAM BASTA EFE...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
|
May 27 halamı kıpırdamayacaksınızÖnce 23 yaşındaki Filistinli Moh'd Saleh'i tutukluyorlar, Şu anda bunda yanlış bir şey yok gibi
2.Daha sonra Moh'd'un üzerinde bomba olma ihtimaline karşı onu hareket edemeyeceği şekilde yere yatırıyorlar. Hala anormal bir şey yok mu?
3- Onu hala yerde tutuyorlar ve ikinci bir Filistinliyi sorguluyorlar. Onu tamamen kontrol aldıkları ve duruma hakim oldukları görünüyor.
4- ( Bu yeterli değil mi? Şimdi üzerinde bomba olmadığına emin olmak (!) için elbiselerini çıkarıyorlar. Yerde neredeyse tamamen çıplak olduğundan tamamen silahsız ve tepkisiz, üzerinde bomba olduğuna dair hiç bir işaret yok. Peki İsrail gibi(!!!) insan haklarına saygılı, demokratik (!) bir ülke ne yapar ??? Onu tutuklar mı? )
(Sizler rahat evlerinizde oturuyorken bu katliamlar Filistin'de günlük hayatın bir parçası olmaya başladı. Şimdi en azından bu dosyayı herkese gönderin, özellikle Batılı tanıdıklarınız varsa onlardan başlayın ki onlar da Filistin'de neler olduğu hakkında fikir sahibi olabilsinler....)
VE COCA COLA FİRMASININ REKLAM RESMİ
(merem arkadasıma paylaşımı için tesekkür ediyorum)
May 25 moralin niye bozuk...
May 24 küçük kız ve basörtüsü![]() Başörtüsü ile ilgili herkesin bir örtünüş hikâyesi ve daha sonrasında yaşadığı müsbet ya da menfî hadiseler vardır. Kızım, başını henüz birinci sınıfa giderken örtmüştü. Yedi-sekiz yaşlarındaydı. Fırfırlı, süslü, güzel ve küçük başörtüleri vardı. Büyük, küçük herkesin ifadesi ile, başörtüsü çok yakışıyordu ona. Bazı büyük hanımlar, “Böyle güzel yakışsa biz de örtünürdük” diyorlardı ama, bu tabiî ki mazeretti. Sanki sadece yakışanlar örtermiş de, yakışmayanlar o emirden muaf tutulmuş gibi. Bazen de çok küçük olduğunu, daha sonra da örtse olabileceğini dile getirirlerdi. Bir gün dedim: “şu anda başınızı örtmenize engel nedir?” Dediler ki: “Yaşımız epey geçti, zor geliyor. Belki daha erken olsaydı, nefsimize zor gelmezdi.” “Bakın, kendiniz îtiraf ettiniz işte, ben kızıma 15-16 yaşından sonra örtünmesini teklif etsem, belki zor gelecek, kabul etmekte zorlanacaktı.” “Doğru!” dediler. Bu arada bir soru daha buldular. “Peki şu anda sizin zorunuzla değil de, kendi arzusu ile mi örtünüyor acaba, ne dersiniz?” Ben de şu hadiseyi anlattım onlara: “Birgün, bir kaç genç kız gelmişti, hemen yanımızdaki meslek lisesinden. Başörtüsü hakkında, ahiret, cennet ve cehennem hakkında çok çok konuştuk onlarla. Sonradan okul haricinde başlarını örtmeye başlamışlar. Onlar gittikten sonra kızımla başbaşa kalınca ona sordum. Biraz da örtünmesindeki şuur derecesini merak etmiştim. Acaba neyi, ne kadar anlıyordu? “Kızım, sen daha pek küçüksün. istersen bir-iki sene sonra da örtünebilirsin. Seni zorlamış olmayalım, ne dersin?” Bir an durakladı. Sonra gözlerinden inci gibi yaşlar dökülme ye başladı. “Anne, o kızlara anlatırken de dedin, ölüm ne vakitte gelecek belli değil. Beni cehenneme mi lâyık görüyorsun. Ya olur da ben böyle küçük yaşımda ölürsem, ALLAH’a ne cevap vereceğim? Ben başımı bir kere örttüm, artık açmam!” Hanımlar ibretle dinlemişlerdi ve onlarında gözlerinde yaş vardı. Dedim ki, “şimdi şu cevap, şuursuz bir cevap mı? istemeyerek yaptığına dair ne hissettiniz?” “Tamam. Zorlamadığınıza dair kanaat sahibi olduk. Zaten o küçük kız, fırsat buldukça, bahçede otururken herşeyi bize anlatıyor. Etkilenmiyor değiliz, ama yapamıyoruz işte. Ne mutlu ona!” Bir gün kızımı bakkala yollamıştım. Daha sekiz yaşlarındaydı. çocukluk bu ya, başörtüsünü evde unutup gitmiş. Siparişlerini vermiş. Bakkal hazırlarken birden “Bakkal amca, sen hazırlayadur. Ben başörtümü evde unutmuşum! Gidip örtüp geleyim.! “Kızım alacaklarını vereyim de, öyle git. O zaman örtersin.” “Olmaz! Hemen gidip, almam lâzım. Gecikemem!” Adamcağız hem gülmüş, hem düşünmüş. “Peki o halde, ört de gel başörtünü” demiş. Sonradan, bana da anlatmıştı bu hadiseyi bakkalımız. “çok hoşuma gitmişti onun şirin hali. Küçük ama, şuurlu” demişti. Yine birgün bakkalda, son derece açık ve yaşlı bir bayan, küçücük kızıma çıkışmış: “Bak bana! Niye örtünüyorsun sen? Cevap ver!” demiş. Dükkân, müşteri dolu… Herkes sıra bekli- yor. Böyle amansızca soru soran bir kadına, çocuğun ne cevap vereceğini merak ederek, beklemeye başlamışlar. Kızım hiç bozuntuya vermeden, soruyu ona iâde ederken, “Siz neden örtünmüyorsunuz ki? Siz cevap verin, ben de cevap vereceğim!” Kadıncağız kızarmış. Hiçbir cevap veremeden, öylece donmuş kalmış. Alacaklarını almadan, çıkıp gitmiş. Eve gelince sormuştu kızım: “Anne ne o cevap verdi, ne de ben. Ama bakkaldaki herkes benim başımı okşadı, neden?” işte böyle. çocuk bile olsa, başörtüsü ile ilgili birçok macerası çıkabiliyor demek. Hatırladıklarım bu kadar. Elbette daha pek çok vardı. Fakat, bunlar da epey ibretli, ne dersiniz May 20 HAMD VE SÜKÜR ANCAK SANA`DIR EY RABBİM...Kulun yaptigi en muhim is,hic suphesiz Allah'a hamd etmektir. Resulullah,hamd'in faziletini bildiren bir hadis-i serif'lerinde soyle buyururlar:
Allah'in kullarindan bir kul: "Ya Rabbi! vechinin (yuzunun) celaline, kudret ve hakimiyet'inin azametine layik sekilde sana hamd olsun." Bu hamd,kulun amelini yazmakla vazifeli iki melegi aciz birakti.Onlar bu hamd'in sevabini nasil yazacaklarini bilemediler.Semaya ciktilar ve: "Ey Rabbimiz! Senin kulun oyle bir soz soyledi'ki, sevabini nasil yazacagimizi bilemiyoruz" dediler. Allah Teala Hazretleri,kulun soyledigi sozu en iyi bilen oldugu halde: "Benim kulum ne soyledi?" diye sordu. Melekler soyle cevap verdi: "Ey Rabbimiz! O kul su sekilde hamd etti: "Yarabbi lekel hamdu kema yenbagi licelali vechike ve liazimi sultanike." Bunun uzerine Allah Teala o iki melege buyurdu'ki: "Kulum bana kavusup'da ben onu,soyledigi soze (hamd'e) karsilik, mukafatlandirincaya kadar,siz o sozu kulumun soyledigi gibi yaziniz!" buyurdu. (Ibn-i Mace,Edep,55) May 19 ewlilik sırrı
((tesekkür ediyorum meryem kardesim bu güzel paylaşımın için))
