|
|
April 28 Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı olarak
12 yaş altı işitme problemi olan, maddi durumu kötü,
hiçbir sağlık güvencesi olmayan fakir çocukların tüm tedavisini
ve kullandıkları işitme cihazını ücretsiz karşılayacağız.
Çevrenizde bu tür çocuklar varsa lütfen benim telefonumu verin.
SEMA ONAY (Rektör Asistanı) Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Yurtiçi Yayın Koordinatörü Cep Tel: 0543 291 65 65 --- 0532 504 02 22
Bu mail sizin için hiçbir şey ifade etmiyor olabilir ama,
belki de ulaştıracağınız bir kişinin vasıtasıyla bile hiç tanımadığınız bir
çocuğun umudu, zor dünyasında bir ses olabilirsiniz,
elimizden geldiği kadar çok kişiye iletelim lütfen..
April 24
Sitemizi yakından takip edenler kabul ederler ki, gazlı gazsız,
boyalı boyasız meşrubatlarda kullanılan katkı maddelerinin sağlığımıza
ve dinî hayatımıza verebilecekleri zararlar çeşitli vesilelerle sitemizde dile getirilmiştir.
En son, ilim adamlarımızdan muhterem Prof.Dr. Mustafa Nutku Hocamızın okuma
rekoru kırmaya devam eden
bilimsel yazısı ile anlamak isteyenler için çok önemli ip uçları ortaya konmuştur.
Bu gün sizlere sunduğumuz bu yazımızda; ABD, AB ve Türkiye’de bu ürünlerin
tüketimi ile ilgili istatistik bilgiler, bu ürünlerde kullanılan katkı maddelerinin neden
olabildiği rahatsızlıklar, yine saygın bir araştırmacı olan Dr. Murat Kınıkoğlu’nun bu konu
üzerinde kaleme aldığı bir makalesinden alıntıladığımız çarpıcı ifadeler ve bilinçli bir
genç gurubun kola ve gazlı içeceklerde deneye dayalı tespitlerini içeren ve kamu oyuna
duyurmamızı istedikleri mesajlarını bulacaksınız. Bilhassa okul döneminin
başladığı şu günlerde, pek çok okulda bilinçsiz ve zararlı beslenme alışkanlıklarına
maruz bırakılan çocuklarımızın süte dayalı doğru ve sağlıklı beslenme
alışkanlıkları kazanmalarından sorumlu olan anne, baba ve okul yöneticilerinin
bu yazımızı ibretle ve dikkatle okumalarını öneririz.
GIDA RAPORU
Meşrubatçılar Derneği yetkililerinden alınan bilgiye göre, ülkemizde gazlı
içeceklerin oluşturduğu sektörde 39 marka bulunuyor ve 5 büyük ölçekli firma faaliyet gösteriyor.
2003 yılında 1 milyar 950 milyon litre olan gazlı içecek tüketimi, 2004 yılında
%15 artarak 2milyar400 milyon litreye ulaşmış. Bu tüketimin %67 sini kolalı içecekler,
%33 ünü ise sade ve meyve aromalı gazozlar oluşturuyor. Bu rakamlara göre Avrupa’da 6.cı,
kişi başına tüketim bakımından ise 23.cü konumda yer alıyoruz. AB’de kişi başına yıllık tüketim 71.7
litreyi bulurken, ülkemizde 33 lt civarında bulunuyor. ABD’de ise kişi başına yıllık tüketim
197 lt.dir. Buna karşılık ABD’de kişi başına yıllık süt tüketimi 200 lt. iken bizde sadece 18 lt.dir.
Gerçekleri yansıtmayan aşırı abartılı reklâmların yönlendirmesi, bilinçsiz beslenme alışkanlıkları,
yeni şeylere karşı hayranlık ve kamu kurumlarının halkı doğru bilgilendirmede gösterdiği acziyet,
ister fakir ister zengin muhitlerde olsun kola ve boyalı/boyasız, gazlı/gazsız içeceklere aşırı bir
düşkünlüğün oluşmasına sebep olmuştur. Kola ve renkli/renksiz gazozlar artık çoğu ailelerin
olmazsa olmaz içeceği haline gelmiştir. Sofraya oturulunca hemen bardaklara su
yerine kola, gazoz türü içecekler dolduruluyor.
Peki, bu gelişi güzel ve bilinçsiz alışkanlıklarımızın sağlığımıza ve dinî
hayatımıza zarar verebileceğini neden düşünemiyoruz?
Biz bu tür içeceklerde kullanılan katkı maddelerini bir defa daha toplu halde belirtmeye çalışalım:
KOLALI VE GAZLI İÇECEKLERDE KULLANILAN KATKI MADDELERİ:
Fosforik asit: E338
Gazlı ve çeşitli kolalı içeceklerde kullanılmaktadır. Ancak sağlık üzerindeki etkileri
tartışılmaktadır. Keskin bir tad sağlar ve diğer doğal benzer tad vericilere nazaran büyük
miktarlarda ve ucuzca elde edilebildiği için üreticiler tarafından tercih edilmektedir.
hastalığı riskini artırmaktadır. Fosfor fazlalığı, zayıf kemik yoğunluğuna yol açabilmektedir.
beslenme uzmanları, vücudun kandaki fosfor-kalsiyum iyonları arasındaki dengeyi
sürdürmeye çalıştığını belirtmektedirler. Fosfor fazlalığı oluşunca vücudun
kimyasal balans mekanizması bu dengeyi sürdürebil- mek için kemikteki
kalsiyumun dışarı çıkarılmasına yol açar. Neticede fosfor-kalsiyum fazlası
vücuttan dışarıya atılır ve geride gözenekli ve gittikçe zayıflayan bir kemik yapısı meydana gelir.
Kolalarda kullanılan Kafeinin de aynı sebeplerle son zamanlarda orta yaştaki
erkeklerde görülen zayıf kemik yoğunluğuna sebebiyet verdiği şüphesi üzerinde durulmaktadır.
Kafein:
Tüketimi, ekseriya kahve, çay, cola, çikolata, kakao ve son zamanlarda
ortaya çıkartılan enerji içecekleri ile olmaktadır. Kafeinin diğer yaygın kaynakları,
reçete gerektirmeyen ağrı kesiciler, soğuk preperatlar ve uyarıcı ilaçlardır.
Kafeinli maddelerin kullanımının sonucunda karakteristik etkiler, huzursuzluk,
sinirlilik, heyecan, uykusuzluk, yüz kızarıklılığı, fazla idrar ve sindirim şikâyetleri
gibi rahatsızlıklardır. Bu semptomlar bazı insanlarda, günlük 250 mgr ‘dan daha küçük
dozajlarda tezahür edebilir. Diğer bazılarında ise daha yüksek dozlarda oluşur.
Günlük 1gr ‘lık dozlara çıkılması halinde ise, kas seyirmesi, düşünce ve konuşmanın
rast gele akması, yorgunluk duymama ve fizikomotor acitasyonu oluşabilir.
Daha büyük dozlarda hafif duyumsal rahatsızlıklar, kulak çınlaması,
ışığın parlaması gibi rahatsızlıklar rapor edilmiştir. Kafeinin 10 gr’ı geçen
dozu ile, ani krizler, nefes alma güçlüğü ve ölümle sonuçlanmalar oluşabilir.
Alınan maddelerle girebilecek kafein miktarının kabaca hesabını şöyle yapabiliriz.
Bir bardak kahve yaklaşık 100-150 mgr kafein ihtiva eder, bir bardak çay yarısı kadar,
bir bardak kola ise 1/3 ‘ü kadar kafein ihtiva eder. Bir bardak enerji içeceğinde ise
yaklaşık 100 mgr kafein alınmış olur. Reçete ile satılan kafeinli ilaçlar bir bardak
kahvenin ihtiva ettiği kafeinin bir tam üçte biri ile bir buçuk arasında değişmektedir.
İstisna olarak migren hastalığı için kullanılan tabletlerin her biri
100 mgr kafein ihtiva ederler.
Kafein, sindirim sistemi ve kalp rahatsızlıklarının gelişmesine ve ağırlaşmasına neden olabilir.
Üst karın ağrıları, bazen peptik ülser ve kanamalar oluşabilir.
Ekstrem yüksek dozlarda ise ritim bozukluğu eklenebilir,
tansiyon düşer ve kan dolaşımı durabilir.
Diğer farklı Teşhisler: Manik olaylar, panik rahatsızlıklar, genel anksiety
rahatsızlıkları klinik raporlarda açıklanmıştır.
Boya Maddesi Karamel (E150):
Şekerin yavaş şartlarda 170 C dereceye kadar ısıtılması sonucunda elde edilir.
Başta kola olmak üzere çeşitli meşrubat, şekerleme, kek ve bazı hamur işlerinde boya maddesi olarak kullanılır.
Avustralya Hiperaktiv Çocukları Koruma Teşkilatı(HACSG)’na göre alerjik bünyeli
insanların kaçınmaları gerektiği ifade edilmektedir.
CO2 Gazı: E290
İnsan sağlığına zararlı bir gazdır. Meşrubatlarla aşırı miktarlarda alınması
halinde çeşitli rahatsızlıklara neden olur.
Kola ve diğer Aromalar:
Bütün aromalarda söz konusu olduğu gibi ara işlemlerde ve eritici ortamlarda
etil alkolün kullanılabilmesi önem taşımaktadır. Ayrıca, bu tür içeceklerde
TSE ve TÜRK GIDA Kodeksi de % 0.5 ‘e kadar alkol bulunabilmesine izin vermektedir.
Enerji içeceklerinde diğer önemli Katkı maddeleri:
Kafein, İnositol, taurine, carnitine, creatine gibi bir Müslüman için kökenleri ve sağlığa
zararları sebebi ile çok dikkat edilmesi gereken önemli katkı maddeleridir.
Taurine pankreas salgılarından elde edilen bir maddedir, carnitine ve creatine
hayvan kaslarından izole edilerek elde edilen maddelerdir. Kafein bitkiseldir
ve bu içecekte 80-150 mgr/340 gr içecek,yani 340 gr enerji içeceğinde 80ila 150 mgr
kafein bulunabilmektedir, taurin ise 1200mgr/ 340gr içecek miktarında bulunmaktadır.vs.
Karmin: E120
Renklendirici; böceklerden elde edilir; kozmetiklerde, şampoanlarda,
kırmızı elma sularında, şekerlemelerde ve diğer gıdalarda kullanılır;
hassas ve asmatik bünyelerde alerjik reaksiyonlara sebeb olabilir.
Ayrıca Hanefi mezhebine göre de haramdır.
Sünî Tatlandırıcılar: Aspartam E951, Asesülfan E950, Sakarin E954
Tatlandırıcıların diğer kullanım alanı ise toz ve sıvı içeceklerdir.
Bu ürünler’de; Aspartam, asesülfam ve sakarinin kombinasyonu kullanılmaktadır.
Şeker hastalarının kullanımı oldukça düşük olması ve kullanan insanların yaş
seviyelerinin yüksek olmasına rağmen alzaymer riski oluşturduğu bildirilmektedir.
Fakat içeceklerde kullanımı, özellikle aspartamın içinde bulunan fenil alalin
isimli amino asitin çocukların zeka gelişimlerini olumsuz etkilediği klinik deneylerle kanıtlanmıştır.
.” Dünyaca kararlarına itibar edilen FDA ‘nın Aspartamlı ürünler
için yaptığı açıklama ise şöyle:
“Dikkatle kontrol edilmiş klinik çalışmalar aspartamın allergan olmadığını
göstermektedir.Ancak,fenyl alilin’ni vucutta yok edecek enzimi üretemeyen ve
kalıtım yolu ile geçen genetik hastalık Phenylketanuria(PKU)’lu insanlar ve
kanında yüksek seviyede fenyl alilin bulunan hamile kadınlar aspartam
konusunda probleme sahiptirler..Çünkü, onlar aspartamın bileşenlerinden
biri olan amino asit fenyl alilin’i effektif olarak metabolize edemezler.
Vücut sıvılarındaki bu amino asitin yüksek miktarları,beyin tahribine sebep olabilir.
Bu sebeple,FDA aspartam ihtiva eden bütün ürünlerin etiketlerinde fenyl alilin
ihtiva ettiğinin açıkça yazılmasının gerektiğini hükme bağlamıştır”
Evet, katkı maddeleri ile ilgili bu bu bilgiler, bu içecekleri sürekli olarak
tüketen insanlarımız için nasıl bir risk meydana getirdiklerini çarpıcı
bir şekilde ortaya koymaktadır
Geçen ay Akşam gazetesinde, konunun uzmanı olarak Dr. Murat Kınıkoğlu’nun da
enfes bir makalesi yayınlanmıştı. Burada, özetle: “Çeşitli muhitlerde yaşayan aileler
arasında bir araştırma yapılsa, süt içmeleri gereken çağda kola veya boyalı gazozlar
içerek vücutları zehirlenen beyaz suratlı, cılız on binlerce 'kola/gazoz' bağımlısı çocuk
bulunacağından eminim. (Keşke üniversitelerimiz bu araştırmalara ayıracak vakit bulabilseler.)
Çocuklar cılız; çünkü kolanın ve gazozların şekeri ile karınlarının doyduğunu sanıyorlar;
suratları beyaz, çünkü bu grup içeceklerin en büyük yan tesiri
bağırsaklardan demir emilimini engellemesidir.
Aşırı kola tüketimi ve kola bağımlılığı yalnız bizim değil zengin ülkelerin de sorunu.
Fark şurada; yıllık süt tüketimi kişi başına 200 litre olan
Amerikalının sofrasında bir de kola olmasının önemi yok ama onların onda biri
kadar bile (18 litre) süt tüketmeyen ülkemizin çocukları için çok büyük önemi var.
Zaten yeterli protein alamayan, et yemeyen, süt içmeyen çocuklarımız
bir de midelerini kalorisi zengin ama beslenme değeri düşük gazozla
şişirince ilerde kavruk, zayıf, kısa boylu insan tipleri ortaya çıkıyor...
Çocuğunuza verebileceğiniz en büyük zarar onu devamlı
bir kola ve gazoz içicisi-kola ve gazoz bağımlısı yapmanızdır.
Bu kötü alışkanlıktan onu korumanızın en sağlam yolu ise evinize
kola ve gazlı içecekler sokmamaktır. Renkli içecekler, her gün alınan,
yemek masasının devamlı içeceği olmamalı. Bazılarının yaptığı gibi,
buz gibi kolayı kafaya diktikten sonra çocuğuna 'Ama yavrum sen içme zararlıymış...'
diyenlerden de olmamalısınız. Unutmayın 'evde çocuk varsa' sofranızda
devamlı bulunması gereken tek içecek; su ve süt olmalıdır.
Dünyanın en yararlı içeceği SÜTTEN KORKMAYIN.
Yaşlandıkça insanların kalsiyum ve D vitaminine olan ihtiyacı artar,
bu nedenle süt, yalnız çocukların değil erişkinlerin ve yaşlıların da temel gıdasıdır.
Haziran 2005, Journal of Epidemiyology and Community
Health dergisinde yayınlanan bir makalede, Araştırmacıların
665 kişiyi tam 20 yıl boyunca süt içme ve diğer alışkanlıkları açısından
günlük takibe aldıklarını, katılanların her 5 yılda bir tam sağlık
kontrolünden geçirilerek EKG ve diğer laboratuvar tetkiklerinin yapıldığını.
Bir grup tam yağlı süt içerken kontrol grubundaki diğer kişilerin
ise yarım yağlı veya tam yağsız süt içtiklerini, çalışmanın sonucunda
'tam yağlı süt içenlerde' ki kalp damar hastalığı ve felç geçirme oranının
'az yağlı veya yağsız süt içenlere' göre DAHA DÜŞÜK olduğu görülüyor.
Yani bugüne kadar bize öğretilenlerin tam tersi bir sonuç çıkıyor. Araştırmacılara göre
'Tam yağlı sütün zararlı olduğu görüşünün yeniden
tartışılması ve yağlı sütün diyetimiz içinde layık olduğu
yeri alması için çalışılması' gerekmektedir.”
İfadeleri ile konunun önemi vurgulanmıştır.
Dr Murat Kınıkoğlu’nun şu çarpıcı ve acı tespiti ise ibret vericidir;
”Şuna inanıyorum ki süt; köylü Memet efendinin ineğinin
memesinden değil de uluslararası bir firmanın fabrikasından çıkan
(formülü gizli!) %500 karla satılan bir içecek olsaydı şu an hepimiz süt içiyor olurduk.