Hayata Kalp Gözüyle Bakmak: TEFEKKÜRTefekkür, insanın, varlıkların, kainatın ve olayların hakikatini anlama çabasının adı… Allahu Tealâ’nın, birçok ayet-i kerimede “düşünmez misiniz?”, “görmez misiniz?”, “düşünüp ibret almaz mısınız?” hitabıyla insanı sorumlu tuttuğu büyük ibadet… İnsanı insan yapan, diğer varlıklardan ayıran temel özellik ve en büyük fark… Tefekkür, olmayan bir şeyi hayal etmek değil, varlıklardaki manayı görmektir. Tefekkür, kalp gözüyle varlıklara bakmak ve onlarda yazılı ilâhî ibretleri okumaktır. Tefekkür, adeta varlıklar ile konuşmak ve her gördüğünden Yüce Mevlâ’dan haber sormaktır. Tefekkür, Allahu Tealâ’nın eşyadaki tecellilerini okumak ve onlardaki hikmeti anlamaktır. Tefekkürün gayesi manevî yükseliştir. Manevî yükseliş, körükörüne bağlılıktan kurtulmak, her an Allah’a yaklaşmak, devamlı O’na hayran olmak, sürekli zikir halinde bulunmak ve nihayet “ihsan” mertebesine ulaşmaktır. İhsan, kalbin uyanması ve basiretin açılmasıdır. İhsan, eşya ile perdelenmemektir. İhsan, gaflete düşmemektir. İhsan, sanki Allahu Tealâ’yı görüyormuş gibi bir hale ermektir. Tefekkürün sonu, tevhittir. Alanı kainat kadar geniştir. Allahu Tealâ’dan başka bütün varlıklar tefekkür edilebilir. Şu dünyada acı-tatlı her ne varsa, hepsi ayrı bir ilim ve tecelli taşır. Var olan her şey, bir şeyi öğretmek içindir. O da kula kulluğunu bildirmek, Yüce Yaratıcı’nın ululuğunu isbat etmektir. Etrafımızda ibret alınacak o kadar şey var ki, belki de bu çokluk ve devamlı yüz yüze bulunuyor olmak bizi gaflete düşürüyor. Bu halimize Yüce Rabbimiz şöyle dikkat çekiyor: “Göklerde ve yerde (birliğimizi ve kudretimizi gösteren) nice deliller vardır ki, hergün onların yanından geçiyorlar, fakat hiç ibret almadan yüz çevirip gidiyorlar.” (Yusuf/105) Evet; görülen ve duyulan şeylerden ibet almak, ancak tefekkürle mümkün. Eğer tefekkür edip ibret alsaydık, bir an bile aynı halde kalmazdık. İbret alsaydık, boş işlerle bir daha yaşanmayacak yılları boşuna tüketmezdik. İbret alsaydık bir delikten iki kere ısırılmazdık. İbret alsaydık, dünyayı baş tacı yapıp, ebedi yurdu unutmazdık. İbret alsaydık, bozuk halimiz düzelir, kötü zamanlarımız tekrar etmezdi. Ve… eğer ibret almazsak Mevlâmız da dünyamız da bize gazap edecek. Çünkü ibret almadan yaşayan insan, Mevlâ’sına asi, dünyasına yüktür. İNSAN; İBRET ALAN VARLIK Acaba insan olarak bizler hangi vasfımızla övünebilir ve diğer varlıklardan üstün olduğumuzu iddia edebiliriz? Konuşmak, gülmek, eğlenmek, tabiata hakim olmak veya iki ayak üzerinde yürümekle mi? Evet, bunlar insanoğluna has özellikler ama insan olmanın üstünlük ve şerefi bunlarda değil. Üstünlük ve şeref, düşünüp ibret almada ve ebedî hayat için hazırlanmada… Şu uçsuz bucaksız kainat ve içindeki sayısız varlık boş yere, oyun ve eğlence için yaratılmış olabilir mi? Gerçekten de üzerine basıp geçtiğimiz ufacık bir böceğin bile bir varoluş sebebi olduğunu, bir görev için yeryüzünde bulunduğunu bugünkü bilim de teyit ediyor. O halde insanın da var oluş gayesinin yanı sıra bir varlık tanımı olmalı. Bu tanımı en doğru ve en iyi şekilde onu yaratanın yapacağı açık. Peki Allahu Tealâ, insanı diğer varlıklar arasında nasıl tanımlıyor? İnsan kimdir, insanlık nedir? “Gözleri vardır, görmezler” Yüce Yaratıcı insanı, düşünüp ibret alan, varlıkların hakikatını, olayların iç yüzünü okuyan, Kur’an ve kainat diliyle yapılan ilâhî çağrıyı duyan akıllı varlık olarak tanıtıyor. Bunlar bulunmayınca insanlıktan bahsedilmeyeceğini belirtiyor. Cenab-ı Hakk’ın kınadığı şu gruba girmekten korkmalıyız: “Onların kalbleri vardır, onlarla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, hakikatı görmezler. Kulakları vardır, hak çağrıyı duymazlar. İşte bu kimseler hayvanlar gibidir; hatta onlardan daha da şaşkındır. Onlar gerçekten gafil kimselerdir.” (A’raf/179) Gaflet, kalbin günahla kirlenmesi ile oluşan manevî körlüktür. Gafil, gördüklerinden ve işittiklerinden bir şey anlamayan kimsedir. Asıl körlük, baş gözünün varlıkları görmeyişi değil, kalbin niçin var olduğunu farketmeyişidir. Şu halde, insanı hayvanlardan ayıran en önemli özellik, düşünüp ibret almasıdır. İbret için diri kalp gerek Düşünmek aklın, ibret almak kalbin işidir. Doğru düşünemeyenin aklı, ibret alamayanın kalbi hastadır. Manevî kalp hastalığının tek sebebi ise imansızlık ve isyandır. Allah Rasulü (A.S.) kalbin nasıl hasta olduğunu ve manen ne şekilde köreldiğini şöyle belirtir: “Kul bir günah işlediği zaman kalbine siyah bir nokta konur. Eğer kul günahtan vazgeçer, istiğfar ve tevbe ederse kalbi temizlenir, parlar. Eğer günah işlemeye devam ederse günahlar kalbini tamamen sarar. Bu durum ayette belirtilen (Mutaffifin/14) kalbin örtülmesidir.” (Tirmizî, Nesaî, Ahmed) Kur’an ve kainattan ibret almak için kalbin diri, gönlün uyanık, aklın nurlu olması gerekir. Kalbi manen ölü kimseye Peygamber seslense duymaz, Cebrail davet etse uymaz. Tıpkı Ebu Cehil ve benzerleri gibi… Bugünkü insanlar belki çok şeyi düşünüyorlar, fakat bir şeyi çok az gündeme alıyor veya hiç düşünmüyorlar: Neyi, nasıl, niçin düşüneceğini düşünmek… Eğer, bize verilen akıl ve kalp cevherini nefsimizin meyline göre değil de, onları bize bahşeden Rabbimiz’in muradına göre kullanabilseydik, yani tefekkür edebilseydik, gerçek iman ve irfan sahibi olurduk. Cehaletimiz giderdi, gafletten kurtulurduk. Bir müminin olması gerektiği gibi dengeli olur, kimseye haksızlık etmezdik. Fani olan ile baki olanı tanırdık. Dünyada bir yolcu olduğumuzu anlardık. Kendimizi tanır, haddimizi bilirdik. Kibirle, hasetle yanmaz, başkalarını Allah için sevmesini bilirdik; sevgi cennetine girerdik. Eğer düşünüp ibret alsaydık, gerçekleri anlardık. İbret alamadığımız için gönlümüz öldü, gözlerimiz kurudu. Gülmemiz gereksiz, susmamız hikmetsiz, konuşmamız sebepsiz oldu. İnsan olmanın tadına varamadık. Çünkü biz, hep midemizi dert edindik, biraz olsun kalbimize dönüp bakmadık. Artık ne için var edildiysek o gaye için, Yaratıcımız bizi nasıl tanımladıysa o tanıma uygun olabilmek için tefekkür etmemiz, düşünüp ibret almamız gerekiyor. Hem kendimizde bulunan enfüsî ibretleri, hem de zerre zerre bütün kainatı dolduran afakî ibretleri görmemiz gerekiyor. Bunu da yapmazsak adımız insan olsa bile ne fark eder ki? BİR MERKEZE SAHİP OLMAK İçinde yaşadığımız çokluk alemi, bir merkeze sahip olmayı zorunlu kılar. Sayısız derecedeki hadise ve eğilimlerin içinde kendine bir merkez, bir istikamet seçemeyen insan, rüzgarın önündeki yaprak misali, belli bir hedef ve menzilden