Devletin, köylüden soframıza gelirken üç misli kârla satılan
sütün halka daha düşük fiyatla ulaşması için gerekli tedbirleri alması lazımdır..” Özetlersek;
1.Çocuklarımızı renkli/renksiz gazozlardan (ve son günlerin modası
enerji içeceklerinden) uzak tutup, onlara süt içme alışkanlığı kazandıralım..
2.Mutlaka her gün bir bardak süt içmeye çalışalım...Bilimsel verilere dayalı bu açıklamalarımızdan sonra,
bir gurup gencin deneylere dayalı olarak hazırlayıp,
kamu oyuna da duyurmamızı isteyen ve elektronik posta ile bize
gönderdikleri mesajı okumanızı tavsiye ediyoruz.
“COLA ve Faydaları!!!
Büyük olasılıkla az sonra okuyacağınız birçok şeyi siz zaten daha
önceden biliyordunuz. (!) Ya da bilmeyenler "hadi canım, saçmalık " diyeceklerdir.
Eğer öyle olduğunu düşünüyorsanız, burada anlatılanlara inanmadıysanız denemesi bir cola parasıdır. Yani markası ne olursa olsun, bir kutu Cola yeterli
Gelelim COLA ile ne gibi pratik işler yapabileceğinize:
TUVALETİ TEMİZLEMEK İÇİN:
Bir kutu kolayı veya gazozu klozetin içine dökünüz.
Bir saat kadar bekleyiniz ve sifonu çekiniz. Koladaki sitrik asit helâ taşındaki lekeleri yok edecektir.
KROM TAMPONLARDAKI PAS LEKELERINI YOK ETMEK İÇİN:
Arabanın tamponunu Cola''ya veya gazoza batırılmış bir sigara paketinin
içindeki alüminyum folyosuyla iyice ovunuz. Tertemiz olacaktır.
AKÜ KUTUP BAŞLARINDA ÇAPAĞI TEMİZLEMEK İÇİN:
Bir kutu kolayı veya gazozu kutup başlarına dökün ve bütün çapak yok olsun.
PASLANMIŞ BİR CIVATAYI SÖKMEK İÇİN:
Kolaya veya gazoza batırılmış bir bezi bir kaç dakika paslı cıvataya uygulayınız.
Bir kaç dakika sonra rahatlıkla dönecek ve çıkacaktır.
ELBİSENİZDEKİ YAĞ LEKESİNİ ÇIKARMAK İÇİN:
Bir kutu kolayı lekeli giyeceklerin üstüne boşaltın,
deterjanı ekleyin ve her zaman yıkadığınız gibi yıkayın.
Cola yağ lekelerinin yok olmasına yardım edecektir.
Ayrıca araba ön camlarındaki her türlü kuş pisliği,
yapışan sinekler veya ağaçlardan dökülen toz , polen,yapışkan maddelerin
çıkarılması için en iyi madde COLA’lı içeceklerdir.
2001 yılında Delhi Üniversitesinde "kim daha fazla Cola içecek"
diye bir yarışma yapıldığında, sekiz litre Cola içerek kazanan ve
10 dakika içerisinde herkesin gözü önünde ölen kişinin haberini duymuşsunuzdur.
Neden öldü? Çünkü çok fazla karbondioksit almıştı ve kanında yeterli oksijen yoktu.
Başka bir örnek: Kırılmış dişinizi bir şişe Cola''nin içine koyun ve 10 gün sonra bakın...
Diş 10 günde büyük oranda erir. Halbuki dişler ve kemikler ölümden sonra bile en
fazla dayanabilen organlarımızdır. Bir şişe kola içerek
midenize ve dişlerinize ve bağırsaklarınıza ne yaptığınızı bir düşünün...
Hindistan’da çiftçiler coladan ekstre yapıp haşerelere karşı kullanıyorlar.
Haa... isterseniz bu çok kuvvetli temizleyicinin geriye kalanını içersiniz.
Bakın bu da bir fayda. Fayda ise eğer??? :) Peki nedir bu
Cola'nın bu kadar zor temizliklerde bile kullanılabilmesinin sebebi?
Cola'nin ortalama pH değeri 3.4 tur. Bu asidide dişleri ve kemikleri
eritmek için yeterlidir.Temizliklerde bu kadar etkili olmasının sebebi budur.
Aslına bakarsanız Cola ve gazozlarla dünyada kimsenin tavsiye edemeyeceği kadar
KARBONDİOKSİT içiyoruz. Hani şu dışarı atmak için devamlı nefes alıp verdiğimiz,
atmak için uğraştığımız KARBONDİOKSİT! Peki, bunları niye
yazdık ve niye herkes okusun istiyoruz? Bu Cola ile ilgili gönderilen
yazı; genç bir grubun ortak platformlarda aldıkları bir kararın ürünüdür.
Bu yazı İnternet üzerinden gönderilerek yayılması amaçlanmıştır.
Zaten onlar da büyük kartellerden boyalı medyadan ya da yaz
eylemcisi kimi sivil toplum örgütlerinden destek beklemiyorlar.
Bu kadar zararlı bir içecek nasıl olurda bu kadar bilinçsizce
tüketilebilir ve ikisi Amerikan firması olmak üzere bu şirketler bu kadar kâr elde edebilir?
İşte bu bilinçsizliği önlemek için çevrenize,
sevdiklerinize ve özellikle çocuklarınıza bunları anlatın.”
Namazla İlgili Hadisler2
Hz. Peygamber (sav)`in şöyle söylediğini işittim: "Sizden birinizin kapısının önünden bir nehir aksa ve bu nehirde hergün beş kere yıkansa, acaba üzerinde hiç kir kalır mi, ne dersiniz?" "Bu hal," dediler, "onun kirlerinden hiçbir şey bırakmaz!" Aleyhissa
18 Haziran 2007 Pazartesi 08:59
Ravi : Ebu Hureyre Hadis : Hz. Peygamber (sav)`in şöyle söylediğini işittim: "Sizden birinizin kapısının önünden bir nehir aksa ve bu nehirde hergün beş kere yıkansa, acaba üzerinde hiç kir kalır mi, ne dersiniz?" "Bu hal," dediler, "onun kirlerinden hiçbir şey bırakmaz!" Aleyhissalatu vesselam: "İşte bu, beş vakit namazın misalidir. Allah onlar sayesinde bütün hataları siler" buyurdu.
HadisNo : 2318
Ravi : Sa`d İbnu Ebi Vakkas Hadis: İki erkek kardeş vardı. Bunlardan biri öbür kardeşinden kırk gün kadar önce vefat etti. Resulullah (sav)`ın yanında bunlardan birincisinin faziletleri zikredildi. Bunun üzerine Efendimiz (sav): "Diğeri müslüman değil miydi?" diye sordu. "Evet, müslümandı ve fena da değildi!" dediler. Aleyhissalatu vesselam: "Öldükten sonra, namazının ona ne kazandırdığını biliyor musunuz? Namazın misali, sizden birinin kapısının önünde akan ve her gün için beş kere girip yıkandığı suyu bol ve tatlı bir nehir gibidir. Bu (nehrin) onun üzerinde kir bıraktığını göremezsiniz, öyleyse, siz ona namazının neler ulaştırdığını bilemezsiniz."
HadisNo : 2319
Ravi : Ebu Ümame Hadis : Resulullah (sav) ile beraber mescidde idik. O esnada bir adam geldi ve: "Ey Allah`ın Resulü, ben bir hadd işledim, bana cezasını ver!" dedi. Resulullah adama cevap vermedi. Adam talebini tekrar etti. Aleyhisalatu vesselam yine sükut buyurdu. Derken (namaz vakti girdi ve) namaz kılındı. Resulullah (sav) namazdan çıkınca adam yine peşine düştü, ben de adamı takip ettim. Ona ne cevap vereceğini işitmek istiyordum. Efendimiz adama: "Evinden çıkınca abdest almış, abdestini de güzel yapmış mıydın?" buyurdu. O: "Evet ey Allah`ın Resulü!" dedi. Efendimiz: "Sonra da bizimle namaz kıldın mı?" diye sordu. Adam: "Evet ey Allah`ın Resulü!" deyince, Efendimiz: "Öyleyse Allah Teala hazretleri haddini -veya günahını demişti- affetti" buyurdu.
HadisNo : 2320
Ravi : Enes Hadis : Ben Resulullah (sav)`ın yanında idim. Bir adam huzuruna gelerek: "Ey Allah`ın Resulü," dedi, "ben bir hadd (suçu) işledim, cezasını tatbik et!" Resulullah (sav) adama (birşey) sormadı. Derken namaz vakti girdi. Resulullah`la birlikte o da namaz kıldı. Aleyhissalatu vesselam namazını tamamlayınca, adam yanına geldi ve: "Ey Allah`ın Resulü!" dedi, "ben hadd (çeşidine giren bir suç) işledim. Bana Allah`ın Kitabını tatbik et!" Efendimiz: "Sen bizimle birlikte namazını eda etmedin mi?" diye sordu. Adam: "Evet!" dedi. Efendimiz: "Öyleyse git. Zira Allah, senin günahını affetti" veya -hadd`ini affetti-" dedi.
HadisNo : 2321
Ravi : Asım İbnu Süfyan es-Sakafi Hadis : Anlattığına göre, bunlar Selasil gazvesine gitmişler. Fakat fiilen gazveye iştirak edememişlerdi. Bunun üzerine kendilerini Allah yoluna verdiler. Sonra Hz. Muaviye (ra)`nin yanına döndüler. Hz. Muaviye`nin yanında Ebu Eyyüb el-Ensari ve Ukbe İbnu Amir vardı. Asım: "Ey Ebu Eyyüb!" dedi. "Bu sene gazveyi kaçırdık. Bize, (bunun telafisi için bir çare) haber verildi. Buna göre, kim dört mescitte namaz kılarsa, günahları affedilirmiş." Ebu Eyyüb: "Ey kardeşimin oğlu!" dedi, "Ben sana bundan daha kolayını haber vereyim. Ben Resulullah (sav)`ın şu sözünü işittim: "kim emredildiği şekilde (mükemmel olarak) abdestini alır, emredildiği şekilde namazını kılarsa, önceden yapmış olduğu (kusurlu) ameli sebebiyle affolunur. Ey Ukbe! (Resulullah`ın tebşiri) böyleydi değil mi?" Ukbe: "Evet!" dedi.
HadisNo : 2322
Ravi: Ukbe İbnu Amir Hadis : Resulullah (sav)`ın şöyle söylediğini işittim: "Rabbin, koyun güden bir çobanın, bir dağın zirvesine çıkıp namaz için ezan okuyup sonra da namaz kılmasından hoşlanır ve Allah Teala hazretleri şöyle der: "Benim şu kuluma bakın! Ezan okuyor, namaz kılıyor, yani benden korkuyor. Kasem olsun, kulumu affettim ve onu cennetime dahil ettim."
HadisNo : 2323
Ravi : Huzeyfe Hadis : Resulullah (sav)`ı herhangi bir şey üzecek olursa namaz kılardı.
HadisNo: 2325
Ravi : Abdullah İbnu Selman Hadis : Abdullah İbnu Selman, Resulullah (sav)`ın ashabından birisinden naklediyor: Hayberin fethedildiği gün bir adam Hz. Peygamber`e gelerek: "Ey Allah`ın Resulü, bugün ben öyle bir kar ettim ki böyle bir karı şu vadi ahalisinden hiçbiri yapmamıştır" dedi. Efendimiz: "Bak hele! Neler de kazandın?" diye sordu. Adam: "Ben alıp satmaya ara vermeden devam ettim, öyle ki üçyüz okiyye kar ettim" dedi. Aleyhissalatu vesselam efendimiz: "Sana karların en hayırlısını haber vereyim mi?" diye sordu. Adam: "O nedir, ey Allah`ın Resulü?" dedi. Efendimiz açıkladı: "(Farz) namazdan sonra, kılacağın iki rekattir."
HadisNo : 2326
Fas Ravi: Enes Hadis : Bana kadın ve güzel koku sevdirildi, gözümün nuru namazda kılındı.
HadisNo : 2327
Ravi : Rebi`a İbnu Ka`b el`Eslemi Hadis: Ben Resulullah (sav) ile beraber gecelemiştim, kendisine abdest suyunu ve başkaca ihtiyaçlarını getirdim. Bana: "Dile benden (ne dilersen)!" buyurdu. Ben: "Senden cennette seninle beraberlik diliyorum!" dedim. Bana: "Veya bundan başka birşey?" dedi. Ben: "Hayır, sadece bunu istiyorum!" dedim. "Öyleyse kendin için çok secde ederek bana yardımcı ol!" buyurdu.
HadisNo : 2328
Ravi : Ma`dan İbnu Ebi Talha el-Ya`meri Hadis : Resulullah (sav)`ın azadlısı Sevban (ra)`a rastladım. Kendisine: "Bana bir amel söyle de onu yapayım. Allah da onun sayesinde beni cennetine koysun" dedim. -Veya şöyle demişti: "Dedim ki: "..Allah nezdinde en hayırlı ameli bana bildir."- Sevban sükut etti. Sonra ben tekrar aynı şeyi sordum. O yine sükut etti. Ben üçüncü sefer sordum. Sonunda dedi ki: "Aynı şeyleri ben de Resulullah (sav)`a sormuştum. Bana şu cevabı vermişti: "Çokça secde yapman gerekir. Zira sen secde ettikçe, her secden sebebiyle Allah dereceni artırır, onun sebebiyle günahını döker." Ma`dan der ki: "Sonra Ebu`d-Derda`ya geldim. Aynı şeyi ona da sordum. O da Sevban`ın bana söylediğinin aynısını söyledi."
HadisNo : 2329
KÜTÜB-İ SİTTE
April 22  Anladım, aşkın ardına düşünce seni. Nisan’ın avuçlarımıza bırakıverdiği müjdeyi... Günler seni solukluyor şimdi... Firavunların bile bir şeyler beklediği o kapı, sonuna kadar açılıyor şimdi. Kalplerin çiçeklenme zamanı şimdi... Ömür defterinden tertemiz bir sayfa açıp, gül kokulu notlar düşme zamanı şimdi... Fazlalıkları atma zamanı, topraktan, sudan, çocuklardan, ağaçlardan ve oruçtan af dileme zamanı şimdi... Bir yetimin gözyaşlarını silme, merhametle beraber kazınan yüreklere merhamet etme zamanı şimdi... Duaların göğe çıkma zamanı şimdi... Muhammedsiz muhabbette susma zamanı şimdi... Taşlaşmış yüreklerimizi taşımaktan yorulmuş, dönmeye mecali kalmamış dünyanın aklanma, hafifleme zamanı şimdi... Dikenlerin bile bir hoş, gayrı gül kokma zamanı şimdi... Hira’nın mahzunluğunu üzerinden atma zamanı şimdi... Affa layık birileri vardır hala yeryüzünde, seni sevenler sayesinde aklanıyor yerküre, onları bulma zamanı şimdi...
Anladım; seni sevmek de zor, yazmak da... Rüyalarıma girmedin, gözüme rengini vermedin, soluğuma karışmadın hala... Kelimelerimi sevgiye batırıp çıkarıyorum, cümlelerimi sevginle kuruyorum ama sevgimi anlatamıyorum sana... Hırkanı, sakalını koruduğum kadar sahip çıkamıyorum manevi mirasına... Adını aramıyorum -günün hastalıklarına ait kirlilikte- kıyına vardığımda...
,Tanımlamaya elverişsiz bir yolculuğa çıksam, içimin nadaslı tarlalarında, yüreğim filtreden geçebilse Ramazan’da, elimden tutsa rahmet melekleri, her gün bir hücrem arınsa. İman sancısını bir nebze olsun hissedebilsem yüreğimde...“Özlenenle” özleyenin bitimsiz vuslatı biter mi? Yaşamın anlamı canlanır mı? Kalbin gün dönümü başlar mı?
"La" ile yıkıp, "illAllah" ile inşa etsen yepyeni bir hayatı. Ya da senin rolünü oynasak hiç olmazsa, toplasak sokaklardan Ebu Zer’leri, uzatsak ellerimizi çağın yetimlerine, zedelerine... Güneş gibi yalnız güvercinlerin değil, sırtlanların üzerine de doğsak. Yarasalar bile yok edemese ışığımızı... Senede bir gün girer miydin rüyalarımıza?