yoksundur. Kendine bir merkez edinmeme halini, istikamet sahibi olmadığı için her yöne giden, fakat günün sonunda hiç bir yere ulaşamayan insana da benzetebiliriz. Her tarafa gidebilen bir insan, aslında hiç bir tarafa gitmiyor, hiç bir yol katetmiyor demektir. Zira aradığımız şeyin ne olduğunu bilmiyorsak, bulduğumuz şeyin ne anlama geldiğini, ona ne değer biçeçeğimizi de bilemeyiz. Yolculuk nereye? İslâm düşüncesinin insanın yeryüzündeki hayat serüvenini anlatırken üzerinde ısrarla durduğu misallerin başında, yolculuk gelir. Hz. Peygamber (A.S.) Efendimiz’in buyurduğu gibi, insan bu dünyada bir yolcu, sınırlı ömrü de yolculuk sırasında verilmiş bir moladır. İstikamet, bu dünyanın ötesinedir. Bu yüzden insanın bu dünyada bir ev sahibi rahatlığında yaşaması, istikametten sapmayı ifade eder. Dünyanın durağan ve ebediymiş gibi görünen yapısı, basit bir algı hatasından ibarettir. İçinde yasadığımiz fizik alem, oluş bozuluş (kevn u fesad) kutupları arasında gidip gelmekte, her an biteviye yeniden yaratılmaktadır. Bu noktada Kur’anın, maddi dünyanın geçici yapısını tasvir etmek için dağlara bakmamızı emretmesi oldukça manidardır. Yerinde sapasağlam durduğunu zannettiğimiz dağlar, aslında tıpkı bulutlar gibi her an bir oluş ve bozuluş sürecindedirler. Bu gerçeği beş duyumuzla açık seçik algılamamız mümkün değildir, zira sahip olduğumuz beş duyu, dünyayla olan ilişkimizdeki en basit ve temel seviyeyi ifade eder. Dünyanın asıl gerçekliğinin kavranması, daha yüksek bilme ve kavrayış melekelerinin harekete geçirilmesine bağlıdır. Değişken hayatı, değişmez değerlerle sağlamlaştırmak Din, bütün emir ve yasaklarıyla bizi bir merkeze bağlar. İnsanın fıtratında bulunan iyi ve kötü bütün eğilimler, hisler, düşünceler, ancak bir merkez ekseninde anlamlı ve uyumlu bir bütünlük arzeder. Aksi halde insan, modern psikolojinin iddia ettiği gibi karmaşa içinde, yani harmoni ve ahenkten yoksun bir nesne haline gelir. Böyle bir insanın normal ve dengeli bir hayat yaşaması şüphesiz mümkün değildir. Zira kendine merkez olarak geçici ve aşağı olanı seçen kişi, ilke ve değerlerini gündelik hadiselerden devşiriyor demektir. Modern yaşama biçiminin üzerimize empoze ettiği açmazlardan biri, tam da bu noktada netlik kazanır: Yenilik, değişim, zamanın şartları, çağa uymak gibi kavramlar üzerine yapılan vurgu, modern anlayışın bize merkez olarak neyi almamız gerektiğini gösteren en belirgin işaretlerinden biridir. Ebedî ve değişmez olanın karşısında sürekli değişim ve yeniliği bir ilke haline getirmek, sosyal hadiselerin istikametini hedefsiz bir sürece bırakmak ile eş anlamlıdır. Bir başka ifadeyle, eğer gündelik hayatımızı sahip olduğumuz ilke ve değerler belirlemiyorsa, ilke ve hedeflerimiz yaşadığımız gündelik hayat tarafından belirleniyor demektir. Modern psikolojinin büyük hatası Bir merkeze sahip olmanın önemi, nirengi noktasına insan psikolojisi sahasında ulaşır. Modern psikoloji insanı beden ve ego yani benlikten ibaret bir varlık olarak tanımlar. Dahası, bu yaklaşıma göre ego dediğimiz nesne de aslında beyindeki bir takım sinirsel ve biyolojik faktörlerin ürünü olarak ortaya çıkar. Dolayısıyla insan, modern düşüncede salt maddi bir temel esas alınarak tanımlanır. Modern psikolojinin ruh kelimesinden kaçmak için icad ettiği ego (ben), aslında insanın sadece bir yönünü kapsar. İlm-i nefs olarak bilinen geleneksel psikolojiye göre ise insan, üç saçayağı üzerine oturur: ruh, nefs ve beden. Bu üç unsur arasındaki kademeli ilişki, insandaki çatışmacı eğilimleri bütünleştirir, onlar arasında bir ahenk ve işbirliği oluşturur. Bu hiyerarşinin tepe noktasında bulunan ruh, aynı zamanda merkez görevini görür. Zira ruh, nefs ve bedenin tersine, insanın geçici ve aşağı yönünü değil, ebedi ve yüksek yönünü belirler. Ruh gerçeğinin bugün psikolojinin alanından kovulması ve bir takım ‘ruhçu’ akımların tekeline girmesi, şüphesiz modern yaklaşımların acıklı sonuçlarından biridir. Ya bağlılık, ya karmaşa Bütün müslüman mütefekkirlerin üzerinde ısrarla durduğu gibi, bir merkeze sahip olmak, insanın ruh sağlığı ve kişisel bütünlüğü için zarurettir. Hepimiz, içimizde birden fazla kişilik taşırız. Bu, kişisel bozukluk anlamına gelmez. Bilakis, insanın fıtratında bulunan değişik eğilimlerin varlığına delalet eder. ‘Kendimi bu konuda disipline etmem lazım’, ‘bunu yapmamam lazım, ‘şunu yememem lazım’ gibi ifadeler, hepimizin hemen her gün yaşadığı halleri ifade eder. Burada emreden ile, emredilen, disipline etmek isteyen ile disipline edilmesi gereken kimdir? Şüphesiz aynı kişi. Fakat bu aynı kişi, bünyesinde birden fazla eğilimi barındırır ve bu eğilimlerin kaynağı insanın üçlü yapısıdır; yani bedeni, nefsi ve ruhudur. Bu eğilimlerin entegre edilmesi, aralarında bir denge ve ahenk ilişkisinin kurulması, kişisel bütünlük açısından gerekli olduğu gibi, ruh sağlığı açısından da zaruridir. İstikametsiz insanın acıklı bunalımı Bir merkeze sahip olmak, bu eğilimleri bütünleştirmek, insana bir bütün olarak bakabilmek demektir. Böyle bir merkeze sahip olmadığı için bütünlük ve istikametten yoksun olan insan, karmaşa içinde ve hatta hasta bir ruh hali ile yaşamak zorundadır. Bu sorunun boyutlarını kavramak için modern dünyadaki ruh hastalıklarına, psikolojik bozukluklara bakmak yeterlidir. Modern psikolojinin özellikle ileri sanayi toplumlarında dinin yerine geçmesi ve psikologların (sahte) bir din adamı kimliğine bürünmesi, yaşanan bu krizin en çarpıcı göstergelerinden biridir. Merkezden yoksun modern insan, şirazesi dağılmış kitap misali, ne yöne gideceğini bilememekte, bu ise dipteki manevi ve ruhi krizi daha da onulmaz hale getirmektedir. Bir merkeze sahip olmak, gecici ve süfli olan karşısında, ebedi ve yüksek olanla doğrudan ve bizzat bir ilişkiye girmek demektir. İğnesi bir noktaya sabitlenmiş pergel misali, merkezini muhkem kılan insan, alemleri deveran etmekten korkmaz. Zira bir merkeze sahip olan kişi için, dağılma, bölünme yahut savrulma tehlikesi yoktur. Modern hayatın üzerimize empoze ettiği şizofrenik ruh hali, ancak bir merkezi kendimize eksen aldığımız zaman etkisiz hale gelebilir. ((SEMERKAND DERGİSİNDEN ALINTIDIR)) iyiki varsın diyebilmek
bakın onlar ne demiş.....![]() ne derdiniz bakın onlar ne demiş.....
—Peygamber efendimiz buyurdular ki: Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: güzel koku, helal nisa (kadın), gözüm nuru olan namaz —Hz. Ebubekir (r.a) ise bana üç şey sevdirildi ya rasulullah: senin yüzüne bakmak Kızımın Rasulullah’ın zevcesi olması, senin yolunda mal harcamak —Hz. Ömer (r.a): bana üç şey sevdirildi. İyilikle emretmek, kötülükten nehyetmek eski kaftan giymek —Hz. Osman(r.a): Dünyada bana üç şey sevdirildi. Aç doyurmak, kuran okumak, çıplak giydirmek —Hz. Ali (r.a): bende dünyadan üç şeyi sevdim: misafire hizmet etmek, yaz gününde oruç tutmak, düşmana kılıç vurmak —İbni Abbas (r.a): Bana da üş şey sevdirildi: mahlûkattan uzlet, Allah ile ünsiyet, Allah’a tövbekâr olmak —Hz. Hasan (r.a): Bana da üç şey sevimli geldi: geceleri namaz kılmak, sözün doğrusunu söylemek, hastaları ziyaret etmek —Hz. Hüseyin (r.a): Ben üç şeyi sevdim: Allah’a. Muhabbet, Allah için fukaraya şefkat, Allah yolunda şahadet —Hz. Hamza (r.a): Bana da üç şey sevimli gelir: Ahde vefa, emaneti eda, cemaate devam —Hz. Ayşe: bana sevimli gelen üç şey: ana babaya ikram, helal kazanç, haramdan sakınmak —Hz. Fatıma ise: yetimlere şefkat, komşuya ihsan, fakir ve zayıflara merhamet Mikail (as): ağlayan göz, zikreden lisan, titreyen kalb —İsrafil (as): ilmiyle amil âlim, sabırlı zahid, acize yardım —Azrail (as): Allah’a tevekkül, Allah’ın kaderine rıza, Allah’ın emrine itaat —Cebrail (as): delalette olanları hidayet etmeyi, Allah itaatkâr olan gariplerle ünsiyet etmeyi, darlık içinde olan ailelere yardım etmeyi VE..VE: —Cenab-ı Rabbul Âlemin hazretleri buyurdu: sıkıntıları kaldırmak, günahları mağfiret etmek, ayıplari setretmek ya biz?? May 17 -Onk. Dr. Haluk Nurbaki'den gerçek bir hatıra...![]() 1976 yiLinda yasanmis bir oLaydir Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra 1 ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kışaylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış. Dönüşünden kısa 1 süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak: -''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size...dargınım.'' ''Niçin?" diye sordum. -"Siz...dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz?" Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak: --"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..." Konuşmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler "hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlarını bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu.Vefatına bir hafta kala: -"Doktor bey,'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?" -"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Şehadet sana uzun gelir. O anı farkedince ''Muhammed'' (s.a.v) sana yeter." O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek: -"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor. Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum. "Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?. İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa , son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair işaret sezdim. Ertesi gün O'na: -"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu: -"Doktor bey...Azrail bana nasıl görünecek?" -"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir." Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim.Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek: -"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti: -Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı.Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de: -Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!.. Hz.Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'i sevmek ne kazandırır?
May 16 SELAM SANA EY NEBİ.....
sessizlikEn çok hoşlandığım kelime «sessizlik» sensin. Yaşadığım ve yaşamak istediğim en güzel an, yine sensin. «Sessizlik» sana ömür boyu muhtacım. Kara borsa olduğun bu devirde seni arayan yok. Ruhları çeşitli gürültüler, hoş sözler boğmak üzere, tedbir alan düşünen kim? Gürültülerin ruhlarda yaptığı tahribatı görüp (anlayıp) ah-u zar ederek inleyen nerde?
Akıllı geçinen nâdan! Sağlınızı bozan elverişsiz şartlara tedbir almayı tasarlıyorsunuz da, ruhunuzu bozan seslere karşı niye tedbir almayı düşünmüyorsunuz? Elbette düşünemezsiniz. Çünkü ses, sizi boğmuş, esir etmiş. O yüce insan (sav)ın "Bir saat düşünmek (tefekkür) bin yıllık nafile ibadete bedeldir" diye işaret ettiği ölçü kaybedilmiş. May 14 hani camiye gelmiyecektin
S E N K İ M S İ N ?SEN, "Sen insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsin, iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışırsın... Çünkü Allah'a inanıyorsun.." Fermanının sahibisin!.. SEN, "Alemlere rahmet olarak gönderilen" ve dehşetli mahşer günü herkesin "Nefsi! Nefsi!" diye çırpınacağı bir zamanda, secdelere kapanıp; "Ümmetimi isterim Ya Rab!.. Ümmetimi bağışlamadıkça kalkmam" diye feryad edecek olan Habib-i Kibriya'nin ümmetisin!.. SEN, Resûlullah'ın ashabına; "Orduya yardım ediniz" dediği zaman, bütün servetini alıp getiren ve Peygamberin "Çocuklarına ne bıraktın?.." sorusuna; "Allah'ı ve Resûlünü bıraktım Ya Resûllullah!" cevabını veren Hz. Ebûbekir'in yolundasın!.. SEN, Devlet reisi oldugu halde, içi su dolu bir tulumu sırtına yüklenerek halk içinde dolaşan ve oglunun; "Babacığım, niçin böyle yapıyorsun?" sorusuna; "Oglum! Nefsimi biraz begenir gibi oldum.. Onu zelil etmek, gururumu kırmak istiyorum" diyen Koca Ömer'in izindesin! SEN, Müslümanlar arasında açlığın ve kıtlığın hüküm sürdügü bir zamanda Sam'dan kendisine ait zeytinyağı, üzüm ve buğday yüklü olarak gelen bir deveyi yükleriyle beraber yoksullara tasadduk eden Hz. Osman'ın ardındasın!.. SEN , Cebinde bulunan 4 dirhem servetin 1 dirhemini gizlice, 1 dirhemini açıkça, 1 dirhemini gece ve kalan 1 dirhemini de gündüz, kimsesizlere sadaka olarak veren ve Allah Resûlünün; "Neden böyle yaptın ?" suâline "Belki Allah bunların birini olsun kabul eder