Sana ne dost, ne yar, ne sırdaş diyeceğim.
Sana hem dost, hem yar, hem sırdaş diyeceğim.
Anladım; bir gün kokladığım gül kokusu sonuncusu olacak. Para için hayatını harcayanlar, karşılığında daha kıymetli bir şey alamayacak. Mezar taşı önünde kırılan hayal, hayalden sayılmayacak. Ben kendime ağlarken Uhud da bize ağlayacak. Milyonlarca yürek, milyonlarca koku, milyonlarca heyecan, milyonlarca yaşanmışlık... gibi herkes soğuk ve dar rakamların içine sıkışabilir bir hal olacak. Nice kaprisler, hırslar nefretleri gözkapaklarının gerisinde sıralanacak, ödünç alınan renkler, gülüşler iade edilecek. Borç alınan bakışlar verilecek. Bin birlik bire inecek, çokluk tekleşecek. Tüm insanlar aynı safta dizilecek. Başkalarını kalbinde yaşatacağını söyleyenlerin bu kalpleri sessizleşecek...
Anladım; hiçlikten geldik, her şeye uğradık. Sadece her şeyin alnına bir “Niçin?” sorusunu yapıştırmak için. Yokken niye var edilmişiz, her şey bir hiçken neden her şey olmuş?
Anladım; tatlı bal bize zehirli bir sineğin eliyle yedirilir. İpek, elsiz bir sineğin eliyle giydirilir. Elektronlar fırıl fırıl dönerler yörüngelerinde.
Anladım; kir ve çöp yeryüzüne insanla gelir. Büyüyünce doktor olmak isteyen çocuklar, büyüyünce cellat olur. Miras için babalarını, kalpleri için sevdiklerini, ilkeleri için kendilerini öldürür.
Anladım; kötü bakan, Yusuf’u çirkin görür ve iskemlenin ayağına vurmak kıymetlenir. Karanlığı sevenler ışığa hasetlenir. Vahşi hayvanlar hiç olmasa vahşiliğini bilir. Anladım...
Anladım; dayatmadan başka dil bilmeyen soğuk bakışların önünde Ammar’ın (r.a.) kırgın yüreğinden değil, çatlamış dudağından içeriksiz bir reddiye çıkmıştı. Sonra içinde bir deprem yaşayan Ammar (r.a.)’ın Efendimize koşuşu.. ve Efendimizin Ammar (r.a.)’ın yüreğine bıraktığı o muştu: "Yüreğini dinle, duy sesini bak ne diyor?" Peki benim kalbim kimi söylüyordu. Kalbimin efendileri cesetlerimizin üzerinde piramitler inşa ediyordu. Yüreğimiz sahipsiz kaldıkça, sahiplerimiz daha çok cefa ediyordu. Ağızlarımız açılıp, dişlerimiz, göz kapaklarımız kaldırılıp gözlerimize bakılıyordu. Biz şükrediyorduk, burnumuza kanca takıp sokaklarda gezdirmiyorlardı. Sahi gezdirmiyorlar mıydı?
Anladım; pencereleri açılarak havalandırılmayan bir ev, ağır ağır örümcekleri karşılıyor. Kapağı açılmayan küp yosunlara kucak açıyor... Senin hicret ettiğin kalp duruyor. Çölde balıklar yüzerken, Boğaz’da kelimeler kuruyor. Ay’ı koparılmış gök gibi, aşılı bir omuz gibi yerin hala duruyor. Avucu veren istememizi istemiş. Kalpler seni istiyor. "Sevgili, en sevgili, ey sevgili seni bekleyemedim ben. Uzatma dünya sürgünümü.” diyen bir dil ver bana... "Seni çağıracak bir ses ver bana" diyor.
Anladım; kolay anlatılıyor 63 yıl, kolay yazılıyor, kolay yaşanmıyor oysa... Demek ki yanımızdasın, helak olmadık hala... Minicik gövdesiyle, Kaf dağını taşıyor, toz kanatlı kelebek... Ve biz çağın modern Ebu Cehillerinden daha çok üzüyoruz seni... Kimimiz Züleyha’ya yenik, kimimiz saraya... Ne sabır kaldı Eyüp’ten, ne Lokman’dan öğüt... Zulüm baş tacı... Sen parladıkça biz kararıyoruz... Ama yine de anlat! Ellerimizi bağlayacak mıyız yoksa iki yana mı sallayacağız? Herkes göz ucuyla birbirine bakıyor, önümüzdekiler şaşkın, yanımızdakiler de... Bu durumda eller havaya mı kaldırılmalı "affet" mi demeli, anlat...
Anladım; dünyanın güneş sisteminin diğer hayatsız, neşesiz gezegenlerinden farkı Sen... Dokunduğu her şeyi merhametiyle altına çeviren Sen... Sözlerini sevgi ipliğiyle teğelleyen Sen... Nisanın canlılık, kainatın yaratılış sebebi Sen... Aşkın, vefanın sembolü Sen... Menekşenin mor kalbine giren Sen... Firavun ruhluya, Nemrut kafalıya bile dua eden Sen..." Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun" dedirten Sen... Tufan bulutlarıyla aramızdaki tek set Sen... Aydan önce doğan ay Sen... Çölde açan bir gül Sen, rengi solmaz, kokusu tükenmez bir gül... Bizi bu çağa karşı dik tutacak olan Senin kokun. Yel essin Ya RasulAllah... Kokun gelsin... Anlayana...
Sevda sahilinde uzunca bir yol yürüdüm. Uzadı yollar, vuslat hep uzadı. Gölgeler sarp dağlar oldu önümde. Ayağıma sevgilerden, taşlar gelip yürüdü. Ben yürümeyi hiç bilemezdim, Sen önümde, hep önümde yürümeseydin...
April 21
- NEDEN BABA
Yıl 2060
kızım 18,
ben 47 yaşındayım...
'Baba bizim bayrağımızda sizin zamanınızda Ay-yıldız varmış neden
şimdi haç işareti ve anlamını bilmediğim renkler var?
2 arkadaş okulda tavan arasında eski bir atlas bulmuştuk, o atlasta
gördük daha önce Edirne'den Kars'a kadar Türkiye toprağı imiş, şimdi neden
o haritanın 1/5'ine Türkiye diyoruz?
Eskiden her mahallede 1–2 cami varken, şimdi neden her ilde bir cami
var, dedem bahsetmişti daha önce ezan denen bir şey varmış, günde 5 defa
camilerden okunurmuş şimdi bu çan sesleri ne baba?
Filistinlilerin zamanında topraklarını parça parça satarak İsrail'in
kurulmasına sebep olduklarını hiç mi bir yerde okumadınız da, topraklarımızı
sattırıp şimdi bu ufacık alana bizi hapsettiniz? Siz atalarınızdan böyle mi aldınız bu toprakları? emaneti böyle mi korudunuz? Günden güne topraklarımız satılırken siz uyuyor muydunuz baba?
Baba küçükken herkesin beni Ayşegül diye çağırdığını hatırlar gibiyim
şimdi neden bana Angel diyorlar, beni kulağıma Angel ismini ezanla sen mi
söyledin?
Bizim evin önünden tanklarla geçen Amerikan askerleri kim baba? Her gün bize hakaret ederek ve sizi her gördükleri ye! rde coplayarak demokrasi! mi getirdiler baba? Bize okulda demokrasinin tanımını daha farklı öğretiler sanki
Elime geçen gün bir kitap geçti baba, senin gençliğinden kalan. Biz Ankara'ya taşınmazdan önce memleketimizin ismi Gaziantep'miş ve 6317 şehit vererek 'Gazi' lik ünvanını kazanmış. Neden şimdi oraya kürdistan diyorlar baba. Baba hani sizlere kürtlerle Türkler kardeştir demişler, peki kardeşlerim neden bizi öldürüp ülkemizde ayrı devlet kurdular.
Baba o kitapta Atatürk diye birinden de bahsetmişti. O her kimse 1933'te Bursa'da bir nutuk vermiş, ben şimdi bile ne kastettiğini anlayabiliyorken, sizin gençliğiniz bu kadar mı cahildi de o uyarıları dikkate almadınız?
Şimdiki kürdistan toprağında yer alan Süleymaniye'de askerimizin başına çuval geçirmişler ve sen o dönemde gençtin, hiç mi kanın donmadı baba? Neden hesap sormadınız? Bunları görmezden gelen yöneticilerinize?
O az önce bahsettiğim Atatürk size bir hitabe yazmış ve sizi hain yöneticilere ve uşaklara karşı uyarmış ve hitabenin sonunda da 'Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur' demiş. Baba kanınız o kadar bozuk mu ki ülkemizi bu hale getirenlerin yakasına yapışmadınız?
Baba Türkiyeli ne demek? Biz Türk çocuğu değil miyiz? Soyumuz belli değil mi bizim? O kitapta okumuştum 'Ne mutlu Türküm diyene' yazıyordu. Peki, baba ben neden mutlu değilim? Türküm demek suçsa ve kötü bir şeyse siz eskiden neden söylerdiniz?
Baba biz Kurtuluş Savaşı denen bir şey yaşamışız. Kitaba göre dünyanın gördüğü en şanlı savaşmış ve o savaşta 4 milyon şehit vermişiz. Madem bu vatandan bu kadar kolay vazgeçecektiniz de neden o kadar şehit verdiniz?
Hiç mi kitap okumadınız? Hiç mi sizi uyaran olmadı, hiç mi göremediniz ülkemizin peşkeş çekildiğini? eğer farkında olduysanız ve duygusuzca evinizde oturduysanız sizin o hainlerden ne farkınız kaldı? Allah'ın huzuruna hangi yüzle çıkacaksınız baba. 'Vatan sevgisi imandandır' diye bir hadis varken hadi diyelim ki Türklüğünüzden vazgeçtiniz bari İslam'ın emrine uysaydınız.
Senin eski cd'lerden dinledim baba, bizim de bir İstiklal Marşı'mız varmış. O marşı yanlızca körü körüne mi ezberlediniz? Atalarımız sizi her fırsatta uyarmış, demiş ki 'Ey Türk titre ve kendine dön'. Baba ne zaman titreyeceksiniz? Ankara'yı da kaybettikten sonra mı? Bundan 13 yıl önce titremediyseniz eğer artık hiç bir şey titretemez sizi.
Baba sen son bağımsız olan Türkiye Cumhuriyetini gördün.'Ya devlet başa, ya kuzgun leşe' diyebilecek bir Hasan Tahsin, bir Şehit Şahin, bir Sütçü İmam yok muydu aranızda? Yazıklar olsun baba sizin gençliğinize!
Bu günleri göreceğime hiç doğmasaydım baba. Türklüğünüzden utanmadınız hiç olmazsa insanlığınızdan utansaydınız baba. Bu vatan göz göre göre altınızdan kayarken hiç olmazsa ŞEREFİNİZLE ÖLEMEDİNİZ Mİ?
PKK'YA KARŞI BİR DAMLA BİLE OLSA DÜŞMANLIĞIN VARSA BU MESAJI HERKESE İLET
Savaş resmen başlamış bulunmaktadır!!! Hala boğazından coca-cola geçebiliyorsa hala mcdonald s ta hamburger yiyebiliyosan hala marlboro içiyosan!! Lanet et kendine! Kökenin ne olursa olsun ŞEHİTLERİMiZE üzülüyorsan Amerika ya para verip pkk'ya silah yollamalarına izin verme!!! Toplu boykot hareketi zamanı hepimiz birlik olalım!!! Eğer biraz vatanını seviyorsan şehitlerimiz için bunu herkese gönder....
Ya Rabbe'l-âlemîn ve ya Ekrame'l-ekramîn ve ya Erhamer'r-râhimîn!
Yüce nezdinden göndereceğin bürhanlarla bizi te'yîd buyur..
hakkı-hakîkati, selim ve sâlim aklı ve apaçık beyanı her zaman
yol arkadaşlarımız eyle.. ulu katındaki ulvî sırların perdesini
bizim için de aralayıver..
ne olur, gözlerimizin nuru muhlis ve muhlas kullarına
gösterdiğin güzellikleri bize de göster.. rahmet hazinelerini
bizim için de aç, aç ve bizi bırakma başkalarına muhtaç!

Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı,
Ben beni terk eyledim gördüm ki ağyâr kalmadı
(Paylaşımın için saol Üzeyir kardesim.
Rabbim razı olsun...)  hüzün...H yorgun he..Ü...incecik bir dehliz,ucu en derinimize inen.
Hüzün,z ve ü.h ve n;ALLAHın yaratma harikalarından biridir bu kelime.. ''hüzün''denince akla ''gam''gelir,hüzün değil.gam ağırdır,koyudur.
hüzün ince ve narin yanını temsil edemez.üzüntü gelir.geçicidir.ucuzdur;
hüznün asil ve paha biçilmez oluşuna yakışmaz... evet hüzün hem gam,keder,üzüntü,sıkıntı,endişe,vehim,
korku ve nihayet suskunluktur,hem de hıçkırıktır,haykırıştır,sorgudur.yargıdır,
umuttur incecikten ve nihayet fısıltıdır,gözyaşıdır. hüzün biraz isyandır,biraz rıza;biraz gözlerini kaçırmaktır,
biraz yüreğini sunmak...
hüznü ellerinde oyuncak ederse insan0başına taç etmek varken;
yazık olmuş demektir hüzne ve insana. keder denilse,keder laubalidir,yapışkandır,yüzsüzdür;ama hüzün,dedim ya,
asildir,peygamber soyludur,mübarek bir taçtır ki,ancak sahibinin başına tam olur.
beyaz papaatyadan değil,ay ışığından örülmüştür.bu yüzden sarartır insanın benzini,
gözlerinin altı kararır bu yüzden.yıpratır bazen,bolca gözyaşı döktürür,
saçlarına ak düşürür;ay ışığındandır o.... hüzün mübarektir,veluddur. hüzün vakurdur,onurlu ve dürüst... ebru teknesinin içinde alevlendirilmiş bir pembe beyaz gül gibi...beyaz ateş gibi...
acısı yüreği kavursa da sevdası eksik olmaz onun. hüznün gecesi ağırdır.hüznün gece hali ağırdır.
nefes alırsın oksijen değil civa dolar ciğerlerine...
onu yazacak kalemin beli bükülür... hüzün ki en çok yakışandır bize. hüzün zordur. ve VAHŞİnin hüznü..kolay mıdır'gözüme görünme'sözüne muhatap olmak,
kolaymı herkes göz göze diz dizeoturabilirken;ancak sütunların,
duvarların gerisinden bakabilmek...
ne derdine açabilir ne sevincinipaylaşabilir;hep kamufle,hep perde,hep aracı..
.ama o kamil bir hüzünle taşıyor HAMZAYI vuran mızrağı,bir gün yalancı peygamberi
vurduğunda gülüyor hüznün bu en acınası mülkü... Hüzün deyünce hüzünler kulubesi akla gelmez mi?
YAKUP peygamber gönle düşmez mi?''bana düşen sabr ı cemildir''diyen,
ağlamaktan gözlerine gece inen baba...demek ağlamanın bu türlüsü sabra mani değil...
sabrın bu türlüsüne de hüzün diyelim biz.. dirayet de hüznün vasıflarındandır.EYYUP aleyhısselam gıbı şeytanı ayak seslerinden
tanımak nefesinden kokusundan tanımak fitne karşısında gün gibi aydın olmaktır. hüzün sızıdır.ince keskin sivri...varla yok arası...parlak ve göz alıcı,anlık ve güçlü..
ne şimşek ne yıldırım,ne gök gürültüsü hüzün melezdir.tefekkürle tedebbürün kendisi esmer,bahtı ak evladıdır.
asaletini tefekkürden,
metanetini tedebbürden almıştır. hüzün su gibidir.azizdir.şerefli ve nadir...hem herşeye yeter,hem her yeri doldurulamaz.
temizler,kirlenir.arşa yükselir,bir ah kanat olur ona,temizlenir,iner solgun gönüllere... ''hüzün dostumdur''buyurmuş hüzün Peygamberi(sav)ömrü hüzünden sağılmış yetim...hira,hicret,İBrahim,taif,uhud,ifk,NE YANA BAKSA HÜZÜN...
HÜZNE,BU HÜZÜN YETER...