düsüncesiyle diyen Hz. Ali'yi takip edensin! SEN , Allah yolunda cihada çıkan ve karşısında Atlas Okyanusunu görünce, devesini dizlerine kadar denize sürerek, kılıcını çekip; "Ya Rabbi! Şahid ol! Önüme şu uçsuz bucaksız derya çıkmasaydı? Senin Şanını daha ileriye götürürdüm!" diyen mücahidlerin peşindesin!.. SEN, 40 sene yatsı abdestiyle sabah namazını kılan İmam-ı Âzam'ların, Malazgirt Ovalarında Allah Allah sesleriyle at koşturan ve Anadolu kapılarını müslüman Türklere açan Alp Arslanların arkasındasın!.. SEN, Misafir kaldigi evde gece sabaha kadar ayakta duran ve; "Biz Kur'anın bulundugu odada ayaklarımızı uzatıp yatmaktan hayâ ederiz" diyen Osman Gazilerin torunusun!.. SEN, Resûllullah'ın müjdesine nail olup, küfrün doğu kal'asini, İstanbul'u fethederek Islam'a teslim eden, yeni bir çağ açan Fatihlerin, dünyayı müslümanlardan başkasına dar gören Yavuzların, karaların- denizlerin hakanı Kanûnilerin neslisin!.. SEN, İstanbul'da okumaya başladığı Ezan-i Muhammediyeyi, Çaldıran ovalarında bitiren, Tuna'da aldığı abdestin namazını Afrika çöllerinde kılan, Hazer kıyılarında getirdiği tekbir seslerinin yankılarını Viyana kapılarında duyan kahramanların evladısın!.. SEN , Vatanını, mukaddesâtını müdafaa ederken düşman kurşunlarının darbeleriyle bağırsakları delik-deşik dışarıya fırlayan ve bir eliyle onları karnına iterken, diğer eliyle göğsünden bir başka kurşunu eliyle çıkarıp, yanında bulunan arkadaşına; "Al arkadaşım! Sağ olur da dönersen, şu kursunu ogluma ver! Ve O'na de ki; "Bunu sana baban son nefesinde gönderdi ve O'da aynı şekilde oğluna aktarmazsa hakkımı helal etmem! " dedi diye ulvî ruh örnekleri veren şehitler kafilesinin çocuğusun!.. İŞTE SEN BU SUN!.. Bu altın halkalara eklenebilecek daha binlerce halka içerisinde; Senin cevherin, aslın astarın, esasın budur işte!.. Sen bu kapılar dışında başka bir kapını insanı, Bu altın halkalar dışında baska bir halkanın esiri olamazsın! Namazsz, niyazsız, maneviyatsız, ruhsuz, köksüz, kozmopolit, satılmış olamazsın! Allahsız, Peygambersiz, Kitapsiz olamazsın! "Bana dokunmayan bin yıl yaşasın!" "Neme lazım" "Evimden uzak" "Her koyun kendi bacağından asılır" gibi yahudi sözlerini ağzının sakızı yaparak, mücadele ve hizmet azmini yitiremezsin! Komşun aç iken, sen tok gezemezsin! Islam'ın yasak kıldığı günah yuvalarında vaktini öldüremez, aile fertlerini batının kokuşmuş hayat tarzına uyduramazsın! Sen kainatin en üstün varlğı olarak yaratıldın, buna layık olarak cennet bahçelerine talip olmalısın.. Hem burada... Hem orada... her yerde... her daim... YOLUN AÇIK OLSUN! kalp hastalığına ilaçGenç bir abid ile beraber Basra'nın Sokak ve çarşılarında gezerken karşımıza bir tabib çıktı. Bir kürsüye oturmuştu. Yanında erkek, kadın, çocuk birçok kişi vardı. Herkes elinde su dolu bir kap tutuyor, hastalığına deva olacak ilaç soruyorlardı. Yanındaki genç de ileri atılarak tabibe dedi. –Ey tabib! Yanında günahları yıkayan ve kalp hastalıklarına şifa veren bir ilaç var mı ? Tabib: –Var, deyince genç: –Getir, dedi. Bunun üzerine tabib şunları söyledi: –Benden şu on şeyi al: Fakirlik ağacının köklerini. Tevazu ağacının kökleriyle birlikte al. İçine tevbe eriğini koy. Rıza havanına at. Kanaat tokmağı ile döv. Takva tenceresine boşalt. Üzerine hayâ suyunu dök. Muhabbet ateşi ile kaynat. Şükür bardağına dök. Ümit yelpazesi ile soğut. Ham kaşığı ile iç. Bu söylediklerimi yaparsan, dünya ve Ahiret hastalık ve musibetlerine karşı sana faydalı olur. Hz.Fatımanın nakışlı perdesiAbdullah ibni Ömer radıyallahu anhümâ anlatıyor: Bir seferden dönen Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem kızı Fâtıma´nın evine gitmiş, ama kapıda asılı bir perde görünce içeri girmemişti. Allah´ın Elçisi seferden dönünce, genellikle önce kızına uğrar, sonra eşlerinin yanına giderdi. Hz. Ali eve gelip de eşini üzgün görünce - "Hayrola, neyin var?" diye sordu. O da, - "Allah´ın Elçisi evimize kadar geldi, ama içeri girmedi" diye üzüntüsünün sebebini anlattı. Hz. Ali Resûl-i Ekrem´in yanına giderek, - "Ey Allah´ın Elçisi!" dedi. - "Eve kadar gelip de içeri girmemeniz Fâtıma´yı çok üzmüş." Bunun üzerine Hz. Peygamber, - "Evinizin kapısında renk renk nakışlarla süslü bir perde gördüm. Benim öyle süslü püslü şeylerle, nakışlarla ne ilgim var?" buyurdu. Hz. Ali eve dönüp eşine bunları anlatınca, Hz. Fâtıma, - "Öyleyse babam o perdeyi ne yapmamı emrediyorsa söylesin" dedi. Resûl-i Ekrem kızının teklifini duyunca, - "Fâtıma´ya söyle, o perdeyi falan fakir aileye göndersin" buyurdu. Ebû Dâvûd, Libâs 43; Buhârî, Hibe 27. !! ...Seccadenin Feryadı... !!![]() Gün ışımamış sabah yakındır... Yorgunluğun verdiği ağırlıkla hemen uykuya dalmıştı.Bir iniltiyle uyandı adam.Etraf halen karanlıktı.İniltiyi rüya gördüğüne yordu.Dudakları susuzluktan çatlıyordu,öyle susamıştı.Işıkları yakmadan mutfağa gidip suyunu içti ve yatağına döndü.Tam uyumak üzereyken, aynı inleme sesi tekrar kulaklarını tırmalamaya başladı.Ama rüyamıydı uyanıkmıydı farkında değildi.Sesin geldiği yöne doğruldu.O an rüyada olduğuna iyice emin oldu.Çünkü duyduğu sesin sahibi evin tek seccadesiydi. Adam şaşırdı ve korkulu bir sesle: _İnleyen sen miydin? _Evet dedi seccade _Niçin ağlıyorsun? Seccade yine içe işleyen bir sesle: _Seni uykundan uyandıran susuzluğunu, doyuncaya kadar, su içerek giderdin.Oysa benim susuzluğumu giderecek kimsem yok! _Nasıl susarsın, sen canlı bile değilsin dedi adam. Seccade: _Benim ihtiyacımda bir nevi sudur ama içtiğin değil.Benim susuzluğumu ancak tövbekar kulların gözyaşları giderir. _Anlamadım dedi adam, meraklı gözlerle seccadeye _Ağlarım çünkü Allah'ın kulları; kabrinin aydınlığa ulaşmasını, karanlıklarda kalmamayı, o kutlu günde aydın olmayı isterler.İsterler de bu vakitte kalkıp iki rekat teheccüd namazı kılmazlar.Hep bakarım sana, bir günde kalkıp şükür için namaz kılmazsın. _Beni rahat bırak deyip döndü adam. _Ey Allah'ın kulu; bak işte sabah namazının vakti geldi. Ezanlar; namaz uykudan hayırlıdır diye sesleniyor. Ah sabah namazı, ah bu sabah namazı! Namazlar arsında müstesnadır.Hem kalbe hem de ruha hayat veren bir iksirdir o. Yetmiyor mu? Gece gündüz dünya için koşturduğun, Aziz ve Kahhar olan Allah'ın çağrısına neden icab etmezsin!!! Adam yine sıkılarak: _Ey seccadem beni rahat bırak. Gündüz yeterince yoruluyorum, biraz daha uyuyayım deyip yatağın sıcaklığına bıraktı kendini.< _Seccade yılmadan adamı uyarmaya ve uyutmamaya çalışıyordu. _Demekki sen dünyaya ahiretten daha çok önem veriyorsun. Adam iyice öfkelendi: _Yeter artık lütfen konuşma diye bağırdı. Seccade bu çıkışın karşısında önce sustu. Daha sonra sesini iyicr alçaltarak: < _Ah o fecir vaktindeki adamlar, ah o fecir vaktindeki adamlar dedi.Sen o nurlu Peygamberin bu vakit için neler söylediğini bilmezmisin."Her kimki güneş doğmadan ve batmadan evvel namazlarını eda ederlerse ateşe girmeyecek", ve yine o güzel insan "Kim şu iki namazı(sabah_ikindi veya sabah_yatsı) kılarlarsa cennete girer." Ve nihayet "Münafıklara en ağır gelen namaz sabah ve yatsı namazıdır. Onlar ki o iki namazdaki ecri bilselerdi sürüne sürüne giderlerdi." Bunun üzerine adam yatağından doğrulup: _Haklısın sabah namazı gerçekten önemli dedi.. _Öyleyse kalk ve namaz kıl dedi. _Yarın inşallah, mutlaka kalkacağım ama bugün çok yorgunum dedi adam. Seccade son bir ümitle: _Kişi salih amellerin ne kadar büyük ecri olduğunu idrak edemezse tüm zamanlarda bu ameller zor gelir.Sorun uyumaksa, kabirde uykudan çok ne var! Gel sözümü dinle ey Allah'ın kulu! Bu andan sonra adamda tek kelime duyulmadı.Seccadede bir süre sessiz kaldı.Adam uykuya devam etti. Ama heyhat! Adam ömründeki en uzun uykuya dalmıştı bile. Seccadenin son sözlerini duyamadı. O an seccade adamın öldüğünü anlayınca kısık bir sesle şunları söylüyordu. _ Ey tövbesini yarına erteleyen bilirmisin yarına çıkabileceğini!!! Ölüm pusuda hep, biz dünya için günah işlerken. Süreside kısıtlı gün gelip, atar, farkında olmdan Pazartesiyi BeklerkenBir salı günüydü. Yoğun bir iş temposuyla geçen günün akşamında eve varmak ne güzel? Daha da güzeli elini yüzünü hoş kokulu sabunlarla yıkayıp, üstüne rahat ev kıyafetlerini geçirmek? Sonra şöyle güzelce televizyonun başına kurulup eline kumandayı almak..? Oturduğu yerde sızlanmalarını dindirmek için ayaklarını yüksekçe bir yere kaldırıp uzandı. Yorgunluğu şimdi çok daha belirginleşmiş, külçe gibi üzerine çökmüştü. Oh! Tam şekerlemelik bir andı. Gözlerini yumdu, televizyonun sesini kıstı. Sabah geç kalkmasına rağmen çok iş yapmış, çok yere gitmişti. Geç yatması da cabası? Şöyle bir düşündü: ?Evi silip süpürmek, çarşıya çıkıp sayısını hatırlamadığı kadar mağaza gezmek, alışveriş yapmak, bu arada faturaları unutmamak, her biri için saatlerce sıra beklemek, sonra o eşyaları elleriyle taşımak?? Çok, çok zahmetli bir gün olmuştu bugün. Ayakları, kolları, her yeri sızlıyordu. Burnuna sabunun güzel kokusu geldi. Leylâk gibi, insana eflâtun rengini hatırlatan ferahlatıcı bir kokuydu bu... Derin derin içine çekti. Galiba bu kokunun uykuya da tesiri vardı. Davetiye çıkarmış gibi, uyku hemen başucunda bitiverdi. Tam kendini uykunun o tatlı tatlı dalgalanan, masmavi ve ılık denizine atacak, imkânsızın mümküne dönüştüğü yerlerde gezecek hattâ uçacaktı ki, aklına akşam namazını kılmadığı geldi. Düşünmemeye çalıştı. Yok, hayır! Akşam namazını kılmamıştı. Ama çok yorgundu. Olsun, yine de kılmamıştı. Ama kıpırdayacak hâli kalmamıştı, her yeri sızlıyordu, zaten namazını kılsa bile huşuyla değil, bir an evvel kılmış olmak için kılacaktı. Biraz düşünüp aklına gelen birkaç önemli önemsiz bahaneyi de sıraladı. İçindeki uzlaşmaya yanaşmayan o inatçı ses tek cümleyle cevap verdi: Kılmamıştı işte, kılmamıştı, kılmamıştı? Bahanesini geçerli hâle getirmek, inatçı sesin inadını kırmak için daha çok düşündü: ?Zaten bu sene üniversite imtihanına giriyorum. Gece yarılarına kadar ders çalış, okul, dershane, etütler? Sabah namazlarına da genelde kalkamıyorum, öğlenleri okulda kılamıyorum, hattâ bazen, yok yok, genellikle ikindileri de? Ne öyle bölük pörçük... Bir şey yapıldı mı tam olmalı. Seneye hayırlısıyla üniversiteyi bir kazanayım? Hepsini beş vakit kılmaya başlarım. Hayatım nasıl olsa düzene girer. Şimdiki kadar yoğun da olmam. Bu sene geçiş yılı. Olmuyor işte bu yoğunluğun içinde!? Üniversiteli olmakla, yepyeni bir pazartesiyle yepyeni bir hayata başlayacaktı... düzenli bir hayata. Tabii, namazları tam bir hayata.. Ah pazartesi, bir gelse! Ve üniversite yılları Bir salı günüydü. Artık şubat tatilinin yaklaştığı, insanların kayıp düşmesini bekleyen buzlarla kaplı, soğuk yollarda geçirilen koşturmacalı bir günün akşamında kendini eve zor atmıştı. Yoğun bir günün bitiminde evine varmak ne güzel bir duyguydu. ?Bir de mor veya mavi renkli, kokulu sabunlarla yıkanıp, yüzüne gözüne, eline ayağına yapışıp onun yorgunluğunu artırmak için ağırlık yapan tozdan kirden kurtulmak herhalde dünyanın en güzel duygularından biriydi.? Gerçi sabun evindekiler kadar kaliteli değildi. Bazen yüzünü tahriş de ediyordu; ama olsun. Öğrencilik hayatı işte? Oturduğu koltukta hemen uyuyabileceğini biliyordu. Çok yorgun ve uykusuzdu. Gece sabaha kadar ders çalışmış, erkenden deneme imtihana gitmiş, yetiştirmesi gereken ödevi yapmak için kütüphanede bir hayli vakit geçirmişti. O kadarla kalsa yine iyi? Eksik ders notlarını tamamlamak için koşuşturup fotokopicilerde epey ter dökmüştü? ?Üff ne tempo ama!? diye düşündü. ?Hiç de öyle bir kere kapağı atmakla bitmiyormuş? Asıl zorluk üniversitedeymiş meğer. Şimdi çalıştığım kadar üniversite imtihanına hazırlansaydım en yüksek bölümü kazanırdım alimallah.. Başını yastığa koydu. Üzerine sıcacık bir battaniye aldı. Burnuna ikinci sınıf da olsa güzel kokan sabunun kokusu geldi. Bir an evini hatırladı. ?Az kaldı. 