''EY YAR SEN GİTTİN BİR HÜZÜN KALDI BANA BENİ BENDEN GEÇİREN BİR SÖZÜN KALDI BANA''
''KIZIM'' demiş kızının kulağına:'üzülme,baban bundan sonra hiç acı çekmeyecek''
haydi ey kalem,bırak çizgiyide sese dökelim hüznü,yükseltelim HÜZNÜMÜZÜ:
yağmur seni bekleyen bir taş da ben olsaydım çölde seni özleyen bir kuşda ben olsaydım dokunduğum küçük bir nakışda ben olsaydım uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım bahiradan süzülen bir yaş da ben olsaydım okşadığın bir parça kumaşda ben olsaydım senin için görülen bir düşde ben olsaydım yeryüzünde seni bir görmüşte ben olsaydım senin visalinle bir gülmüşde ben olsaydım sana hicret eden bir kureyşde ben olsaydım damar damar seninle,hep seninle dolsaydım batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın kabzasında bir dirhem gümüşde ben olsaydım solgun yaprakları ıslatan yağmur gözyaşlarım gibi artık sen de dur; gönlüme hasretin sel gibi aksın ömrümce kalbimde yaşayacaksın
Sükut  Sabır Sustum! Birikti yanaklarımda alfabe.... Sükutumu en güzel dua'm eyle Ya İlahi!..
İlkbaharda;yağmurla ölü arzdan ekin ve taneler bitirmesi,
sonbaharda da kurutması,düşüneneler için Allah`ın bir olduğuna
ve O`nun dilediğini işleyip,dilediğine hükmettiğine delildir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurdularki:
--Muhakkak ilkbahar on cihetle nüşùr (diriliş) gününe benzer.
1-Ölü ve definelerin diriliş gününde yerden çıktıkları gibi
taneler ve bitkiler topraktan çıkarlar
.
2-İlkbaharda bazıları için rahat ve sevinç,bazıları için de
hastalık,acı ve elem zamanıdır.Diriliş günüde
bazı insanlar hakkında sevinçtir,
bazı insanlar hakkında üzüntüdür.
3-Kim kış mevsiminde fazla miktarda kurutulmuş yiyecek yerse,
şüphesiz ilkbaharda onun vücudu kanın damarlarda
hareket etmesiyle hastalanır,
çiçek hastalığı ve yara olur.
Aynı şekilde kim dünyada isteyerek haram lokma
yerse diriliş günüde azaba uğrar,zelil olur.
4-Bazıları ilkbaharda topraği meşakkatle sürer ve ve tohumları
saçar ama tohumlar soğuktan mahvolursa,
sahibide mahrum olduğu gibi
bazılarının ibadetleri,günahlarının hararetinden veya küfür
ve riyalarının soğukluğundan heba olur.
5-İnsanlar ilkbaharda dostlarıyla,bostan ve bahcelerde ,
nehir kenarında oturdukları gibi diriliş gününde de
halis kullar salihlerle beraber haşır olurlar
(diriltilirler)
6-İlkbaharda esen rüzgarlar,bazı insanlar için faydalı,
bazı insanlar içinde zararlı olur.
Diriliş gününde saàdet ve şekàvet rüzgarı hazırlandığı
zaman insanların bazıları said,bazılarıda şaki olur,
7-Kuru ağaçların baharda çiçek ve meyveleri olmaz.
Diriliş günü de böledir.
Abidler ve zahidler taat ve ibadet elbiselerini giyerler.
Kuru ağaç gibi olanlar ibadet meyvelerinden mahrum olurlar.,
iman elbisesinden soyulur,mahlukat arasında rezil olur.
8-İlkbaharda ekin bittiği zaman sahibi sevinçli (mesrur) olur.
Ekmeyenler pişman olur.
Diriliş günüde böyledir.Abidlere ibadetlerinin
karşığı ikram olunduğunda,ibadet etmyenler pişman olurlar.
9-Muhakkak sonbaharda ekilen şey ilkbaharda büyür.
Diriliş gününde de böyledir.Eğer dünyada hayır işlenirse ahirette hayır,
şer işlenirse ahirettede şer bulur.
Çünkü dünya ahiretin tarlasıdır.
10-İlkbaharda toprakta çeşitli renk ve şekillerde çiçekler görülür.
Diriliş gününde de ihlas,tevekkül,korku,küfür ve nifak ortaya çıkar..

April 20
Lütfen Dikkatle Okuyunnnn!!!!!!
April 19

Hiç merak ettik mi acaba, canımızdan çok sevdiğimiz Hz. Peygamber (sav) Efendimiz bir gününü nasıl geçiriyordu? Ne zaman yatıyor, nasıl kalkıyor ve bütün gün boyunca neler yapıyordu?
Peki O'nu niçin sevmemiz gerektiğini de biliyor muyuz? Güçlü bir iman ve derin duygularla bağlı olduğumuz peygamberimizi, ilim ve şuur yönüyle de tanımak ve bilmek, bizi gerçek kulluğa götürecek en büyük vesile olacaktır.
Sevmek Benzemeyi Gerektirir
Hz. Peygamber (sav)´i sevmek, herkese farzdır. Zaten, Cenab-ı Hakkı sevmek de buna bağlıdır. Allah-u Teâla'nın sevgili Peygamberini sevmedikçe, ona uymadıkça, Allah-u Teâla'yı sevmek saadeti ele geçmez.
Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
"De ki: Eğer Allah´ı seviyorsanız, bana tabi olunuz ki Allah da sizi sevsin." (Al-i İmran; 31) Allah-u Teâla, Habib'ine böyle demesini emir buyurmaktadır.
Saadete kavuşmak isteyen kimse, bütün adetlerini, ibadetlerini ve alış-verişlerini, kısaca tüm yaşamını O'na benzetmeye çalışmalıdır.
Bir kimsenin sevdiğine benzemeye çalışanlar, benzemeye çalıştığı kimseyi sevene, sevimli ve güzel görünürler. Bunun gibi, Hz. Peygamberi (sav) sevenleri de Allah-u Zülcelal sever. Bundan dolayı, görünen ve görünmeyen bütün iyilikler, bütün üstünlükler, ancak Hz. Peygamber (sav)´i sevmekle ele geçer.
Allah-u Teâla, sevgili Peygamberini, insanların en güzeli, en iyisi, en sevimlisi olarak yarattı. Her iyiliği, her güzelliği, her üstünlüğü O’nda topladı.
Ashab-ı Kiramın hepsi, O’na âşık idiler. Hepsinin kalbi, O’nun sevgisi ile yanıyordu. O’nun ay yüzünü, nur saçan cemalini görmeleri, lezzetlerin en tatlısı idi. O’nun sevgisi uğruna canlarını, mallarını feda ettiler. Evet, Allah’ı seviyorum diyenlerin, Ashab-ı Kiram gibi olmaları lazım…
Hz. Peygamber (sav)´e tam ve kusursuz tabi olabilmek için, O’nu tam ve kusursuz sevmek lazımdır. Tam ve olgun sevginin alameti de O’na tam olarak mutabaat etmektir. Yani, her söz ve davranışını O’na benzetmek, kısaca O’na uymaktır.
Kur´an-ı Kerim ve hadis kitaplarında, Hz. Peygamber (sav)´e mutabaat etmenin, dinin vazgeçilmez bir esası olduğunu kesin olarak ifade eden ayet ve hadisler pek çoktur.
Oysa Efendimizin şerefli yaşamı hakkında bilgisi olmayan birisinin O’na mutabaat etmesi düşünülemez. Çünkü bilmeden uyulamaz.
Peygamber Efendimiz (sav)’in Gündelik Hayatı
Hz. Hüseyin (ra), babası Hz. Ali´ye (kv), Hz. Peygamber (sav)´in bazı hallerini sormuş, Hz. Ali de şu şekilde anlatmıştır:
“Evine izin isteyerek girerdi. Evindeki zamanını üç kısma bölerdi. Bir kısmını Allah ´a (ibadet), bir kısmını ailesine ve kendisine. Sonra da insanlara ayırırdı.”
Hz. Peygamber (sav)´in günlük olarak her zaman yaptığı gibi, sabah namazının farzından önce mutlaka iki rekat sünnet kılardı. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
“Sabah namazının iki rekat sünneti dünya ve içindekilerden hayırlıdır.” (Müslim, Tirmizi)
Hz. Peygamber (sav) bütün namazlarını huşu ve huzur içerisinde korku ve ümit arasında kılardı. Nitekim, Mutarrıf (ra), babasından şöyle nakletmiştir:
“Hz. Peygamber (sav)’i namaz kılarken gördüm, göğsünden değirmen sesi gibi inilti çıkıyordu.” Başka bir rivayette ise; “Göğsünden kaynayan tencerenin sesi gibi ses çıkıyordu.” (Ebu Davud, Nesai)
Hz. Peygamber (sav) ümmetine de, bu şekilde namaz kılmalarını emretmiştir. Nitekim Ammar bin Yasir´den (ra) rivayetle diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
“Bir kişi namazını kılınca, kendisine namazdaki dikkatine göre; namazın onda biri, dokuzda biri, sekizde biri, yedide biri altıda biri, beşte biri, dörtte biri, üçte biri ve yarısı kadar sevap yazılır.” (Ebu Davud, Nesai, İbn Hıbban)
Diğer bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurmuştur: “Farz namazlar teraziye benzer. Eksiksiz yapan çok kazanır.” (Taberani, İbn Hıbban)
Bu sebeple Hz. Peygamber (sav) namazlara çok büyük bir önem verirdi. Hz. Peygamber (sav) sabah namazının farzını, cemaate kıldırdıktan sonra, namazını kıldığı seccadenin üzerine, güneş iyice doğuncaya kadar otururdu. (Müslim)
Güneş Doğuncaya Kadar Zikir
Nitekim Enes bin Malik´den (ra) rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
“Kim sabah namazını cemaatle kılar, sonra güneş doğuncaya kadar oturarak Allah´ı zikreder, sonra iki rekat namaz (işrak namazı) kılarsa, ona makbul tam bir hac ve bir umre sevabı verilir.” Enes (ra) der ki: “Tam bir hac ve umre sevabı” buyurdu. Bu sözü üç defa tekrar etti. (Tîrmizi)
Hz. Peygamber (sav) daha sonra uzaktan yakından kendisini görmeye gelenleri kabul etmeye başlardı. Gelenler halka şeklinde etrafında toplanırlardı. O, çevresindekilere vaaz eder, öğütler verir, sorularını cevaplandırır, hattâ gördükleri rüyaları tabir ederdi. Bazen sahabelere kendi rüyalarını anlatırdı.
Tavır ve Konuşması
Hz. Peygamber (sav)´in konuşması son derece tatlı ve gönül okşayıcı idi. Tane tane konuşur, her cümlesi, dinleyenler tarafından iyice anlaşılması için ayrı ayrı olurdu. Kahkaha ile gülmez, tebessüm halinde bulunurdu. O, insanların en halîmi, en yumuşak huylusuydu.
Hz. Peygamber (sav) şahsına yapılan, nefsine karşı işlenen hataları, yumuşaklıkla karşılardı; Allah´a ve imana yapılan, bir hücum olunca asla susmaz, gereken cevabı verirdi.
Hz. Peygamber (sav) insanların kusurlarını görmez, bazen görmezden gelir, çok zaman gözünü çevirir, kusurunu görse de yüzüne vurmaz, o kişiyle arasındaki saygı ve sevgi perdesini yırtmazdı.
Hz. Peygamber (sav)´in tevazusu, bilhassa insanlarla olan münasebetlerinde daha açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Meclisinde kim olursa olsun, konuşan kimseyi, sabırla dinler, haktan uzaklaşmadığı müddetçe sözünü kesmezdi.
Bir gün adamın biri, Hz. Peygamber (sav)´i görmeye geldi. Fakat Peygamberliğin haşmetinden o kadar etkilendi ki, titremeye başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav): “Korkma! Ben hükümdar değilim. Kuru et pişirerek karnını doyuran, Kureyşli bir kadının oğluyum.” buyurdu. (Hakim)
Hz. Peygamber (sav) kendi yakınlarına ve sahabelerine devamlı hoşgörülü olduğu gibi, düşmanlarını da, özellikle onlar güçsüz bulundukları ve teslim oldukları zaman bağışlamış, suçlarını affetmiş, sonunda da pek çoğunun iman etmesine vesile olmuştur.
Peygamberimizden bir şey istenildi mi, asla “Yok!” demezdi. O, insanların en cömerdi idi…
Nitekim İbn-i Abbas şöyle demiştir:
“Hz. Peygamber (sav) insanların, en cömerdi idi. Özellikle Ramazan aylarında daha fazla cömert olurdu.” (Buhari)
Duha Namazı
İnsanlarla sohbet etmesi, onların dertlerini dinlemesi genellikle, kuşluk vaktinin girmesine kadar sürerdi.
Kuşluk vakti gelince Hz. Peygamber (sav) bazen dört, bazen da sekiz rekat olmak üzere Duha namazı kılardı. Bu namazın fazileti hakkında şöyle buyurmuştur:
“Cennette, ‘duha kapısı’ denilen bir kapı vardır. Kıyamet günü bir münadi şöyle seslenir: ‘Ey Duha namazı kılanlar nerdesiniz? İşte gireceğiniz kapı burasıdır, Allah-u Teâla´nın rahmetiyle buradan içeri giriniz.” (Taberani)
Hz. Peygamber (sav) Duha namazını kıldıktan sonra evine gelir, ev işleriyle meşgul olur, elbise ve ayakkabıları tamir eder, hayvanlarını sağardı. (Ahmed bin Hanbel)
Öğlen Namazı
Hz. Peygamber (sav) daha sonra Öğle namazı için hazırlık yapardı. Öğle vakti girince camiye gider, öğle namazının farzından önce ve sonra kılınan müekked sünnetleri kılmayı ihmal etmezdi.
Efendimiz öğleden sonra istirahat ederlerdi…
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vessellem) öğle namazını kıldıktan sonra, bir miktar uyur, ‘kaylule’ yapardı. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Öğleyin kaylule yapınız. Muhakkak şeytanlar öğle vaktinde kaylule yapmazlar.” (Müslim)
Kaylûle, öğle namazından sonra yapılan kısa istirahat ve uykuya verilen isimdir. Kaylûle yapan insan, bir sünneti ihya ettiği gibi aynı zamanda dinç olur, gece namazlarını, teheccüdü kılacak gücü kendine bulur. Fırsatı olan bu sünneti yerine getirirse iyi olur.
İkindi Namazı
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve selem) kaylûle yaptıktan sonra İkindi namazına hazırlanırdı. İkindi vakti girince, farzından önceki sünnet namazı bazı zaman kılar, bazen de terk ederdi. Hz. Peygamber (sav) bu sünnet hakkında hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Kim ikindinin farzından önce dört rek’at sünnet kılarsa, Allah-u Teala onun vücudunu cehenneme haram eder.” (Taberani) Hz. Peygamber (sav) ikindi namazını eda ettikten sonra, bir müddet oturduğu yerde kalır zikirle meşgul olurdu. Nitekim Enes bin Malik´den (ra) rivayetle Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “İkindi namazından güneş batıncaya kadar, Allah´ı zikreden bir cemaatle oturmayı, İsmailoğullarından her birinin bedeli onikibin dirhem olan, dört köle azat etmeye tercih ederim.” (Ebu Davud, Ebu Ya´la, İbn-i Ebi´d-Dünya)
Eşlerine Güzel Davranırdı
Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Akşam namazına yakın saadet hanesine döner, eşlerinin her birinin yanına gider, azar azar oralarda kalır, hatırlarını sorardı. Hz. Peygamber (sav) hanımlarına güzel ahlakla davranmış, ümmetine de güzel ahlakla davranmalarını emretmiştir.
Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “İmanı en mükemmel olan mü´min, huyu en güzel olandır. Sizin de en hayırlınız, ailesine daha iyi davrananızdır. ” (Ebu Davud, Tirmizi)
Akşam Namazı
Bundan sonra akşam namazının hazırlığını yapardı. Akşam ezanı okununca Akşam namazını kıldırır, daha sonra olan iki rekat nafile namaz (sünnet) kılardı.
Hz. Peygamber (sav) akşam namazından sonra zikir ve nafile ibadetle (Evvabin Namazı) meşgul olur, böylece yatsı namazının vaktinin girmesini beklerdi.
Yatsı Namazı
Yatsı namazının vakti girince, Yatsı namazının farzından önce, bazen nafile namaz (sünnet) kılar, bazen de kılmazdı. Yatsı namazının farzından sonra ise iki rekat (müekket sünnet olan) nafile namazı kılmayı ihmal etmezdi. Bundan sonra yatar, gece kalkıp vitir namazını kılardı.
Nitekim Cabir´den rivayetle bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Gece geç vakitlerde kalkmamaktan endişe eden kimse, vitir namazını yatmadan önce kılsın. Kim, gece geç vakitlerde kılmak isterse kılabilir. Zira gece kılınan namazda rahmet melekleri hazır bulunurlar, şahit olurlar ve daha faziletlidir.” (Müslîm.Tirmizi)
Hz. Peygamber (sav) yatsı namazını kıldıktan sonra saadet hanesine döner, eşlerinden kimin sırası gelmişse geceyi orada geçirirdi. Yatsı namazından sonra konuşmayı sevmezdi. (Buhari)
Uyuması
Hz. Peygamber (sav) devamlı abdestli olduğu gibi, uykuya çekilirken de abdestsiz yatmazdı. Nitekim İbn-i Ömer´den rivayetle şöyle buyurmuştur: “Bir kimse abdestli olarak yatarsa, geceyi bir rahmet meleği ile geçirir. O kişi uyanır uyanmaz melek; ‘Allah ´ım! Falan kulunu bağışla, çünkü o geceyi abdestli geçirdi, diye dua eder.” (İbn Hibban)
Bera bin Azib ´den (ra) rivayetle Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:
“Yatağına girdiğin zaman, namaz için olduğu gibi abdest al, sonra sağ tarafına uzan ve şöyle de: ‘Allah´ım, kendimi sana teslim ettim. Yüzümü sana döndürdüm. İşimi sana teslim ettim. Sırtımı sana dayadım, seni saydığım için. Senden başka sığınacak yer yoktur. İndirdiğin kitabına ve gönderdiğin peygamberlerine iman ettim.’ Bunu der de o gece ölürsen, müslüman olarak ölürsün. Son sözün bunlar olsun.” (Buharı, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi)
Hz. Âişe (r.anha) validemiz şöyle anlatmıştır: “Hz. Peygamber (sav) yatağına girdiği zaman, ‘muavvizeteyn´ i (Felak ve Nas Sureleri) ve Kul hüvallahu ahad´ı (İhlas Suresi) okur ellerine üfleyip, ellerini yüzüne ve vücuduna sürer ve bunu üç kere tekrar ederdi. Hastalandığı zaman aynı şeyi kendisine yapmamı emrederdi. ” (Buharı, Müslim, İmam Malik, Tirmizi)
Yatma Şekli
Hz. Peygamber (sav)´in uyku alışkanlığı şöyleydi:
Yatsı namazının ilk vakti girer girmez namazı kılar, sonra bu duaları okur ve istirahata çekilerek, daima sağ tarafına yatar ve sağ elini yanağının altına koyarak uyurdu.
Gece yarısı veya üçte biri geçtikten sonra uyanır, misvağı daima başucunda durur, kalkınca önce dişini misvaklar, sonra abdest alır ve ibadetle meşgul olurdu. (Tirmizi)
Gece İbadeti
Hz. Aişe (r.anha) validemiz şöyle anlatmıştır: “Resulullah (sav) geceleri ayakları yarılıncaya kadar ayakta durur, ibadet ederdi. Ona: “Senin geçmiş ve gelecek günahların bağışlandığı halde bunu niçin yapıyorsun?” Dedim.” Bana:
“Ben de şükreden bir kul olmayayım mı?” buyurdu. (Buharı, Müslim)
Teheccüd namazı, Hz. Peygamber (sav)´e vacip olduğu için hiç terk etmemiştir. Bu ibadet ve zikirleri yaparken ümmetine de yapmalarını tavsiye etmiştir.
Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Sizden biri uyurken, şeytan kafasına üç düğüm atar. Her düğümün üzerine; ‘uzun bir geceye sahipsin uyu!’ diyerek elini vurur. O kişi uyanıp da Allah-u Zülcelal´i zikrederse bir düğüm, abdest alırsa bir düğüm, namaz da kılarsa bütün düğümler çözülür. Artık o kimse neşeli ve hareketli olur. Aksi halde neşesiz ve tembel olur.” (İmam Malik, Buharı, Müslim, Ebu Davud, Nesai)
Diğer bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurmuştur; “Gece bir saat vardır ki, bu saatte Allah´dan dünya ve ahiret işiyle ilgili bir hayır isteyen müslüman kul ona rastlarsa, mutlaka istediği kendisine verilir. Bu, her gece olur.” (Müslim)
Hz. Peygamber (sav) teheccüd namazını kıldıktan sonra sabah namazı için hazırlık yapardı, sabah namazının sünnetini odasında kılar ve cemâatle farzı edâ etmek üzere mescide giderdi.
Evet, Hz. Peygamber (sav) yirmidört saatini genelde işte bu şekilde değerlendirirlerdi.
Tövbeye önem verirdi
Gün içerisinde günde yüz sefer tövbe eder ve ümmetine de tövbe etmesini emrederdi. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Allah´a karşı tövbe ediniz. Ben günde yüz sefer tövbe ederim.” (Müslim)
Hz. Peygamber (sav) beş vakit farz namazın ardından yapılan tesbihatlara da çok önem verirdi. Ayrıca günlük okumuş olduğu dualar vardır. Yemekten sonra, eve girerken ve çıkarken, tuvalete girerken ve çıkarken gibi…
Hz. Peygamber (sav) günlük okumuş olduğu duaları okumak da ona mutabaattır, sünnetine uymak, O’nun yolunu izlemektir. (Bu tesbihat ve dualar için S.Konyevi’nin ‘Dualar’ isimli kitabına bakınız.)
Kim Hz. Peygamber (sav)´e mutabaat ederse, Allah-u Zülcelal o kulunu sever ve dostluğunu ona nasip eder.
ALLÂHÜMME SALLİ ÂLÂ SEYYİDİNÂ MUHAMMED...S.A.V.
|
Hicret Eden Kalemim
|
|
|
Bir kâğıt ve titrek bir kalem... Neden titriyorsun ki kalemim?
Bugüne kadar kâğıdın önünde eğilmeyen başın nerede?
Kendinden emin, o her şeyi bilen ve tartan terazine ne oldu?
Seni bu kadar mahzunlaştıran, terazinin kaldıramadığı güllerin ağırlığı mı?
Öznesiz kurduğun, sevgiden ve muhabbetten uzak, bencil cümlelerin nerede şimdi?
Tükenmez zannettiğimiz kalemler, bitmez dediğimiz sevgiler çoktan göçüp gitmedi mi?
Gel, sahip olduğumuz her şey tükenmeden, kokusu bugünlere ulaşan gül çağına seyahat edelim.
Artık yüzleşme zamanı geldi sevdiğimizi zannettiklerimizle…
Yer Mekke... Yer Medine... Haneleri,
hanedanları güle boyanan beldeler.
Hissediyorsun değil mi kalemim bu eşsiz kokuyu?
Hayatımız boyunca görmüş müydük böylesine
mütebessim, böylesine pak sîmâları?
Üzerimizdeki bu pamuk elbise, sâde bir sevginin
kaftanı olmalı. Nasıl unuturum? Bu kıyafetleri ne gurur, ne kibir giymişti.
Ayaklarım yanıyor kalemim! Aşktan kızgın, kirden arınmış bu çöl kumlarında.
Kopmuş takvimlere inat yürüyorum sonsuzluğa. Ben hiç yalınayak
toprağa basmamıştım ki...
Burası felekleri tutuşturan aşkın merkezi, burası rahmet
vadisinden âb-ı hayat
dökülen belde. Ey güneşi bağrında taşıyan şehir!
Ey kıskançlık ve muhabbetin birbirine küs olduğu şehir! Gül’e hasret olan beni
ve mahcup kalemimi misafir eder misin bağrında? Biz ki günaşırı sevmeler şehrinden,
her zerresini sevginin inşa ettiği muhabbet şehrine hicret etmek isteyen âşıklarız.
Bu, yanımızdan geçen, ömrünü biricik Sevgili’ye (sas) adayan
Hz. Ebu Bekir (ra) değil mi? Bedeni, kuvveti, canı, malı ve dostluğuyla
Peygamber’e (sas) siper olan, dünya malı adına neyi varsa bir an bile düşünmeden
Sevgili uğruna infak eden Ebu Bekir! İslâm’ın davet yılında eza ve
cefalarla karşılaşmış, Utbe bin Rebia’nın çivili ayakkabılarının darbesiyle,
mübarek yüzü tanınmayacak hâle gelmişti. Kendine gelir gelmez ilk sözü;
“Allah’ın peygamberi nasıl?” olmuştu ve yemin etmişti Efendimiz’in (sas)
durumunu öğrenmeden yemek yemeyip, su içmeyeceğine.
O, yaşadığı müddetçe her dâim Efendimiz’in (sas) dostu ve yoldaşı olmuştu.
Hicret esnasında Resulullah’ın (sas) parçalanan, kanayan ayaklarını
gözyaşlarıyla temizlemiş, Sevr Mağarası’nın boşluklarını kapattığı ayaklarını
(ihtimal Kâinatın Efendisi’ni bir kez görebilmek uğruna) ısıran yılanın acısına,
Kâinatın Sevgilisi (sas) uyanmasın diye tebessümle sabretmişti. O’nu (sas) öyle
seviyordu ki, Sevgili’nin amcası Ebu Talib’in imanını, kendi öz babası
Ebu Kuhafe’nin imanından daha çok arzu ediyordu. Ebu Bekir demek sevmek,
Sevgili’yi (sas) kendine tercih etmek demekmiş kalemim! Şu hüzünlü bakışlardaki
mânâyı çözebildin mi? İnanmışlık ve adanmışlık süzülüyor bu gözlerden...
Sevmek, huzur bulmakmış kalemim. Huzursuzluk nedir bilinmeyen bu şehirde,
Sevgili’nin (sas) bütün güzelliğinin yansıdığı bu şehirde, ben de huzurluyum şimdi.
Ayakkabıya alışmış ayaklarım acımıyor artık!
Şu küçük, kimsesiz çocuğun başını okşayan Hazreti Ömer (ra) değil mi?
Hak ile bâtılı birbirinden ayıran Ömerü’l-Faruk. Adalete asıl mânâsını veren,
adaletin en büyük temsilcisi... Neden korktun, neden ürktün ki kalemim?
Aşka ihanet etmemişsek neden korkalım ki, doğunun ve batının
kendisinden çekindiği
Ömer’den. Gerçi sen de haklısın. O hep sâdık kaldı aşkına, riyasız bir
sevgiyle bağlıydı Resulullah’a (sas). Zaten onun adaletinin kaynağı da,
Sevgili’ye (sas) duyduğu bu aşktı. O aşk sayesinde, mâşûkunu örnek almıştı.
“Kızım Fatıma bile hırsızlık yapsaydı, onun da elini keserdim!”
diyen Sevgili’nin (sas) izinden, oğlu Abdurrahman’ı bile
cezalandırmaktan çekinmeden gitmişti.
Korkusundan çoçuğunu düşüren kadına diyet ödemiş, zımmîlerden bir
ihtiyara maaş bağlamış, hattâ ölümüne sebep olduğu bir kuş için bile
müşaverede bulunmuştu. Sevmek, canından vazgeçmekmiş kalemim.
Sevgili’ye (sas) o kadar müştak idi ki Ömer (ra), kılıcını kuşanıp bütün
Kureyş’e meydan okuyarak hicret etti Medine’ye. Can endişesi taşımadan...
Sadece Cânân’a (sas) kavuşmayı düşünerek... Ey yüce Ömer!
uğulu bakışların yıktı bütün dayanaklarımı. Sevda lügatımdaki kelimeler
silindi gitti. Ellerime kar yağıyor çöl sıcağında; üşüyorum, titriyorum.
Sevgili’ye (sas) aşkından bir nebze istesem, görebilir miyim yıldızlara ışık veren yüzünü?
Yalnızlığım bana bir zindan gibi bakarken, seninle hükümlü olsam güle,
kelepçemiz gülden olsa...
Ne görsem aşk bu şehirde, rüzgâr bile seviyor, okşuyor insanı...
Ve Mescid-i Nebevî karşımda... Sağ köşede, hasırın üzerinde uzanan biri var.
Üzerinde eski bir örtü... Hz. Osman (ra) bu... Bir defa olsun Peygamber’in (sas)
yüzüne dikkatlice bakamayan, hayâ sahibi insan. O’nun (sas) huzurunda,
başındaki kuşu kaçırmak istemez gibi kıpırdamadan oturan, meleklerin
kendisinden hayâ ettiği kahraman. Peygamber aşkıyla, öfkesini yok eden
hilm sahibi Osman (ra). Neden utandın ki kalemim?
Bugüne kadar yazdıklarından mı? Yoksa yazmadıklarından mı?
Sevmek, sevdiğinin ahlâkıyla terbiye olmakmış kalemim.
Ah, hayâ âbidesi Osman (ra)! Seni böylesi yakan, gözyaşlarının söndüremediği
aşkından bir kıvılcım da bana versen. Ben de yansam senin gibi...
Küllerimden çiçekler açsa, yüzü, Sevgili’ye (sas) bakan...
Şu kılıcı gördün mü kalemim? O kılıç ki Sevgili’nin sımsıcak
aydınlığıyla büyüyen Hazreti Ali’nin (ra) kılıcı.
O kılıç ki küfrün karşısında keskin, Peygamber (sas) huzurunda
bir hurma dalı kadar narin... Ey aşkın fermanını yazan gül kokulu kılıcın sahibi!
Kalemimi kılıcınla bilesem, ben de -Peygamber’in (sas) hicret ettiği gece yatağına
yattığın gibi- canımı hiçe sayabilir miyim? Allah’ın rahmet soluğundan
ibaret bu cana, aşkından bir tutam versen, korkulardan emin olarak
feda edebilir miyim kendimi?
Bir bir seyreyle kalemim. Edep, tevazu, fazilet, muhabbet âbidesi,
peygamber âşığı sahabe efendilerimizi. Hz. Bilâl’i (ra) meselâ.
Demirden gömlekler giydirilerek güneşte kavrulduktan
sonra Mekkeli çocukların elinde sokaklarda dolaştırılan, bütün işkencelere
“Ehad, ehad!” haykırışlarıyla mukabele eden, taşınamaz taşları bağrında
Sevgili’nin (sas) hayaliyle taşıyan Bilâl’i (ra). Her gün beş vakit, asırlara
meydan okuyan sesiyle Sevgili’yi zamana müjdeleyen, muhtaç olan her sineye
Sevgili’yi (sas) duyuran Bilâl’i (ra).
Anne ve babasının makamını Rasulullah’a (sas) veren, bu kutlu tercihle
Peygamber ailesinden olan Zeyd bin Hârise’yi. “Sen, bizim kardeşimiz
ve arkadaşımızsın.” dediğinde Sevgili, mescitten sevinç gözyaşlarıyla,
uçarak çıkan Zeyd’i (ra). Sığınacak bir mecra ararken Taif’te Sevgili (sas),
ona âdeta bir zırh olan Zeyd (ra) Hazretleri’ni. Taiflilerin attığı taşlar,
toprak olmayı dilerken Hakk’tan, Taif halkına; “Bana atın taşları,
incitmeyin Kâinatın Sevgilisi’ni!” diye yalvaran Zeyd’i (ra). Mute’
de şehit olana kadar peygamber aşkıyla yanıp tutuşan, onu canından özge can bilen Zeyd’i.
Kalemim! Zikrini nefesinde taşıyan ağaçlardan yapılan kalemim!
O’nun (sas) sevgisini dilesem, Nebi sevdasını dilensem ben de böyle
yanabilir miyim aşkla? O’nu (sas) bilmek, sevmeye yeter mi?
Bir el uzanışı kadar yakınken O’na (sas), canımdan yakınken, sinemde
incim aynı zamanda çilemken, sürgün düştüğüm beldeden aşk şehrine
gelmişken yıldızlar kadar uzak
düşer miyim O’ndan? Ah, kalemim! Kalın dallı hurma korkulukları evim olsa.
Hiçbir şeyim olmasa ama, O’nu (sas) bir kez görsem ve gömülsem mübarek
ayaklarının dokunduğu bu mukaddes topraklara...