2-3 imtihan sonrası, yaklaşık 2 hafta sonra evdeyim.? Annesinin mis gibi yemeklerinden yiyecek, yüzünü evlerinin güzel ve kaliteli sabunlarıyla yıkayacaktı. Bu düşünce onu keyiflendirdi. Gözlerini kapadı, yüzünde ailesini düşünmenin verdiği tebessümle, bedeninde uzun zamandır süren koşuşturmanın yorgunluğuyla, uykunun insanı uçurup yorulmaksızın gezdirdiği değişik âlemlere yola çıkmaya hazırlanıyordu... Birden aklına akşam namazı geldi. Eskisi kadar inatçı olmasa da, o ses yine konuşmaya başlamıştı: ?Oooo, bu yorgunlukla çok zor bir iş şimdi bu. Kalkacak, ağrıyan bacaklarıyla yürüyecek, sızlayan kollarınla, ellerinle abdest alacaksın? Soğuk suyu da hesaba kattın mı? Sıcacık battaniye terk edilip namaz kılmak...? Kılmalıydı!!! İnatçı sese karşı, o da inat etti: ?Yarım yamalak, bu yoğun temponun içinde, hızlı hızlı kılınacak namazın ne hayrı olur ki... Koşturmanın içinde böyle geçiştirilmiş namazlar? Yok yok, olmaz öyle. Şu imtihanlar bir bitsin, şu okul bir bitsin, mesleğimi elime bir alayım. Adam gibi kılmaya başlarım?? Pazartesi bir gelse. Yeni bir hayatın ilk günü olacaktı... Artık mesleğini eline almış çok daha düzenli ve stressiz hayata başlamış olacaktı. ?O zaman kılarım, hem bugünlerin kazasını da yaparım.? diye düşündü. Sonra içinde feryatlar koparan o sesi duymamak ve hattâ onu da rahatlatacak bir çözüm bulabilmek için, yarın bir gün çalışacağını, sabah erken kalkıp namazını kılıp hattâ çok sevdiği sabah uykularından vazgeçip, namazdan sonra yatmayıp Kur?ân okuyacağını, öğle tatillerinde namazını rahatlıkla kılabileceğini, ikindiyi kısa günlerde iş yerinde, uzun günlerde evinde, akşam ve yatsıyı evinde sakin ve huşuyla kılacağını hayal etti. Nasıl olsa kılacaktı. Yeter ki şu yoğun tempolu, stresli okul günleri bir geçsin? İşe başlayacağı, yeni bir başlangıç yapacağı pazartesi bir gelse.. Ve iş hayatı Bir salı günüydü. İşten yorgun argın eve gelmişti. Gelen fakslar, yapılan görüşmeler, arananlar, arayanlar? İnsanlara laf anlatmak cidden çok zordu. Hele bir de iş yerinde dönen ayak oyunları. Çekememezlikler, kavgalar.. hadi hepsi bir yana, işten çıkıp da eve gelmek için çekilen trafik çilesi... Bazen caddede yolun ilerisinin göründüğü yerlerde kilometrelerce uzayan tıkanık yolu, bekleşen arabaları görünce ağlayası geliyordu. Sonunda varabildiği evinde olmanın mutluluğuyla elini, yüzünü güzel kokan bir sabunla yıkadı. Yorgunluktan dile gelmiş ayaklarını yüksekçe bir yere koyarak uzandı. Gözlerini kapadı. Bugün ayaklarının sızlamasına baş ağrısı da eşlik ediyor, Bremen mızıkacılarınınkine benzeyen uyumsuz bir koro gibi kendilerince bağrışıyorlardı. Sabunun hoş kokusunu duydu. Uyku, güzel kokulu yumuşacık mavi bir bulut gibi onu sarıp sarmaladı. Tam o bulutun üzerinde yola çıkacaktı ki, ?namaz? dedi içindeki ses, her geçen gün biraz daha kısılan ses tonuyla.. İster istemez uyku bulutu aralandı, zihni yeni bahaneler üretmek için harekete geçiyordu ki, içinden bir başka ses daha geldi. ?Evde yemek yok ve akşama yemeğe arkadaşlarını çağırdın?? Üç saniye içinde uyku kalmadı gözlerinde. O sevimli bulut kuvvetli bir rüzgârla karşılaşmışçasına kaçıverdi geldiği bilinmeze. Hâlâ ayakları sızlıyor ve başı ağrıyordu; yine de telâş içerisinde mutfağın yolunu tuttu, telâşını bastıracak kadar kuvvetli değildi bu ağrılar. Öyle bir telâştı ki namazı da unutturuvermişti. İşte aile? Bir salı gecesiydi. Oturduğu koltuğun üzerinde kâh uyuyor, kâh uyanıyordu. İşin gerçeği, uykuyla uyanıklık arasında bir bölgede, ?âraf?ta duruyordu. Ârafın bu yanına geçip gözlerini, uykusuzluktan sızlayan gözlerini aralayıp çocuğunun ateşini kontrol etti. Biraz düşmüş gibi olması ârafın öbür tarafına daha rahat geçebilmesi için bir biletti sanki. İçi rahatlayarak başını koltuğa dayadı. Camiden yükselen sabah ezanı, hasta çocuğu soğuktan korumak için her zamankinden daha sıkı kapatılmış evde açık cam bulamamasına rağmen, onun ârafın öbür yanından bu yanına yaklaşmasına sebep olmuştu. ?Çok bitkinim. Sabaha kadar uyutmadı çocuk. Aman ne çileymiş bu. Zaten her şeyden hasta oluyorlar. Şimdi namaza kalkmak.. uzun iş. Çocuk da ağlar. Yok yok şimdi olmaz. Hep erteliyorsun ama.. Şu çocuk düzelsin başlayayım artık namaza. Aman düzelse ne ki, bu defa öbürü hasta olur. Yok yok. bu çocuklarla namaz falan kılınmaz. Pek bir zor olur, böyle bir vakit kıl, üç vakit kılma. Hoş değil zaten. Hayırlısıyla şöyle biraz büyüsünler. Kendi işlerini görür hâle gelsinler. Onların yürüdüğü, okula başladığı pazartesi günü başlayacaktı namazlarına.. çok düzenli, bol dualı ihlâslı namazlar kılacaktı. Hayırlısıyla bir gelseydi o pazartesi. Yine bir salı günüydü. Bugün yıllık izninden bir gündü. Yorgun değildi, sabah da geç kalkmış, ağır ağır aklına gelen bütün kahvaltılıklardan oluşan bir sofra kurmuş, öğle yemeğiyle birleşen bir kahvaltı yapmıştı. Evin odalarında yavaş adımlarla yürüdü. Televizyonu açıp elinde kumandasıyla koltuğa kuruldu. Bu anın, bu mutluluğun tadını doya doya çıkarmak için eline bol miktarda Erzurumluların deyimiyle sımışka, yani ayçiçeği almıştı. Çıt çıt.. kanalları dolaştı. Hangisinde karar kılacağını düşündü. Çıtır çıtır çitletilen çekirdeklerle önce bir film, sonra eski bir film seyretti. Dışarıdan gelen yeni bir ezan sesi yine onu kımıldatamadı. ?Namaz? dedi içindeki güçsüzleşmiş ses. ?Namaz!? Hiç yerinden kalkası yoktu. Zaten yarım yarımdı bütün namazları. ?Hangi gün beş vakit kılıyorum ki.. bir vakit daha neyi değiştirecek? İş hayatında çok zordu namaz kılmak. Hem ev, hem iş. Bu koşuşturmada çok zordu. Çok zor. Zaten emekliliğime de fazla bir şey kalmadı. Ah hayırlısıyla emekli olayım. Artık gerçekten her şeye yeni bir başlangıç yapacağım. Benim yeni pazartesim olacak.? Kendini ibadete verecekti. Her namazını vaktinde huşu ile kılacak, peşinden kazalarını kılacak, tesbihatları yapacaktı. Dahası gece namazlarına bile kalkabilirdi. O gün yeni bir başlangıç olacaktı. Yeni bir hayatın ilk günü, bir pazartesi olacaktı. Ah o pazartesi bir gelse? Çay demledi; bir süre çekirdek çitletti, çay içti. Sonra yavaş yavaş bir uyku bastırdı. Kanepeye uzandı. Başının altına bir yastık aldı. Elinde kumanda bir-iki kanal daha gezdi. Yeni bir programda karar kıldı. ?Oh be, tatilde olmak koşuşturmamak ne güzel! Ama tatilden sonra iş başı yapmak hiç güzel olmayacak. Off, Allah vere de bu sene resmî tatiller hep hafta içine denk gelse!? diye düşündü. Uzanıp masanın üzerindeki takvimi aldı. Yıllık tatilleri gösteren sayfalara baktı. 