Bak kalemim! Sevginin öğretmenine bak! Peygamberin Medine elçisi
Mus’ab bin Umeyr’e (ra)... Peygamber aşkıyla coşan yüreği,
yerinde duramayan kalbi,
ancak yine Sevgili’nin (sas) mübarek elleri dokununca okyanus derinliğine
dönüşen Mus’ab’a... Uhud’da düşmanın dikkatini Efendisi’nin üzerinden
çekmek için, şehadet şerbetini düşünmeden içen Mus’ab’a... Sancağı eline alıp,
“Allahuekber” nidalarıyla meydana atılan ve önce sağ elini sonra da
sol elini kaybedip sancağı pazularıyla tutan Mus’ab’a...
Sancağı şehit olmadan bırakmayan ve en sonunda sancakla
birlikte toprağa düşen Mus’ab’a...
Gör kalemim! Hepsini gör! Halid bin Velid’i, Abdullah ibn-i Mesud’u,
Hz. Sümeyye’yi ve her biri bir yıldız olan sahabe efendilerimizi gör!
Hazreti Sevban’ı gör, meselâ. Bir gün Peygamber’e gelip, “Ey Allah’ın
Resulü! Sen bana nefsimden daha sevimlisin. Sen’i (sas) çocuğumdan
daha fazla severim. Evimde otururken hatırlayıp da gelip Sen’i (sas)
göremezsem rahat edemiyorum. Sen’in (sas) ölümünü ve kendi
ölümümü düşününce hâlimden endişe ediyorum. Biliyorum ki,
Sen (sas) Cennet’e dâhil olduğunda peygamberlerle olacaksın.
Benimse Cennet’e girmem şüpheli. Girsem bile, Sen’inle (sas)
beraber olamamaktan korkuyorum.” diyen Sevban’ı. Sevgisinin tertemiz gözyaşları
Rahmân’ın kapısına düşer düşmez, “Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse,
işte o Allah’ın kendilerine lütufta bulunduğu peygamberler, sıddıklar,
şehitler ve sâlih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaşlardır.”
müjdesine mazhar olan Sevban’ı.
“Sevmek, Allah’a ve Resulüne itaat etmekmiş” diyorsun kalemim, bildim.
“Kır artık belimi sahibim, yazmak bana ağır geliyor!” diyorsun.
Göm beni gül kokan, aşk tüten bu topraklara...
At beni sahabe
üreklerinde yanan ateşlere, at ki hakiki sahibime kavuşayım, yanıp kül olayım!”
diyorsun. Yakarışın son bulsun artık kalemim! Seni buz gibi, asfalt yollu,
gri renkli betondan şehirlere götürmeyeceğim. Cehaletle sırçalanmış,
sevmeyi bir yük sayan, aşk fakirlerinin masalarına koymayacağım.
Kim bilir belki nurdan bir kalem olur, na’tlar yazarsın Sevgili’ye.
Sevgiler şehrine, Sevgili’nin şehrine göçen kalemim, hicretin kabul olsun.
Atıyorum seni Mekke çöllerine, fısıldıyorum kulağına,
“Anam, babam sana feda olsun ya Resulallah!” diye.
Yakıyorum, gün aşırı sevmelere alışmış benliğimi ve dönüyorum yüzümü sadece Sevgili’ye...
En Sevgili’ye... |
" birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz mazide, birimiz müstakbelde,
birimiz dünyada, birimiz ahirette olsak biz birbirimizle beraberiz"
Bir Demet Yıldız
Sevgili Arkadaşlar,
Peygamber Efendimiz’e vahyedilen ilk ayetin ‘Oku!’ emri ile başladığını öğrenince çok etkilenmiş
ve okumanın Allah katında ne kadar önemli olduğunu düşünmüştüm.
Zamanla, çok kitap okuyan insanların diğerlerinden hemen ayırt edilebildiğini görmüş ve
onların adeta bir meşale gibi etraflarına hep ışık saçtıklarına şahit olmuştum.
Mevlana Hazretleri’nin, “Yeni bir şey öğrenmeden geçirdiğim bir günde,
benim için güneşin doğmasında bir hayır yoktur.” dediğini işitince, güneşin doğmasının
bana hayır getirmediği nice günler geçirdiğimi büyük bir üzüntüyle farketmiştim.
Hele Ayyüzlü’nün, “Bir Kur’an meali bile okumadan Kur’an talebesi olduğunu iddia eden zavallılar var.
” sitemini dinleyince kitaplara karşı yabancı oluşumun mahçubiyetini çok derinden
duymuştum. Zaten, o günden sonra yavaş yavaş kitaplarla arkadaş olmaya başlamıştım.
Artık her akşam yatarken gün boyunca ne öğrendiğimi kendime sormaya ve geçip giden
zamanın benim için hayırlı olup olmadığının muhasebesini yapmaya alışmıştım.
Bir süre düzenli olarak kitap okuduktan sonra, hayatımın bambaşka bir renge
büründüğü hissine kapılmıştım. Uzaktan da olsa ilk kez tattığım o renkliliği ve canlılığı
kaybetmemek için de her gün başka başka kitaplarla tanışmaya ya da hiç olmazsa çok kitap okuyan
büyüklerimden faydalı bilgiler öğrenmeye özen gösterir hale gelmiştim.
Geçen hafta hastaydım ve Hazreti Mevlana’nın ifadesiyle, güneş yine bana hayır getirmeyecek
günlerin üzerine doğuyor gibiydi. Battaniyelere sarılmış bir halde uyumaya çalışırken,
dışarıdan çok sevdiğim o yumuşak sesi işittim; “Talip Rıza hastalanmış diye duydum da onun
için geldim.” Bu sesin sahibi, Kur’an Hocamdı. Düşünebiliyor musunuz, Ayyüzlü’nün yanında
kalan bu abi sadece beni ziyaret etmek için evimize kadar gelmişti. Gelişiyle de bana hastalığımı
unutturmuş ve içimi tarif edilmez bir heyecanla doldurmuştu. O kadar ki, doğrulayım derken
o telaşla battaniyeleri her tarafıma dolamış ve onu karşılamak için ayağa bile kalkamamıştım.
Güzel Bir Hediye
Kur’an Hocam, sadece yüzünde o sıcak tebessümle gelmedi, aynı zamanda bana yatarken
vaktimi değerlendirebilmem için bir kitap da getirdi. Odamdan içeri girer girmez,
“Taze fırından çıkmış bu kitabı sıcak sıcak okursan, inşaallah, dertlerine deva olur”
diyerek bordo kaplı kitabı yatağımın başucuna bırakıp yanıma oturdu.
Sağlığımı sorup beraber ders yapmayı
özlediğini ifade ettikten sonra getirdiği kitabı işaret ederek okumanın önemi
üzerinde durdu ve yine her zamanki gibi çok güzel bilgiler verdi.
Daha çok okuyup kelime bilgimi arttırmam gerektiğini, bu sayede zihnimin daha
iyi işleyeceğini, şahsiyetimin daha çok renkleneceğini, konuşma kabiliyetimin
gelişeceğini ve çevremde daha çok sevilen, sayılan bir kişi olacağımı uzun uzun anlattı.
Okuyacağım kitaplar hususunda seçiçi olmam gerektiğini de söylemeyi ihmal etmedi:
“Özellikle yetişme çağında olan çocuklar ve gençler kendilerine bazı örnek insanlar seçiyorlar.
Bu örnekler, kimi zaman kitaplardaki kahramanlar, kimi zaman da televizyondaki
meşhur kişiler olabiliyor. Bu sebeple okunan ve izlenen şeylere çok dikkat edilmesi gerekir.
Aksi takdirde, yanlış kimseler örnek alınabilir; dolayısıyla, onlara benzemeye çalışan gençler
topluma faydalı olacakları yerde zararlı birer insan durumuna düşebilirler.” dedi.
Çok sevdiğim bu misafirim, ayrılmak için kalkacağı sırada, sözlerine şunları da ilave etti:
“Ayyüzlü bir sohbetinde kendi gönlünde İslamî heyecan uyandıran kitaplardan bahsederken,
‘Sahabe-i Kiram efendilerimizin hayatı bende hep heyecan uyarmıştır. Bana göre onlar,
ufuk insanlardır ve onları yakalamak, gerçek kamil insanlığa ulaşmaktır.’ demişti.
Ayyüzlü’nün saydığı kitaplar arasında sahabelerle ve daha sonraki devirlerde yaşayan Allah
dostlarıyla ilgili kitaplar da vardı. Bunların içindeki bilgilerin hayal ürünü olmadığını,
hepsi yaşanmış hadiseler olduğu için, okuyanlar üzerinde ciddi tesirler bıraktığını
söylemişti. İşte benim sana getirdiğim kitap da ilk Müslüman olan dört Sahabe hakkında.
Çok güzel bir dille kaleme alınmış. Zevkle okuyacağını sanıyorum.
Bitirdiğin zaman en çok hoşuna giden yerleri öğrenmeyi arzu ederim.”
diyerek müsaade isteyip gitti.
Kur’an hocam, evimizin önünden ayrılır ayrılmaz onun getirdiği kitabı elime
aldım ve merakla okumaya başladım. Kitabın kapağında “Bir Demet Yıldız:
En Öndekiler” yazılıydı. Daha ilk sayfalarını okur okumaz kitabın o enfes havasına
kendimi kaptırmıştım; sanki gerçekten ağrılarım dinmişti; sanki gerçekten
Hazreti Hatice bana şifa duası okumuştu. Adeta Hayber günü Hazreti Ali’nin
gözlerine fer olan Allah Rasûlü’nün eli benim de alnımda gezinmişti..
ve adeta Hazreti Zeyd’in kolunu kaldırıp onun Peygamber hanesinin bir ferdi gibi
olduğunu işaret eden aynı el, bana da uzanmıştı. Kitapta anlatılan insanlar o kadar özel,
onların hatıraları o denli tatlı ve hikaye edişteki üslup öylesine güzeldi ki, hep bu
duygularla sayfaları çevirdim ve o günden sonra da şu ana kadar onu hiç başucumdan ayırmadım.
Önceleri sahabiler hakkında kitap istediğimde, babam, kaynak kitapların hepsinin
Arapça olduğunu, onları ancak Arapça’yı öğrenince okuyabileceğimi, şimdilik bazı
ansiklopedilerdeki kısa bilgilere razı olmam gerektiğini söylerdi. Meğerse artık bizim
gibileri düşünen birkaç amca “Akademi Araştırma Heyeti” adı altında bir araya
gelip o eserlerdeki bilgileri bizim anlayabileceğimiz bir şekle dönüştürerek birer
birer yayınlayacaklarmış. Kitabın bendeki baskısı 440 sayfa olsa da,
bunları ayrı
bölümler halinde ve daha küçük ebatta da neşredeceklermiş.
Sevgili Arkadaşlarım,
Bu kitabı okumanızı ne kadar çok istiyorum bir bilseniz. Keşke hem siz okusanız
em de sevdiklerinize tavsiye etseniz. Aslında, kitabın özetini yapmayı bile geçirdim
aklımdan ama o güzel üslubu koruyamayacağımdan korktum. Bundan dolayı,
üç kısa bölümü sizinle paylaşarak, dudaklarınıza bir parmak bal çalmakla yetineceğim:
Her Güzelliğe Erken Uyanan Kadın
Hazreti Hatice ilklerin de ilkiydi. İlk yârân, ilk zevce, ilk göz ağrısı ve Hira’daki
vuslatın hemen akabinde iman eden ilk şahıstı; Cebrâil’in öğrettiği ilk abdesti
O’ndan alıp Efendimiz’le ilk defa namaz kılan da o idi. Cibril gelip de abdest ve namazı talim edince,
Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ilk olarak kerime zevcesinin yanına gelmiş
ve Zemzem’in başına gelerek buradan abdest alıp ilk defa beraberce namaz kılmışlardı.
Efendimiz’e ilk defa cemaat olan da yine o idi. Hatice’nin anlamı da zaten
‘erken doğan’ demekti.
Rasûlullah’a Kardeş Olan Yiğit
Allah Rasûlü, Medine’ye gelince, her bir Muhaciri, Medine’li bir Ensarla kardeş ilan ediyordu.
Teker teker herkesi eşleştirmiş ama geride Ali’ye kardeş olacak bir Medine’li kalmamıştı.
Çok üzüldü ve bu üzüntüsünü dile getirdi hemen Allah Rasûlü’nün huzurunda.
Delikanlı Ali, hicretin kahramanı Haydar-ı Kerrar, çocuklar gibi mahzun, hıçkıra hıçkıra
ağlıyordu. Bir taraftan da Allah Rasûlü’ne naz makamında sitem ediyor;
“Herkesi kardeş ilan ettin, ama benim kardeşim olmadı” diyordu.
Meğer o ne saadet ki, onun kardeşi, İnsanlığın en Emini, Allah’ın da Rasûlü olacaktı.
Önce teselli etti O’nu.. elini omzuna koydu ve kucakladı önce... Ardından da
herkesin huzurunda bu gerçeği şu cümlelerle ilân ediverdi;
“Dünya ve âhirette senin kardeşin, Ben’im yâ Ali..!”
Bütün üzüntüleri anında yok olmuş ve artık Ali, herkesin gıpta ile baktığı birisi haline gelmişti.
Nasıl olmasın ki O, bir sürü meziyeti yanında aynı zamanda artık Rasûlullah’ın kardeşiydi.
Kölelikten Gerçek Hürriyete
Bir gün yepyeni bir haberle gelmişti Muhammedü’l-Emin. İnerken Hira’dan, dağ-taş,
kurt-kuş, ot ve ağaç, karşılaştığı her şey, Kendisine selam veriyordu. Artık,
Rasûlullah’tı O (sallallahu aleyhi ve sellem). Bekleyen gözlere nur yağmıştı,
beklentilerinin boşa çıkmadığını müşahede etmenin sürûrunu yaşıyorlardı.
Artık sema ile yeryüzü arasında bir vuslat başlamış ve her gün yeni bir vahiy geliyordu.
Her şeyin orjinal olduğu bu ilk günlerde O da, ilkler arasındaki müstesna yerini
alacak ve Rasûlullah’ın kerime zevcesi ve ilk hanımefendisi Hatice’nin hemen
akabinde İslam’a teslim olacaktı.
Efendisi’nin yanına girmişti bir gün; evet, bir değişim vardı. Ne Muhammedü’l-Emin’i
ne de hanımefendisi Hatice’yi, daha önce böyle görmemişti; önde Efendiler Efendisi
ve arkasında da kerime zevcesi Hazreti Hatice ayakta duruyor ve o güne kadar hiç
duymadığı şeyler söylüyordu. Bir müddet bekledi öylece. Rükû ve secdelerine
şahit oldu, şaşkın bakışlarıyla...
Namazlarını bitirir, bitirmez de, yaptıklarının ne olduğunu sordu Allah’ın Rasûlü’ne...
Artık vakit gelmişti; karşısına aldı Zeyd’i ve şefkat dolu bir baba sıcaklığıyla anlattı olanları bir bir...
Ardından, Kur’an ayetlerinden bazılarını okudu Zeyd’e ve imana davet etti O’nu...
Efendisi bir talepte bulunur da Zeyd onu yapmaz mıydı hiç!? O’nun için anne ve
babasıyla yaşamayı bir kenara koymuş, vahiy öncesindeki haline imrenerek
O’nun sevdalısı olmuştu. Şimdi ise, hayatına yön veren ve dünya ile
birlikte ölüm sonrasını da saadete çeviren bir davetle karşı karşıyaydı.
En önemlisi de, bu daveti yapan, gönlünün gülü Allah’ın Rasûlü’ydü...
Hemen Hazreti Ali’nin ardından katılıverdi O da iman kervanına...
Artık O, insanları Allah davasına çağırmada Hazreti Ali ile birlikte Efendiler
Efendisi’nin en sâdık yârânı olmuştu. Hazreti Hatice’nin yaptığı yemeklere
insanları onlar davet ediyor, yemeğin hemen arkasından da Allah Rasûlü,
gelenleri Allah’a davet ediyordu.
Bu sıralarda Zeyd, otuz dört yaşındaydı.
****
Evet arkadaşlar,
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir; onlardan hangisinin izinde giderseniz gidiniz, mutlaka hidayeti bulur, doğru yolda ilerlemiş olur ve kurtuluşa erersiniz.” buyurmuştur. Onlardan birinin izinde olmak için önce onları bilmek ve tanımak gereklidir değil mi?