23 Nisan Salı, 19 Mayıs Salı, Ramazan Bayramı Salı, Kurban Salı? Keyiflendi. Sonra öylesine karıştırmaya başladı takvimi. O günün tarihine baktı: ..ağustos salı. Çocuklarının doğum günlerine baktı: ..mart salı, ?haziran salı... Takvimin ilk sayfalarını açtı: 1 Ocak Salı, 2 Ocak Salı, 3 Ocak Salı, mart salı, nisan salı? Haziran, temmuz, ekim, kasım.. hepsi salı.. Dün salı, bugün salı, yarın salı. ?Bir gariplik var bu işte! Acaba?? demeye kalmadan iyice yoğunlaşan sabun kokulu uykuya daha fazla karşı koyamadı. Esnedi, battaniyesini iyice üzerine çekti. Günlerin, ayların, yılların, kısacası hayatın sadece salı günlerinden ibaret olduğunu anlayamadan uykuya daldı? Uykuda mıydı, rüyada mıydı anlayamadı. Kıpırdamak istedi; fakat hiçbir yerini oynatamadı, sonra gözlerini açmaya zorladı ve gözünü açtığında bir anda çok şaşırdı. Nasıl olabilirdi bu iş? Kendisini seyrediyordu. Biraz yaşlıca bir hanım kazandan bir tasla aldığı suyu bir tahta üzerinde yatan yarı çıplak bedenine döküyor, diğer hanım da güzel kokulu bir sabunla bedenini oğuşturuyordu Komikmi? Gülüyormusunuz? Yoksa Düşünüyor musunuz...?Komiktir, 10 dakika zikri cok buldugumuz fakat bir bucuk saatlik film veya futbol maci bizim icin su gibi akip gider... Komiktir, gazetede okudugumuz herseye supesiz inanmamiz ama Kur-an da yazan Allah (cc) hun kelimelerini gerceklerle denetleriz Komiktir, herzaman modayi takip etmek istememiz ama Peygamber efendimiz Muhammed (sav) in sunnetini birakiriz Komiktir, bir saatimizi camiide gecirirken saniyeleri saymamiz ama televizyon baktigimizda bu bir saat bizim icin hicte uzun degildir Komiktir, dua ettigimizde Allah (cc) ya soracak birsey bulamamamiz ama arkadaslarla onemsiz konusurken soyleyecek cok sey buluruz Komiktir, Kur-anda bir sureyi okumayi nekadar zor bulmamiz ama 200 sayfalik bir roman bizim icin hic problem degildir Komiktir, bir konserde herzaman on siralara gecmek istememiz, fakat camiide, bitince hemen gidelim diye, arka sirada oturmayi tercih ederiz Komiktir, bir ayeti ogrenmeyi cok zor buldugumuz fakat TOP40 sarkilari cogunlukla hemen aklimizdan biliriz Komiktir, ajandamiz da bir islam toplanisina yer ayiramamiz fakat dunya isleri icin kurulan toplantilara herzaman zamanimiz vardir Komiktir, bir onemli Islam dersini baskalarina anlatmayi zor buldugumuz ama son dedikodulari basklarina kolayca anlatiriz Komiktir, guzel fotograflari ve fikralari baskalarina e-mail ile gondermek nekadar hosumuza gitmesi ama Islamdan oturu e-mail gondermemiz cok azdir Komiktir, herkezin cennete gitmek istemesi ve bunun icin birsey yapmamak ve inanmamak Komikmi? Gülüyormusunuz? Yoksa düsünüyormusunuz...? insaallah derse yakaran,insa eder Yaradan...Can çekişiyorum zamanın kıskacında,sancılarım bana unutturuyor kendimi
Kayboluyorum ağrılarım içinde,etime bıçak gibi saplanıyor sızılarım. Ne gelecek hayallerim aklımda ne bitmez telaşlarım… Bazen sadece bir baş ağrısı yenik düştüğüm,bazen bir kaç derece fazlalık;ateş… Bu kadar yeter çok önemli planlarımı (!) alt üst etmeye Sonrasını geç ! Kıvranırken,ellerimi sıkıca bağlamışım kendime. Elim uzanmıyor sevdiklerimin ellerine,onların ellerinde tutunamıyor. Kendime anlatıyorum dertlerimi.Yalnız kendim anlıyorum kendimi. Ruhumda el çekmiş bel bağladıklarından. Şimdiden devriliyor gibi “sarsılmaz” fikirleri Boşuna yük etmişim aklıma bu zifirleri Yeni yeni anlıyorum neden bu denli inlediğimi: Baş ucunda beklerken hastalığın,farkettim de bir kaç şeyi: Sahi! Nerdeler hayallerim ? Nereye kaçtılar sicim gibi ? Hele o ! O rutin işlerim. Hani olmazsa olmazlarımdandı. İtiraf etsin hadi , gitti , gitti işte hepsi ! Umutlarım bile mi ? Ah evet ! Onlar yiteli çok olmuştu zaten. Ve nihayet yalnızım işte ! Şimdi ne altında ezildiğim o bitmez telaşlarım Ne kendisi gelmeden yorulduğum “gelecek hayallerim” yanımda. Sadece ben varım hayatta. Pek de yalnızlık değil aslında,”yalınlaşmak” denir buna. Ve kendime geliyorum yakınlaştıkça aslıma. Benimle olduğunu zannettiklerim… Benden izin almadılar ki hayatıma girerken,izin alarak çıksınlar… İzin alarak sahiplenmedim ki izin vererek bırakayım. Kıtlıktan çıkmış ırgat gibi saldırırken tarlaya Düşünmeliydim,bunların bir sahibi olacaktı aslında. Gelip el koyacaktı tarlasına.Ki ben kim olduğumu hatırlayayım. Ve böylece tarladan çıkıp kalakalınca ortada Aslıma dönüp kendime geldim haddimi bildim. Her olayın merkezi sandığım ,başrol oynadığıma kandığımdan beri İşsiz güçsüz bir ırgattan pek de farklı değilmişim meğer. Gözümde büyütüp kendimi işe yarar bildiğim ben O ahmak adamın yaptığını yapmışım yıllarca. Hani gemiye binmiş yüküyle de yol boyunca sırtından indirmemiş.. Benim yaptıklarım da o kadar ahmakçaymış aslında. Dert edindiklerim,yük bildiklerim bırakıversem kendi hallerine gideceklermiş. Sahiplenmeseymiş onları,sadece “emanet bırakıldıklarını” hatırlasaymışım. Bu kadar yükün altında ezilmeyecekmişim. Aciz olan benim, Bir kollayanım olacaktı elbet kendimi dev sanmasaydım. Emanet ağır yük! Değil ki sahiplik… Bu yüzden ezildim işte,bir düzine cahillik Kaldıracağım kadar verildi bana. Daha fazlasına karışarak kendime eziyet eden benim. Bunca şeyi anlayınca,”inşaallah”, Çoktan dilimin en zarif duası oldu bile. Yeniden kabul edilmenin beklentisiyle “inşallah” derken içten içe Ne sunulan tarlalara baktım ne de başka bir şeye. Zaten iyisinden bir tevekkül borçluyum rabbime “inşaallah” dedikten sonra başlayan işe Ruhum uyanıverdi,hani o yıllardır durmadan kıvranan Sen de yeter ki onu an ,çünkü İnşallah derse yakaran inşa eder Yaradan. |
|||||||||||||
|
|