Yıldızların ardında hep beraber yıldızlaşmamız duasıyla...
(talip rıza)
(herkul.org) April 18
|

Cuma günü
|
(Allah katında günlerin efendisi Cuma’dır. O kurban ve Ramazan bayramı günlerinden de faziletlidir. Cuma gününde şu beş özellik vardır: 1- Hazret-i Âdem o gün yaratıldı. 2- O gün yeryüzüne indirildi. 3- O gün vefat etti. 4- O günde öyle bir an vardır ki, günah veya akrabalarla ilişkiyi kesme konularında olmamak şartıyla kul Allahü teâlâdan bir şey isterse Allahü teâlâ mutlaka onu verir. 5- Kıyamet o gün kopacaktır. Allah’a yakın hiç bir melek, hiçbir gök, hiçbir yer yoktur, hiçbir rüzgar, hiçbir dağ ve taş yoktur ki, Kıyametin kopmasına sahne olacağı için Cuma gününün heybetinden korkmasın.) [Buhari, İ. Ahmed] Cuma, müminlerin bayramıdır. Bugün yapılan ibadetlere en az, iki kat sevap verilir. Bugün işlenen günahlar da, iki kat yazılır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Sevaplar içinde Cuma günü ve gecesinde yapılandan daha kıymetlisi, günahlar içinde de, Cuma günü ve gecesinde işlenilenden daha kötüsü yoktur.) [Ramuz] (Cuma günü günah işlemeden geçerse, diğer günler de selametle geçer.) [İ.Gazali] (Cuma günü, kuşlar, vahşi hayvanlar birbirine, “Selam size, bugün Cumadır” derler.) [Deylemi] (Cuma diğer Cumaya kadar ve fazladan üç gün içinde işlenen günahlara kefaret olur. Çünkü iyi bir amel işleyene on kat sevap verilir.) [Taberani] (Dört gecenin gündüzü de gecesi gibi faziletlidir. Allahü teâlâ, o günlerde dua edenin isteğini geri çevirmez, onları mağfiret eder ve onlar bu günlerde bol ihsana nail olurlar. Bunlar: Kadir gecesi, Arefe gecesi, Berat gecesi, Cuma gecesi ve günleri.) [Deylemi] (Cuma günü gusleden kimsenin günahları affolur.) [Taberani]
(Cuma günü sabah namazından önce, “Estağfirullahelazim ellezi la ilahe illa hüvel hayyel kayyume ve etubü ileyh” okuyanın, deniz köpüğü kadar da olsa, bütün günahları affolur.) [İbni Sünni]
[Böyle büyük mükafat verilebilmesi için, o kişinin, düzgün itikada sahip olması, kul hakkını, kazaya kalan farzlarını ödemesi ve haramlardan vazgeçmesi şarttır.] (Cuma günü veya gecesi ölen mümin, şehid olur, kabir azabından kurtulur.) [Ebu Nuaym] (Ana-babanın kabrini, Cuma günleri ziyaret eden kimsenin günahları affolur, haklarını ödemiş olur.) [Tirmizi] (Cuma günü 80 salevat getirenin, 80 yıllık günahı affolur.) [Dare Kutni] (Cuma gecesi Yasin suresini okuyanın günahları affedilir.) [İsfehani] (Cuma günü veya gecesi Duhan suresini okuyana Cennette bir köşk verilir.) [Taberani] 2- Kendisine Cuma namazı farz olan her müslümanın alış-verişini bırakıp namaza gitmesi farzdır. Özürsüz Cumaya gitmemek haramdır. Ezan okunurken de, alış-veriş yapmak mekruhtur. Halbuki alış-verişin kendisi helaldir. Yani alınan mal mekruh değil, helaldir. Fakat ezan okunurken alış-veriş yapılması mekruhtur. (Dürer)
Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (Allahü teâlâ, bugünden itibaren kıyamete kadar size Cuma namazını farz kıldı. Adil veya zalim bir imam [başkan] zamanında küçümseyerek veya inkâr ederek Cuma namazını terk edenin iki yakası bir araya gelmesin! Böyle bir kimse tevbe etmezse, onun namazı, zekatı, haccı, orucu ve hiçbir ibadeti kabul olmaz.) [İbni Mace] (Allah’a ve ahirete inanan, Cuma namazına gitsin!) [Taberani] (Cuma namazını kılmayan kimsenin kalbi mühürlenir [iyilik yapamaz olur], gafil olur.) [Müslim] (Cuma namazına giderken ayakları tozlanan kimseye Cehennem ateşi haramdır.) [Tirmizi] (Cuma namazından sonra, yedi defa ihlas ve muavvizeteyn [yani iki Kul euzüyü] okuyan kimseyi, Allahü teâlâ, bir hafta, kazadan, beladan, kötü işlerden korur.) [İbni Sünni] (Büyük günah işlenmediği müddetçe, beş vakit namaz ile Cuma namazı, öteki Cumaya kadar aralarda işlenen günahlara kefarettir.) [Müslim]
Seferi olana Cuma kılmak farz değildir, kılarsa farz sevabını alır. (Hindiyye)
Cuma namazı kılınmayan çok küçük köylerde ve kâfir ülkelerinde, cemaatle öğle namazı kılınır ve ikamet okunur. Cumanın sahih olduğu yerlerde, öğleyi cemaatle kılmak ve ikamet okumak mekruh olur. (Redd-ül Muhtar, Fetava-i Abdurrahim)
Mahkumlara Cuma namazı farz değildir. Öğle namazını cemaatle kılabilirler.
Cuma namazı yalnız erkeklere farzdır. Bu husustaki hadis-i şeriflerden ikisi şöyle: (Cuma namazı kılmak, köle, kadın, çocuk, hasta hariç, her müslümana farzdır.) [Hakim] (Cumaya gelmeyen erkeklerin evlerini yıksam diye düşündüm.) [Buhari]
Kadınların Cuma günü, öğle namazını evlerinde kılmak için cemaatin camiden çıkmasını beklemeleri şart değildir. (Hidaye)
3- Cuma günü oruç tutmak müstehaptır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Cuma günü oruç tutana, on ahiret günü oruç sevabı verilir.) [Beyheki] Bazı âlimlere göre de yalnız Cuma günü oruç tutmak mekruhtur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Yalnız Cuma günü oruç tutmayın! Bir gün öncesi veya bir gün sonrası ile tutun.) [Buhari] (Sünnet ve mekruh olduğu bildirilen bir işi yapmamalıdır! Bunun için Cuma günü orucu perşembe veya cumartesi ile birlikte tutmalıdır!) (Redd-ül Muhtar)
| April 17
KONUŞ YÜREĞİM...!
Hayatımızın hayallere kaldığını Ve hayallarin de namlularla ürkütüldüğünü... Konuş yüreğim ! Bu dünyayı, Suskun bırakılmış kuşları, Paletlerle ezilmiş gülleri, Bir de ölümleri,ölüm mahkumlarını Azrail'i ! her gün düşünde görmeyi, Ve her gün ölmeyi... Konuş yüreğim ! Direnişi,Kırılışı,Ardından yine dirilişi, Ve mescidi Aksa'yı... Konuş ! Babaların çaresizliğini, Kollarında çocuklarının vuruluşunu, Ve öfkenin bilenişini, Konuş ! Annelerin acısını, Yürekleri dağlayan ağıtlarını Konuş yüreğim ! Sessiz kalan dünyayı, Masa başı pazarlıkları, Ve yalandan barışları... Konuş ! Bir avuç düşmanla başa çıkamayan kralları, Özden uzak kalışı, Ve bizi satanları... Konuş yüreğim ,
Konuş ! "SEN SUSTUKÇA" hep böyle döner devran... April 15
| AMERİKAN KATLİAMLARI.....
|
|
|
|
|
|
 
Amerikanın insanlık dışı hareketleri o kadar fazla ki, saymakla bitmez!
Bir de kalkmış, bize dil uzatıyorlar! Tam bir rezillik...
  Bu, Amerikanın yaptığı acımasız
katliamları anlatıyordu. Türkiyeyi soykırımla suçlayan at gözlüklü Amerikalı parlamenterler
oturup kendi soykırımlarını, vahşete varan işgallerini, insanlık dışı katliamlarını düşünmeliler.Amerikanın insanlık dışı hareketleri o kadar fazla ki, saymakla bitmez!
  Bakınız son 109 yıl içinde, iki Dünya Savaşı ile Kore Savaşının dışında,
Amerika neler yaptı, ne cinayetler işledi?
 1898 de Meksikayı işgal etti,
aynı yıl Kübaya girdi, kanlar ırmak gibi aktı...
 1921 de Nikaraguayı işgal etti.
Ulusal Muhafızlar adlı terör örgütünü kurdu,
birçok kişiyi vahşice öldürdü.
  1945te Japonyanın Hiroşima ve
Nagazaki kentlerine atom bombası atarak 250 bin kişiyi katletti.
Bu, dünya tarihinin en büyük facialarındandı.
Saldırıda canını kurtarabilen on binlerce kişi de sakat ve hastalıklı kaldı.
 1954 te binlerce Guatemala'lıyı makineli
tüfeklerle tarayarak öldürdü.
 1955 te Endonezya, Laos ve Kamboçya da
kanlı CIA operasyonları düzenledi.
20 yıl sonra yine Kamboçya ve Laos ta
binlerce kıyım yaptı, sel gibi kan aktı.
  1956-59 arasında Küba da 60 bin kişiyi katletti.
Çoğu kadın ve çocuk olan sivillerdi...
 1965 te işbirlikçi Suharto,
bir milyon komünist ve Endonezyalıyı yok etti.
 Yine 1965te paraşütçülerini indirip
10 bin Dominikliyi acımasızca öldürdü.
 1973 te Şili de CIA nın düzenlediği darbe ile 30 bin kişi öldürdü. Aynı yıl Arjantin de 30
bin kişiyi öldürttü, Azrail gibi can aldı.
 1975 te Vietnam dan kovulduğunda,
geride milyonlarca ölü ve sakat bıraktı.
  1983 te 14 bin deniz piyadesiyle yapılan
Lübnan müdahalesinde binlerce Lübnanlı katledildi.
   Yine aynı yıl, Grenada yı işgal
edip yüzlerce yurtseveri katletti.
  1989 da asker çıkarttığı Panama da
5 bine yakın insan öldürttü.
 1991 de Körfez Savaşında Irak üzerine
12 bin sorti yaptı ve yağdırdığı bombalarla çok sayıda
sivilin ölümüne neden oldu.
   Yıl 2007... Amerika, yalan ve uydurma
bahanelerle işgal ettiği Irakta zorbalık yapmayı sürdürüyor
ve her gün çok sayıda insan ölüyor. Ortadoğuyu kana bulayan ABD, milyonlarca
Iraklıya cehennem hayatı yaşatmaya devam ediyor.
 İşte, Amerikalıların marifetleri...
Savaş, ölüm ve katliam! Bir de kalkmış, bize dil uzatıyorlar!
Tam bir rezillik, tam bir utanmazlık
örneği!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
   Siyonist Amerika ve İsrail,Allah belanızı versin...
Katlettiğiniz insanların kanlarında boğulun...............................
|
ABD, İsrail ve İngiliz emperyalistlerinin Irak’taki katliam, vahşet, işgal ve yağması
Televizyonlarda izledik. Bağdat, Kerkük ve Irak’ın bazı şehirlerinde, kürt peşmergeler-çapulcular, ABD ve İngiliz paralı askerlerinin gözleri önünde ve onların izni ile yağma hareketine girişti. Yağmalayanların otomobilleri, minibüsleri vardı çoğunlukla.
Kimisi su bidonu, kimisi koltuk yağmaladı! Bağdat’taki yağmayı kürt peşmergelerinin-çapulcularının Kerkük ve Musul’da yaptıkları yağma ve talanı izledi.
Bu yağma ve talanı bütün dünya televizyonlardan izledi. Yağma ve talan yapan kürt peşmerge-çapulcular hakkında mutlaka bir izlenim edinmiştir izleyenler.
ABD, İsrail ve İngiliz emperyalistleri, büyük yağmayı yapacakları için böyle küçük yağmalara (!) göz yumdu. Bazı eşyaları götürmelerine izin verdi.
ABD, İsrail ve İngiltere’nin büyük yağması, talanı için korku ve gözyaşı olmalıydı.
ABD 1991 yılından beri oniki yıldır bunu yapıyordu Irak’ta.
Hiç bir şeye izin vermiyordu ABD. Tam bir baskı-zulüm uygulanıyordu.
Yiyecek yoktu, ilaç yoktu. Irak’ın toprakları ABD tarafından fiilen üçe bölünmüştü.
Oniki yıldır Irak halkı bu baskılar ve yoksulluklar, saldırılar altında yaşamaya mecbur kılındı.
Oniki yıldır esir alınmış olan Irak’ta 20 Mart 2003 günü gece yarısı başlayan vahşet ve katliam,
21 gün sonunda, 9 Nisan 2003’de Bağdat’a tanklarla, bombalarla,
uçaklarla girilmesiyle bir anlamda tamamlandı.
Eli kolu bağlı Irak’a bütün dünyayı işgal edecek asker ve silah gücüyle giren
ABD ve İngiltere, dünyaya gözdağı veriyorlardı böylece. Gücünü gösteriyordu. Sakın çıkarlarımıza karşı gelmeyin diye.
ABD, İsrail ve İngiltere’yi “insan hakları” ve “demokrasi”nin kâbesi gibi gösterenler,
veya görenler umarım dersler almışlardır.
“Demokrasi getiriyoruz” safsatasıyla yapılan bu katliam, soykırım, vahşet ve işgal unutulmayacak.
Nasıl diğer yaptıkları katliamlar, soykırımlar ve vahşetler unutulmadıysa.
ABD ilişkiye girdiği hangi ülkeye demokrasi götürmüş? Götürdüğü sadece sefalet, sömürü,
yoksulluk, soykırım, vahşet ve işgal olmuştur.
Evet demokrasi (!). Yani, ABD ve İngiltere’nin istediğini yapma demokrasisi.
Hiç bir sınır ve engel tanımadan herşeyi yapma özgürlüğü.
Yani vahşet, yani işgal, yani soykırım, yani talan.
“Beyaz bayrak” kaldırmış iki Iraklı asker siperdeyken İngiliz askerleri tarafından çok acımasız
bir biçimde öldürülmüştü saldırının başladığı gün.
Çok acımasız diyorum çünkü iki askerin kafatasları kurşunlarla paramparça edilmişti.
Gözaltına alınan çok sayıda Iraklı sivil vatandaşa vahşice davranıldı.
Kafalarına çuvallar geçirildi. Çırılçıplak soyuldu. Elleri arkadan bağlandı.
Numaralandı. 4 yaşındaki çocuk bile babasıyla rehin alınıp kafasına çuval geçirildi.
Necef kentinde kendilerine teslim olmak isteyen sivil vatandaşlar vahşice öldürüldü.
Herşey dünyanın gözü önünde yapılıyordu.
Saldırılarında yeni silahlarını deniyordu ABD, İsrail ve İngilizlerin paralı askerleri.
Bütün dünya vatandaşları ayaktaydı.
Öğrenciler, gençler, çocuklar, yaşlılar, işçiler, köylüler, esnaflar, öğretim üyeleri, yazarlar, sanatçılar.
Herkes ayaktaydı. ABD, İsrail ve İngiltere’nin saldırılarına ve vahşetine karşıydılar.
Kimisi “canlı kalkan” oldu. ABD, İsrail ve İngiliz mallarını almama kampanyası başlatıldı.
Büyük gösteriler, eylemler yapıldı.
Ama, devlet yöneticileri seyrediyorlardı.
ABD, İsrail ve İngiliz devletlerinin vahşetleri korkunçtu. Yağma ve çapulculuk ruhlarına
öylesine sinmiş ki, bağımsız haber yapan gazeteciler bile öldürüldü.
Bağdat’taki Filistin Oteli’ne bilerek atılan ABD’liler ve İngilizler tarafından açılan tank ateşi
sonucu Taras Protsyuk ile Julio A. Parrado adlı iki gazeteci öldürüldü. Aynı gün, ayrıca,
El Cezire ve Abu Dabi TV büroları bombalandı. El Cezire muhabiri olan ve “Arapların Peter Arnett”i dedikleri gazeteci
Tarık Eyüp öldü.
Yağma ve çapulculuk ruhlarına öyle sinmişti ki, saldırı ve vahşet hakkında yaptığı karikatürler
nedeniyle Salih Memecan tehdit edildi.
Karikatürist Salih Memecan, katıldığı bir tv programında bu tehdidi özetle şöyle açıklamıştı,
“İnternet sitesindeki karikatürlerimi gören bazı Amerikalılar ‘Keşke sizi de bombalasaydık’ diyorlar.”
Gazeteci Peter Arnett, Irak devlet televizyonundan ABD’nin planlarının çöktüğünü söyleyince Pentagon,
Beyaz Saray yönetimi, tarafından sert şekilde eleştirildi. Bunun sonucu olarak Arnett çalıştığı NBC kanalındaki işinden atıldı.
Eleştiriye hatta gerçeği aktaranlara bile tahammüllleri yoktu.
Irak’ta insanlar ABD, İsrail ve İngiltere’nin paralı askerleri tarafından öldürüldü, sakat bırakıldı. Evlerinden, işlerinden edildiler. Bunun dışında ülkelerinden edilmek isteniyorlar.
ABD, İsrail ve İngiltere’nin paralı askerleri, katliamlarına başladığı günlerde Irak bayrağını indirmiş yerine ABD bayrağı asmışlardı.
Bu davranış biçimi ABD, İsrail ve İngiltere’nin işgalci zihniyetinin açığa çıkması ve yansımasıdır. Avrupa Birliği (AB)’ne karşı Amerika Birleşik Milletleri yaratma zihniyetidir.
İnsan toplulukları sürü değilde “halk” olmuşsa onlar hiç bir zaman teslim olmaz ve yenilmez. Teslim olanlar ve yenilenler
“halk” olmayan, sürü halinde yaşayanlandır.
Davul-zurna çalarak ABD, İsrail ve İngiliz işgalini destekleyen, yaşadığı topraklara ihanet eden
komşusunun katliamına göz yuman Iraklı kürtler tarih önünde her anlamda suçludurlar.
Irak halkı, ABD, İsrail ve İngiliz işgalini er ya da geç kıracaktır.
Bunun örneğini yine televizyonlardan izledik.
Gazetecilerin bilerek öldürüldüğü Filistin Oteli’ne pervasızca giren ABD’nin ve İngiltere’nin paralı
askerlerine karşı, orada bulunan küçük kız çocuğu, “Yankee go home” diye bağırdı bir kaç kez.
Bu küçük kız her şeyi göze alarak yapmıştı bunu.
Evet . Bu küçük kız gibi hareket edenler yenilmez ve teslim olmazlar.
Bu küçük kızın haykırışı, bütün dünyaya Irak’taki halkın onurunu ve direnişini gösterdi ve duyurdu.
Bu haykırışında her zaman seninle beraberiz küçük kız. April 14
Gül'üm... ...Ne yana baksa Gül'den bir iz görür gözler..
Gül'üm...
...Ne yana baksa Gül'den bir iz görür gözler, ne yöne dönse Gül'ü özler, geceler ve gündüzler. Eşya ve varlık gül için vardır ve Gül, eşya ve varlık için. Bir milyon adı varsa aşkın, bir eksiğiyle hep Gül'den alır ilhamını. Kâğıt, kalem ve kitap... Söz, kelam ve hitap... Her suret ve her şekilde Gül'e mahkum.
Kimiler Gül dediler, ömür boyu güldüler; kimiler Gül dediler, gül uğruna öldüler.
Gül'ü anlatmayan dil ne söyler ki efsaneden başka!.. Gül harflerinden gül söylemeyen kelimeler gerçeği olmayan isimlerden öte nedir ki?!.. Gül kokusu taşıyan bilgi canda ışık; gül destesi götürmeyen kervan bedene kuru yük değil midir?
Gül ağlama gül bize
Ele diken gül bize
Gül olanın yüzünde
Gül açılır gül bize
Şimdi bir yılgınlık çağına geldik. Gül için feryâdlar çağına ve denildi:
Gül gûş ettiremez boş yere bülbül inler
Varakı mihr ü vefâyı kim okur kim dinler
Şikayet değildir kasdım Gül'üm, cür'etim içimin yanışından... Gülistanlarda savaşlar var, bülbüllerin kurşuna dizilip kefensiz gömülüyor. Hiç bugünkü kadar yakışmadı Kâbe'ne siyahlar ve biz seni hiç bugünkü kadar özlemedik. Varlığa bir Gül ise sebep, kokusundan ya renginden nasıl duralım ayrı?!..
Ebedî gülşeninde tek ayak üzre duracak bir yer de vermez misin bize Gül'üm?!..
BİR İMAMIN RESULULLAH’A MEKTUBU
( GENÇLERİMİZE NELER OLUYOR )
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Ya Resulallah!..biliyorum bu mektubumlada seni çok üzeceğim..Ama ben biliyorum ki bana kızmayacağını. Senin o şefkatli elinin her an başımızın üstünde olduğunu. Senin o nurlu mübarek ayaklarına dikenler batıranlara bile şefkatinle yaklaştığını. Seni Taifte taşlayanlara bile merhametinle yaklaştığını biliyorum.
Ya Habibim!..genç bir delikanlı yanıma geldi ve dediki…
Hocam ben evlenmek istediğim hanım kızla anlaştım fakat şimdi bana senin maddi durumun yok deyip beni hor görüyor. Evimi beğenmediğini söylüyor!...seni beğeniyorum, dinin ve imanından şüphem yok diyor fakat senin maddi durumun yok diyor,onun için bu iş olmaz diyor.
Ya Resulallah Hz. Hatice seninle evlenince senin maddi durumun yok dememişti. Aişe anamız bunu dememişti.Çünkü sende huzurlu bir maneviyat görmüştü. Sendeki maneviyatı gördükten sonra maddiyat Hatice Validemizin aklına gelirmiydi. Ya Resulalah!..Şimdi bir genç evlenmek için artık maneviyatını bir kenara atıyor. Maddiyata dönüştürülmüş burada her şey. Maneviyat kalmamış Ya Habiballah!..
Ya Resulallah!.. Hz. Süleym Sad’ın hayatını hiçmi okumadılar şimdiki insanlar. Yada okuyupda hiçmi bir anlam çıkarmadılar. Onun zenci ve fakir olmasından dolayı kimsenin ona kızını vermek istemediğini…O çiçeği burnunda daha damat olamadan şehid olan Sad’ı hiçmi okumadılar.
Ey Nebiler Nebisi Sultanım!..Süleym Sad o müberek huzuruna geldi ve Ey Allah’ın Rasulü!..yüzümün çirkinlği benim cennete girmeme manimidir deyince. Sizde ey Sad Allah’a ve Resulüne itaat eden herkes cennete girer dediniz. Oda peki Ey Allah’ın Habibi!.. ben sekiz ay önce Allah dinine girdim ve bu güne kadar evlenmek için müracat ettiğim herkes beni kapısında geri çevirdi.. Sizde ona
Ey Sad!.. müracat ettiklerinin arasında Amir bin Veheb varmıydı? Dediniz. Oda yoktu Ey Allah’ın Resulü diye cevap verdi..ve Sen onu Amir’e gönderdin ama Amir ona inanmayıp onu geri çevirdi.. Sad geri dönünce gözlerine yaşlar dolmuştu. Bir kez daha zenci olması ve fakir olması yüzüne vurulmuş. O esnada Amir’in kızıda kapının arkasında konuşulanları dinliyordu ve zenci genci görmüştü. Reyhanlar misali güzel kızın imanı fokurduyordu zenci genci o halde görünce. Ve babasının karşısına dikildi; ey benim babam dedi;.. sen ne yapıyorsun onu sana kim göndermişti…Allah Resul’ünü redetmek ne demek biliyormusun!..sonra bu alemde tutunacak dalın kalmaz ve senin yüzüne bakan olmaz!.. derhal git ve Resulallah’tan özür dile dedi.
Ya Resulallah!.. O reyhanlar misali güzel kız sırf senin rızan için o zenci genç ile evlenmeyi kabul etti. Fakat Ya Resulallah!..şimdi bunu yapanlar yok,senin rızan için evlenenler azalmış. Artık evlilikte ilk olarak maddiyat öne atılıyor. Bana gelen o genç ne diyordu biliyormusun Ey Allah’ın Resulü!..benim evlenmek için seçtiğim kız bana diyorki bu akşam sizin evi rüyamda gördüm içinde hiçbir koltuk yoktu, halınız bile yoktu diyor!..Ey Nebiler Nebisi Resulüm (s.a.v ) senin zamanında koltuk varmıydı. Ya Resulallah gençlerimizi bu nefis hilelerinin peşine sürükleyen nedir. Onları bu şekilde tuzağa koyan nedir. Saadet ve mutluluğu koltukta arıyorlar halıda arıyorlar. Eğer saadet maddiyatta olsaydı, Firavunun sarayında, Nemrud’un sarayında ve Kisra saraylarında yaşayanlar mutlu olurdu. En büyük düşmanımız cehalettir cahide, minicik elimiz tanık,gerek varmı şahide misali!.. Bizler hiç mi sahabelerin hayatını okumadık. Halifelerin ve evliyaların hayatını okumadık. Yada okudukta bir mana çıkaramadık mı onların hayatlarından.

Ya Resulallah o reyhanlar misali Amirin kızı Sad ile evlenmeyi kabul edince Sad’ın bir yuvası varmıydı. Ey Habibim!..Sad’a düğün için git evini hazırla dediğinde Sad’ın gözlerinden iplik iplik yaşlar akmaya başlamıştı ve Ya Resulallah Allah beni size feda etsin, yuvasız kuşun yuvasını sizden başka kim yapabilir ki!..demişti. Ve o zaman sizde Sad’ı Hz. Ali’ye,Hz.Osman’a ve Abdurrahman bin Avf’tan ikiyüzer altın alması için gönderdiniz. Sad ihityacından fazlasıyla almıştı fakat lazım olan eşyaları almaktayken çarşıdan bir nida yükseliyordu. Allah’ın ve Allah Resulünün dinini yok etmek için düşman yola çıkmış, eli ayağı düzgün kuvvetli gençler aranıyor. Şimdi Sad iki tercih arasında kalmıştı. Biri evde taze gelindi öbürü ise Allah yolunda cihad etmekti.
Ve Sad tam bir sahabe gibi hareket etti,cihada katılmaya karar verdi. Kendine bir at,ok ve mızrak alıp cenge katılmaya gitti Sad..Fakat Sad cenkte yaralanmıştı. Nebiler nebisi Sad’ın başını o mübarek kucağına aldı ve mübarek eliyle yüzündeki tozları sildi..Sad O Nebiler Nebisinin kucağında şehid oldu.. Resulallah Sad’ın yüzüne bakarken ağlıyordu fakat bir anlık gülümsedi ve yüzünü çevirdi. Sahabelerden bunu gören Ebu Lübabe r.a sordu.
Ya Resulallah siz niye ağlarken güldünüz diye sordu..
Resulallah! Ben Sad’ın evlenmek için kimin kapısına gidince geri çevrilmesini hatırladım,onun ben kimin kapısına gittiysem geri çevrildim dediği günü hatırladım. Gülüp yüzümü çevirmem ise!
Sad’ı cennet hurileriyle görünce önce sevindim sonrada utandım ve yüzümü çevirdim dedi.. Ya Habibi Zişan!..gelgörki artık yalnız genç kızlarımız hatalı davranmıyorlar. Genç delikanlılarımızında hataları var. Evleninceye kadar namaz kılmazlar. Evleninceye kadar daha genciz, biraz daha yaşımız geçsin kılarız diyorlar. Evlenincede senin rızan için namaz kılmaya başlamıyorlar. Kızın kendisi yada anne babası namaz kılmasını istediği için kılmaya başlıyor. Vallahi senin rızan burada kalmıyor
Ey Yüceler Yücesi Rabbim!..Senin Rızanın olmadığı bir işi ben neyleyeyim… Hz. Nuh bir gün gelecek insanların yaşı elli altmış civarı olacak ve insanlar bu kısa ömürleri için saraylar yapacaklar. Vallahi benim ömrüm o kadar kısa olsaydı ben kendime yalnız bir çadır kurardım derdi.
Ya Resulallah! Yüce Yaratanın, Sad ‘ı hurilerle evlendirdiğini gördükten sonra Amir’e haber gönderdin,gidin ona söyleyin Allah Sad’ı senin kızından daha hayırlısıyla evlendirdi. Diye haber göndermiştin. Ey Nebiler Sultanı Efendim!
Bir keresinde “ Kızım Fatıma, sen Ali’ye hizmetkar ol ki, Ali’de sana köle olsun!..”demiştin. İşte bizlerde bunları uygularsak hayatımızda hiçbir sorun kalmaz ama
Şimdi genç kızlarımızda delikanlılarımızda kendi nefislerinin peşinden ateşe atlıyorlar. Ve bunun farkında bile değiller. Ey Nebiler Nebisi Efendim!..biz artık rızkımızdanda korkuyoruz..ve bunun için artık çocuk bile yapmıyoruz..çünkü bizler artık rızkıımızdan Allah’tan geldiğini unutmuşuz!…Ya Resulullah yedi sekiz yoldır evli olan insanlara niye hala çocuk yapmadınız diye sorulduğunda. Cevap olarak şunu diyorlar.
O çocuğa nasıl bakacağız diyorlar. Çocuğun rızkının ondan önce yüce yaratan tarafından gönderildiğini bilmiyorlar sanki, biliyorlar ama Allah’tan ümit kesen bir topluma dönüştüğümüzü bu tür olaylar sayesinde hatırlıyoruz.
Habibim!..uzat elini ve bizi bu halden kurtar. Bizki her şeyi maddiyata çevirmiş bir halk olmuşuz. Bizki senin maneviyatını yok etmişiz. Bizki artık kötü huyları kendimize adet edinmişiz. Senin yoluna zıt düşen huylarla yatıp kalkıyoruz. Bizki bütün işlerimizde senin rızanı çıkarmışız.
Ey Nebiler Nebisi Habibim! Seni çok üzüyorum, uzat o şefkatli elini kurtar bizi bu halden. Bu buhrandan. Bu kör kuyudan. Senin nurun hürmetine Yusuf’un kuyudan kurtuluşu gibi. Bize şefkatinle bak. O yüceler yücesi sevgiline aç ellerini. Bizi bağışlaması için bize şefaatçı ol. Ey Nebiler Nebisi Sultanım!...s.a.v.
GEL KURTAR BİZİ YA RESULALLAH
GEL KURTAR BİZİ YA HABİBALLAH
GEL KURTAR BİZİ YA NEBİALLAH.
Emeği geçen kardeşim selsebil Tarhan'dan Rabbim razı olsun.Bu içten satırları paylaşan imam abimize de ayrıca hürmet ediyoruz kim olduğunu bilmiyoruz ama yüreğindeki özlemi yete ifade ediyor onu bu hasret dolu satırlarda...umarım bu düstürlar sadece sözde kalmaz ve hayatımıza da onun sünneti seniyyesine ittiba etmemize vesile olur...aciz ahmed
  
April 11
göηüℓ ∂σѕтℓαяιηα, ¢αηℓαяα νє ¢αηαηℓαяα göηüℓ∂єη ѕєℓαм σℓѕυη...
CUMANIZ MUBAREK
OLSUN
... April 10
CUMA GECESİNDE NELER OKUNMALIDIR
|
Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Cuma gecesi Kehf suresi okuyan, Kıyamette, yerden göğe kadar bir nurla aydınlanır.
İki Cuma arasında işlediği günahlar da affolur.) [Tergib]
(Cuma günü 80 salevat getirenin, 80 yıllık günahı affolur.) [Dare Kutni]
(Cuma günü veya gecesi Duhan suresini okuyana Cennette bir köşk ihsan edilir.) [Taberani]
(Cuma gecesi Yasin suresini okuyanın, günahları affedilir.) [İsfehani]
(Cuma günü gusledenin günahları affolur.) [Taberani]
(Cuma günü sabah namazından önce, "Estağfirullahelazim ellezi la ilahe illa hüvel
hayyel kayyume ve etubü ileyh" okuyanın, deniz köpüğü kadar da olsa günahları affolur.)
[İbni Sünni]
(Cuma namazından sonra, yedi defa ihlas ve muavvizeteyn okuyanı,
Allahü teâlâ, bir hafta, kazadan, beladan, kötü işlerden korur.) [İ.Sünni]

|
|
|
|
|
|